top of page

Eternity And A Day: Söyle Bana, Yarın Ne Kadar Sürecek?

Güncelleme tarihi: 23 Eyl 2022

"Neden anne? Neden hiçbir şey beklediğimiz gibi olmuyor? Neden çaresizce çürümek zorundayız acı ve arzularla ikiye bölünerek? Neden hayatımı sürgün geçirdim? Neden yalnızca o nadir anlarda kendimi evimde hissettim... Neden? Söyle anne, neden sevmeyi bilmiyoruz?"

eternity and a day Hümeyra Fidan

Theo Angelopoulos, yaklaşık 50 yıl önce çektiği ilk filmi Anaparastasi (Reconstruction / Yeniden Yaratma) ile hiç şüphesiz ’'Yeni Yunan Sineması’’ nın doğuşunu gerçekleştirmiş ve 1970’te başladığı bu serüvenden hayatının son anına kadar birbirinden güzel şaheserlere imza atmıştır. Angelopoulos sineması başlı başına bir deryadır, bir de Eternity And A Day ise mevzu, işte o zaman akan sular durur benim için… Bu filmi tanımlamak zordur, izlerken hisleriniz akıntıya kapılmışçasına oradan oraya sürüklenir, ne hissedeceğinizi bilemezken bulursunuz kendinizi ve nihai hissiniz tatlı bir hüzün olur. İşte bu yüzden Eternity And A Day benim için; hafızası, onu dünyadaki son gününde hayatının manzarasında gezdiren bir sanatçının, akıldan çıkmayan şiirsel bir vedasıdır.

Film kaba bir tabirle, ölümcül bir hastalığa yakalanmış ünlü Yunan yazar ve şair Alexandre (Bruno Ganz) ‘nin, ölmeden önceki son gününü anlatmaktadır. Onun için ölmek, geçmişi gözden geçirmek ve başkalarıyla bağlantı kurmak için hayatta bir kez karşılaşılabilecek bir fırsattır. Konusu itibariyle çok da alışılagelmişin dışında bir konu olmadığı kabul edilebilir. Ancak Angelopoulos, bir insanın hayatının anlamı üzerine olan bu sıradan anlatıyı, kamerayı ana karakterin düşüncelerinde gezdirircesine kullanarak adeta büyülü şekilde anlatmaktadır. Filmde, duygulu ve yorgun, geçmişi hakkında derin bir kararsızlığı olan yazar Alexandre ana rolü, başta Marcello Mastroianni tarafından oynanacaktı; ancak Mastroianni’nin hastalanması üzerine Angelopoulos bu rolün, tam da Alexandre’nin deneyiminin ağırlığının elle tutulur bir hissini veren Bruno Ganz tarafından canlandırılmasına karar verir, iyi ki de öyle yapar. Ganz filmde performansını aslen Almanca canlandırmış ve kendisine Yunanca dublaj yapılmıştır. Ancak dil, görüntü ve hafıza için o kadar ikincil plandadır ki, Ganz’ın performansının Yunanca’ya çevrildiğini öğrenmek dahi filmin mükemmelliğinden bir şey eksiltmez.

Film, ikisi de görünmeyen, yalnızca birinin adı Alexandros / Alexandre olan iki çocuk arasında geçen ve kulak misafiri olduğumuz bir diyalogla başlar: ‘’Dedem, zamanın kıyıda zar atan bir çocuk olduğunu söylüyor.’’ Alexandre’nin çocukluğunu anımsadığı bu açılış sekansından Theo Angelopoulos, bizi bir kez daha başarıyla, her zaman ana hedeflerinden birine kilitliyor: zamanın geçişi ve onun görsel olarak nasıl temsil edilebileceği… Angelopoulos’un filmlerindeki en güzel şeylerden birisi de hiç şüphesiz, tüm zamansal ve uzamsal sınırların silinerek her ikisinin de tek bir dünyada birleşebilmesidir. Sürekli hareket eden uzun, yavaş çekimlerin tekrar tekrar kullanımı Angelopoulos’un görsel stilinin bir imzası olmuştur. Kendisinin de dile getirdiği gibi: ‘’Filmimin karakterleri, zaman ve mekân yokmuşçasına zaman ve mekânda yolculuk ederler.’’

