top of page

Samsara Belgeseli Üzerine

Güncelleme tarihi: 28 Kas 2023



Beş yıldızlı otelde mi kalmak istersiniz, bir çadırda milyarlarca yıldızın altında mı kalmak ?

Samsara belgeselini izlediğimde aklıma sosyal medyada karşılaştığım ve kendime bu soruyu sorduğum bir fotoğraf geldi. Beton yığınları içinde toprakla, bitkiyle hatta gökyüzünden bile mahrum olup adının da beş yıldızlı otel olan öğretilmiş güzelliğe sahip insan yapması bir odada mı kalmak istersin, yoksa doyasıya oksijenle, bitkiyle, doğanın dingin sesiyle ve uçsuz bucaksız size ait olan ve hiç para ödemek zorunda kalmadığınız bir çadırın kenarında, ateşin dibinde oturup çayını mı yudumlamak istersin. İşte bu noktada maalesef kafamız karışık kalmıştır.


İnsan, doğaya hükmetmeye çalıştıkça dibe vurmuştur; üstelik öyle dibe vurmuştur ki asıl benliğini, asıl doğasını göremez duruma gelmiştir. İnsan, yarattıklarının esiri olmuştur. Öyle ki dünyadan uzak kalışımızın asıl sebebini dünya ile bağlantı sanır duruma gelmiş ve bedenimizin bir parçası haline gelen telefonlarımızdan ayrılamaz duruma gelmişizdir. Belgeseli izlerken insanın asıl doğasının ne olduğu, insanın gerçeğinin ne olduğunu sorguluyorsunuz; sunulanların ne kadar bizim olduğu, bize ne verdiğini sorguluyorsunuz ve asıl soru, neleri götürdüğünü...



İnsan, doğayı istediği gibi evirip çevirmiş ve dünyanın yegane sahibi gibi önüne gelen canlıyı yok etmiş; doğada kendiliğinden var olan canlıyı alıp, doğasına aykırı suni bir şekilde yetiştirip sonra onu yiyip kendi bünyesine de zarar vermiştir. Öyle ki hayvansever grupların doğduğu o ‘’muhteşem medeni uygarlıklar’’, civcivleri canlı canlı ezip, inekleri ve tavukları güneş görmez ve hareket edemeyecek kadar dar yerlerde ve her türlü eziyeti ederek ilaçlarla şişirip tüketime sunup birçok hastalığın asıl kaynağı olmuştur. Daha sonra da bu hastalıkları giderecek, dünyaya hükmedenlere kaynak sağlayacak ilaç endüstrisini doğurmuşlardır. Tek amaç, birilerinin daha çok kazanmasıdır. Bu uğurda insan, katledilen tavuklardan farksız görülmüştür.



Artık, yapay olan, salt yediklerimiz, içtiklerimiz değil; yapaylık, hayatımızı çepeçevre sarmıştır. Modern dünya, yapay insan yaratmıştır. Sistem, modern köleler doğurmuş; hız, düşünmeyi yok etmiştir. Sonuç; düşünemez, sorgulayamaz, robotlaşmış, mekanik insandır. Dinginliğe ve yavaşa ulaşamayan insan, duygularını kaybetmiştir. Bunu, uzun süredir sevgi kelimesini duymayışımızdan anlayabiliriz; öyle ki sevgi, aşk kavramları tamamıyla cinselliğe indirgenmiş ve cinsellik dahi endüstrinin bir ürünü haline gelmiştir.


Kadın, Doğuda da Batıda da seks objesi durumundadır; fakat bu, yine öğretilmiş bir durumdur. Çoğu, sözde ilkel, geri denilen kabilelerde insanlar çıplaklardır; kadın çıplaktır fakat kimse ona salt bir seks objesi olarak bakmaz, o orada bir bireydir. Memesi, kalçası insan bedeninin normal bölümleridir. Bedeni, erkek bedeninden farklıdır ve bu doğal karşılanır; fakat modern dünyada, sözde ileri olan dünyada, kadının memesinin açıkta olması onun tecavüze uğramasına yeterli bir sebeptir. Bu durumun, dünyanın Doğusunda da Batısında da aynı olduğunu söyleyebiliriz . Biri, kadını soyarak objeleştirir; diğeri ise kadını çarşafa sokarak birey olmaktan yoksun kılar. Doğu da Batı da kadının akletmesi, düşünmesi, bilmesi ve bir insan olarak var olabilmesinden bahsetmez. Biri özgürlük adı altında onu soyup metalaştırır ve diğeri meta gördüğü kadını kapatır, çarşafa bürür. Nihayetinde kadın, modern dünyada tüketilendir.


