top of page

Benliğin Yolculuğu: IDA

Güncelleme tarihi: 20 Eyl 2022

İnsan, aşkın bir varlıktır. Var olduğu andan itibaren başlayan hayat yolculuğunda, dünyayla yaşadığı bedensel aidiyetin yanında dünyaya dair olmayan, ruhsal aidiyeti de beraberinde taşımaktadır. Peki aidiyetimizi ve benliğimizi oluşturan nedir? Onu yeniden keşfettikten sonra geçmişi ne yaparız? Bizi mümkün kılar mı, bizi kurtarır mı? Dünümüz, bugünümüz ve yarınımız iç içe midir? Nereden geldiğini bilenler, nereye gideceğini de bilenler midir?

Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin 2013 yapımı filmi Ida, Stalin sonrası adeta gri bir gökyüzü altında yol alan yorgun, büyüsü bozulmuş bir ülke olan 1962 Polonya’sında geçiyor. Sessizliğin, sadeliğin ve portrenin muhteşem kullanıldığı, siyah beyaz görüntülerden oluşan Pawlikowski’nin Ida’sı, Andrzej Wajda’nın ‘’Masum Büyücüler’’ ’inden, Jerzy’ye kadar uzanan filmlerde olduğu gibi adeta bir başyapıt niteliği taşıyor. Bu kompakt şaheseri, öfke ve yasın birbirine karıştığı, ideolojik, sosyolojik ve felsefi çatışmaların iç içe geçtiği, dinin ve benlik olgusunun birbiriyle çatıştığı bir hesaplaşma olarak nitelendirebiliriz.

Pawlikowski Polonya’da doğmuş olmasına rağmen, çalışmalarının çoğunu (My Summer of Love, Last Resort…) Büyük Britanya’da gerçekleştirdi. Bu nedenle Ida için, yönetmenin çocukluğunun anılarından, manzaralarından ve seslerinden izler taşıdığını ve bir çeşit eve dönüş hissi uyandırdığını söyleyebiliriz. Bana kalırsa, bu retrospektif ve izlenimci bakış açısı aslında filmin kendi bakış açısına da ayna tutmakta. Film 60’lı yıllarda, yani Komünist yönetim ve modernleşme döneminde geçse de filmin Orta Çağ’dan beri değişmeyen bir manastırı temel aldığı düşünülürse, filmin perspektifinin Polonya tarihinin geniş bir alanını yansıttığını ifade edebiliriz.

Görkemli bir manastırda rahibe adayı olan, hayatını dine adamış ve yaşamı boyunca kilisede büyümüş olan Anna (Agata Trzebuchowska), daha önce hiç manastırdan ayrılmamış ve ailesi hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Rahibelik yeminini etmeden önce yaşayan tek akrabası olan teyzesini ziyaret etmek için Baş Rahibe tarafından yönlendirilmesi, Anna’nın benlik arayışının başladığı noktadır. Teyzesi Wanda Gruz’u (Agata Kulesza) bulduğunda, gerçek adının Ida olduğunu, ailesinin katledildiğini ve aslında bir Yahudi olduğunu öğrenir. Filmin bundan sonrası için kelimenin tam anlamıyla bir yolculuğa çıktığımızı söyleyebiliriz. Ida ve teyzesi Wanda, aslında birbirinin zıttı iki karakter olsalar da ailelerinin mezarını aramak için çıktıkları bu yolculuk, her ikisi için de kendi iç dünyalarına yaptıkları bir yolculuğa evirilecektir. Ida’nın inancı ve disiplinli sadeliği yaşayacağı deneyimlerle sarsılacak, Wanda ise kendi gömülü üzüntülerinin hayata dönmesiyle sınanacaktır.

Film, iki ana karakterin de (Ida ve Wanda) birbirlerine aykırı yaşam tarzlarını göstererek çatışma yaratırken, aynı amaç uğruna birleşen bir çift uyumlu arketip de sunuyor. Wanda zaman zaman Ida’ya sorduğu sorularla onu kışkırtarak farklı perspektifler sunmaya çalışsa da her ikisi de birbirlerinin hayatına saygı duyarak ilişkilerini dengeli yürütüyor. Ida manastırı terk ettiğinde dünyaya açılan hevesli bir rahibe adayı izlenimini yaratırken, Wanda ise hem kendisine hem de başkalarına yaşattığı dehşetten etkilenen, neredeyse hayata küsmüş, nihilist bir izlenim yaratıyor.

Wanda’nın intiharından sonra benliğinin sınırlarını tamamen aşan ve düğümlerinden kurtulan Ida, rahibelik yeminini etmekten vazgeçerek teyzesinin evine taşınıyor ve hayatının bundan sonraki kısmında teyzesini rol model alıyor. Tam burada Ida’nın yolculuğunun bittiğini düşündüğümüzde, onun için yol yeni başlıyor. Geçmiş hayatından sıyrılan ancak yeni hayatına da ait hissetmeyen Ida, bu yolculuğu içine sindiremeyerek yeniden Manastır’a dönüyor. Ancak bu son sahnede, Agata Trzebuchowska’nın da şahane oyunculuğuyla, Ida’nın geri dönse bile artık eski Ida olmadığını, sorgulama, inkâr, kabul gibi süreçlerden geçtiğini ve artık adanmışlık hissinden arındığını görebiliyoruz.

Filmde çok az bilgi doğrudan veriliyor. Bunun yerine izleyici olarak sıradan diyalog ve açıklamalardan, ince ve detaylı önerilerden bilgiler toplayabiliyoruz. Filmde kullanılan bu çıkarım tekniği de bana kalırsa filmin nihai amacını daha güçlü ve bütünsel olarak hissettiriyor.

Dağınıklığı ortadan kaldıran Pawlikowski, kamerayı neredeyse hiç hareket ettirmiyor. Sahnelerin çoğu, genellikle yüzleri kısmi gölgede bırakan ve tek bir ışık kaynağından beslenen uzun süreli çekimlerden oluşuyor. Figürlerin yer yer çerçevenin alt kısmında yer aldığı görüntülerle, sanki lanetli bir ülkenin tüm yükü insanların omuzlarına yüklenmiş gibi hissediyorsunuz. Bana kalırsa yakın tarihte çok az film Ida kadar çarpıcı bir görsel şölen sunabilir. Filmi izlerken durdurup uzun uzun her sahnesine bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Yer yer kaybolan renkler bana Vermeer aydınlatmasını anımsattı. Görüntü yönetmenleri Lukasz Zal ve Ryszard Lenczewski özel bir tebriği hak ediyor.

Pawlikowski, filmi yalnızca Holokost ve Polonya tarihi üzerinden eleştirilenlere kızdığını söylemiş. Kısmen haklı çünkü Ida kesinlikle bir kimlik arayışı ve ruhsal yolculuğu temsil ediyor. Yine de her ne derse desin, her karesiyle tarih kokan mükemmel bir film yapmış. Ne demiş D.H. Lawrance, ‘’Azla vezneye güvenme, veznedara güven. Bir eleştirmenin asıl işlevi, hikâyeyi onu yaratan sanatçıdan kurtarmaktır.’’


Ida benim için kısa sürede çok şey başarmış bir film. Performanslar mükemmel, mekân ve dönem duygusu mucizevi. Pawlikowski’nin başyapıtı olarak kabul edilebilir ama henüz 64 yaşında olan bu yönetmenin daha söyleyecek çok şeyi olduğunu düşünüyorum.



273 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page