Dairesini, Selanik’in gri sahil sokaklarına bırakmadan önce (Filmin geri kalanında dairesine geri dönmeyeceğinden), Alexandre son kez ses sistemini açar ve Eleni Karaindrou’nun o mükemmel bestesi olan ‘’Sonsuzluk Teması’’ çalmaya başlar. Açık penceresini kapatmaya yönelir ve otuz saniye içinde sokağın karşısındaki açık pencereden aynı şarkı ona çalınmaktadır. Seslendirmeyle bu garip olgu açıklığa kavuşur. ‘’Son birkaç aydır dünyayla tek temasım, bana her zaman aynı müzikle cevap veren bu bilinmeyen komşum oldu. Onlar kim? Nasıllar? Bir sabah gidip onlarla tanışmak istedim ama sonra fikrimi değiştirdim. Belki onlarla tanışmak yerine onları hayal etmek daha iyidir.’’ Komşuyu hiç görmüyoruz. Ne olay tekrar ediliyor ne de Alexandre buraya tekrar dönüyor. Yine de burada onlarla tanışmak yerine onları hayal etmenin daha iyi olabileceği fikri, kahramanımızın ölen karısının yarı hayali görünümüyle geri dönüyor.

Alexandre, ölmeden önceki son gününde hastaneye yatışını gerçekleştirmek üzere yola koyulmuşken, tek yoldaşı olan köpeğini emanet edebilmek için kızını (Iris Hatziantoniou) ziyaret etmeye gider ve bu ziyaret esnasında kızına, annesi Anna (Isabelle Renauld) tarafından yazılan mektupları verir. Bilirsiniz ki mektuplar, insan sıcaklığının ve varlığının bir temsilcisi haline gelmiş geçmişin en büyük kalıntılarıdır. Kızı mektuplardan birisini yüksek sesle okumaya başladığında, Alexandre balkona doğru yürür ve yüzündeki tebessümle, Anna’yı ortaya çıkarmak için perdeyi aralar. Alexandre film boyunca Anna’yla çeşitli zamanlarda karşılaşmaya devam edecek olsa da bu sahnede hatırladığı anı, onun hayatına dair pişmanlıklarını hissetmeye başladığı ve hayatının çoğunu neden onu en çok sevenlerden sürgünde geçirdiğini sorgulamaya başlayacağı ilk anı olacaktır. İşte Alexandre’nin yolculuğu, birazdan başlamak üzeredir…

O -ya da biz- o son mükemmel güne nasıl ulaşacağına dair herhangi bir fikir edinmeden önce, Alexandre’nin yolu, 9-10 yaşlarında arabasının ön camını silen bir çocukla (Achilleas Skevis) kesişir. Işığın değişmesini beklerken camları temizleyen küçük çocuk, tatlı bir gülümsemeyle bahşişini bekler ve Alexandre de aynı şekilde gülümseyerek çocuğa ödemesini yapar. Çocukla çok farklı koşullar altında tekrar karşılaştığında, kendisini tamamen beklenmedik bir maceraya kaptırır. Alexandre bu çocuğun, komşu Arnavutluk’un Yunanca konuşulan bölgesinden gelen binlerce yasa dışı göçmenden birisi olduğunu ve sokakta yaşadığını öğrenir. Onu zengin Yunanlılara gizlice çocuk satan bir çeteden parayla satın alarak kurtarır ve Arnavutluk’taki büyükannesine geri götürmeye çalışır. (Başta çocuğun yalan söylediğinden ve büyükannenin var olmadığından habersizdir.)

Bu, Angelopoulos filmlerinde çok önemli bir bileşen olan ‘’yolculuğun’’ da başladığı sahnedir. Angelopoulos, muhteşem şekilde fotoğrafladığı bu film boyunca, terk edilmiş çocuğun basit, beklenmedik dostluğuna tutunurken, kahramanın hayatından önemli anları ona yeniden yaşatarak şimdi ve geçmiş arasında pürüzsüz bir geçiş yaratmaktadır. İlginç bir şekilde, geçmişe dönüş sahnelerinde de Alexander, daha genç bir aktörden ziyade yine Ganz tarafından canlandırılmaktadır.