Modern insan, tüm güzellikleri yok edip yerine sıradan ve insan doğasına aykırı ürünler koymuştur. Lüks, şatafat, bizleri birilerinden sözde farklı ve üstün gösteren metal ve beton yığınları içinde kayboluyoruz; bu kayboluş benliğimizden, fıtratımızdan kopuştur. Yerden yükseldikçe yücelen ve Tanrılaşan insan, beşeri olduğunu hatırladığı topraktan uzaklaştıkça başka bir varlığa dönüşmüştür. O kadar ki hiçbir varlığa, hiçbir canlıya acımadığı gibi başka insanların acısını, sefaletini görüp bilip bir de üstüne basarak yükselir.

Modern insan, bencildir; insani duygulardan yoksun, mekaniktir ve öz benliğini ilkel, kötü, yoksun olarak görmektedir.


İnsan, kendi ürettiği zaafları uğruna her şeyi harcamıştır; sahip olduğu tüm değerleri, tüketim ürünü olarak görür. Her şeyi harcar; insanı, sanatı, doğayı, geleceği kısacası her şeyi kendi uğruna bir hiçten ibaret etmiştir.

Milyonlarca insan açlıkla savaşırken, dini mekanlar, altınlarla bezenmiştir. Sözde dindarlar, gösteriş, zenginlik içerisinde yaşayıp, gerçeğe gözü kapalı bir şekilde zevkleri uğruna yaşamaktadır. Gözlerini açmak istemezler; çünkü menfaatleri doğrultusunda değildir, işlerine gelmez.

Kendisine bile yabancılaşan insan (inananlar için) Tanrıyı dahi kandırma peşindedir. Doğaya, insana kısacası varolan hiçbir şeye saygı duymayan insan, kendini fark etmekten aciz, cennet bekler durumdadır.


Farklılıklar yok olmuştur, bir fabrika kalıbında her şey, herkes aynılaşmıştır; yerel olana, farklı olana, özgün olana yer kalmamıştır. Dinler, medeniyetler, farklı kültürler, diller kısacası her şey kurumuş bir ağaç gibidir. Yeşil kalmaya çalışan dalları ise, tahrip edilmiş doğa içerisinde yavaş yavaş kuruyup yok olmaktadır.




Doğanın tahribi demişken, kirletilen ve çoğu yok olmuş su kaynakları kimsenin umurunda değildir. Artık o, mavi altındır ve şişelere doldurulup yine pazarın ürünü olmuştur. Mesela bir yerleri çölleştiren zihniyet, diğer bir yere suni kar ile kayak merkezi yapabilir. Doğaya istedikleri gibi müdahale edebilirler, denizleri doldurup üstüne bina yapabilirler; çünkü bu birilerinin dünyasıdır, geri kalanlar onların çöplüklerinde, eğer paraları yoksa sessizce ölebilirler. Ya da açlıktan birbirlerini öldürebilirler, sömürülen dünyaları gibi sömürülen beyinlerinin de sorumluları onlardır sonuçta ve bunlar kenar mahallelilerdir, orası kötülüğün, cahilliğin adresidir.

Kolluk kuvvetleri ile itaat sağlanır, kimseye göz açtırılmaz ama eğer zenginler için bir savaş gerekiyorsa bunlar birden kahraman olurlar.


Sonuç olarak, teknoloji tüm insanlığın yararına görünse de belli bir kesime hizmet eder ve hatta onları bile olumsuz etkiler. İnsanlar arasında uçurumlar yaratmış ve duyguyu, insan olma bilincini yok etmiştir.

Seri üretim ile seri tüketim, insanı doyumsuzluğa götürmüştür. Bu doyumsuzluk, salt yemek ile sınırlı değil; her şeyi tüketme isteğidir. Sürekli tüketen insan, artık kendini de yok etme durumuna gelmiştir. İşin kötü kısmı, körelen beyinler bunu göremez, akledemez olmuştur. Ürettiği makineler içerisinde insan da boş ve anlamsız gözlerle bakıp sonunu getirmektedir.


Bu yazı biraz manifesto gibi oldu ama eminim izledikten sonra beni anlayacaksınız. Şimdiden iyi seyirler...


159 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Comments

Rated 0 out of 5 stars.
No ratings yet

Add a rating
bottom of page