Alexandre yolculuğu boyunca, ölümü aşmasını sağlayacak bir köprü bulmayı ummakta ve bu köprünün, fiziksel olarak var olup olmayacağına bakılmaksızın onu hayatta tutacak kelimeler olduğuna inanmaktadır. Eternity And A Day, The Suspended Step of the Stork (1991) ve Ulysses’ Gaze (1995)'den sonra Angelopoulos’un ‘’Sınır Üçlemesi’’ nin son bölümüdür. Ancak filmde ele alınan sınır, fiziksel bir sınır değildir. Bizi kuşatan yaşam ve ölüm arasındaki sınırdır.

Alexandre sonunda Arnavut çocuğa veda ettiğinde, bu dünyayı barış içinde terk etme kararlılığını hissediyor gibi görünmektedir. Çocuk fiziksel bir sınırı geçerken, Alexandre mecazi bir sınırı geçer ve nihayetinde ikisi de özgürlüğüne kavuşur.

Felsefi Yaklaşımlar

Filmin başında ilk felsefi yaklaşım ‘’Zaman nedir?’’ sorusuyla başlamaktadır. Film ilerledikçe zamanın anlatımının iç içe geçtiğini ve geçmişin, bugüne ev sahipliği yaptığını görürüz. Geçmişe döndüğü sahnelerde Alexandre, hayatını edebiyat ve şiirlerle geçirirken ailesini ihmal ettiğini hatırlamaktadır. ‘’Tek pişmanlığım Anna, hiçbir şeyi bitirmemiş olmak. Her şeyi taslak olarak bıraktım, şurada burada sözcükleri parçaladım…’’

Filmde varoluşsal sorgulamalar da oldukça yoğundur. ‘’Yarın’’ sembolik bir zamandır. Geçmişin bir sonu vardır ve Alexandre yarının sonsuzluğunu yaşayabildiği kadar vardır. Varlığını kendi zamansallığı aracılığıyla deneyimleyebiliyorsa, ölümünü de ancak zamansallığını idrak ederek anlamlandırabilir.


Ayrıca filmde, Alexandre’nin anlam arayışını da gözlemliyoruz. Sadece tamamlayamadıklarından pişmanlık duymaz, aynı zamanda anlam peşinde koşmaktan da umutludur. Hayatı boyunca aradığı kelimelerin aslında ne anlama geldiğini, ona nelerin acı verdiğini araştırmaktadır. Annesini ziyareti sırasında kurduğu cümlelerle aslında hayatını gözden geçirmekte, hangi duyguları yaşadığını, ne açıdan eksik olduğunu, nasıl yaşayabileceğini sorgulamaktadır.

Angelopoulos’un tüm filmleri bir maceradır. Ona modern zamanın Homeros’u demek abartı olmayacaktır. Herhangi bir ortamda çok az yönetmen, yolculuğu ve zaman kavramını, yaşam ve ölümün döngüsü için böylesine güçlü bir metafor olarak kullanabilir.

Bu filmde zaman ana temadır. Heraklitos’un dediği gibi: ‘’Zaman nedir? Zaman, denizin kenarında çakıl taşlarıyla oynayan küçük çocuktur.’’


Hepimiz sadece komşuyuz, müziğimizi pencerelerden çalıyor, duyulmayı umuyoruz.



1.069 görüntüleme1 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

1 comentário

Avaliado com 0 de 5 estrelas.
Ainda sem avaliações

Adicione uma avaliação
benfrankocean
benfrankocean
22 de out. de 2022

evet beni tekmeyebilirsin yumruklayabilirsin yüzümü dağıtabilirsin ama nasıl hissettiğimi değiştirmez çünkü seni seviyorum.... gerçi ben daha çok athina rachel tsangari severim ama

Curtir
bottom of page