top of page

Arama Sonuçları

"" için 187 öge bulundu

  • İstanbul’un Ritmi: Fatih Akın ile Müzikal Bir Yolculuk

    İstanbul'un kültürel mirasına ve müzikal çeşitliliğine derin bir bakış sunan "İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek" belgeselini, Fatih Akın'ın imzasıyla izleme zamanı geldi. Akın’ın genel sinematografisinde sıkça rastladığımız toplumsal ve kültürel derinlik, bu belgeselde de kendini gösteriyor. Alexander Hacke'nin rehberliğinde, İstanbul’un sokaklarında, stüdyolarında ve sahnelerinde dolaşıp, rock'tan rap'e, geleneksel Türk müziğinden elektronik müziğe kadar geniş bir müzikal yelpazeyi keşfediyoruz. Fatih Akın’ın belgesel sinemasına genel olarak bakıldığında, toplumsal ve kültürel dokuları başarıyla işlemeyi sevdiği görülür. “Duvara Karşı” ve “Soul Kitchen” gibi filmlerinde de bu derinlik ve detaycılık kendini gösterir. Akın, İstanbul'un müzikal dokusunu yansıtırken, şehrin mimari ve tarihi yapısına da saygı gösteriyor. Belgeselde, Galata Kulesi'nden Taksim Meydanı'na, Boğaz’dan Kadıköy sokaklarına kadar birçok ikonik mekânın müziğe kattığı atmosferi hissediyoruz. Filmin genelinden bahsetmek gerekirse, müzik ve görsellik açısından zengin bir deneyim sunuyor. Her sahne, her nota birbirleriyle uyum içinde. Film boyunca İstanbul’un sokaklarını, stüdyolarını ve sahnelerini keşfetmek büyük bir keyifti. Müziğin evrensel dili, izleyicileri İstanbul'un kalbine götürmeyi başarıyor. Filmde yer alan müzisyenler, şehrin çok kültürlü yapısını ve müzikal zenginliğini gözler önüne seriyor. Benim gibi İstanbul’un tarihine ve kültürel yapısına meraklı olanlar için bu belgesel harika bir araştırma fırsatı. İstanbul’un mimari ve kültürel dokusunu keşfetmek isteyenler için mükemmel bir rehber. Müzik yoluyla anlatılan hikâyeler, şehrin tarihini ve kültürel evrimini anlamak için eşsiz bir fırsat sunuyor. Belgeselde, 2000'lerin başındaki İstanbul'un sokak sanatı, gece hayatı ve gündelik yaşamı da gözler önüne seriliyor. Sonuç olarak, “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek” sadece bir müzik belgeseli değil, aynı zamanda İstanbul’a yazılmış bir aşk mektubu. Şehre dair derin bir sevgi ve merakla izledim. Film, müzikal çeşitliliği ve kültürel zenginliğiyle tam anlamıyla büyüleyici. Fatih Akın’ın bu eseri, İstanbul'un müziğini ve ruhunu anlamak için harika bir kaynak. Akın'ın belgeseli izlenmeye değer!

  • Saint-Omer: Yorgun anneler ve kızları

    Yazar ve akademisyen Rama, basının da ilgiyle takip ettiği Saint-Omer’de görülecek bir davayı izlemeye gider. 2022 Fransız yapımı, Alice Diop imzalı filmde, 15 aylık bebeğini ölüme terk eden bir göçmen annenin yargılandığı davayı biz de Rama ile birlikte izliyoruz.  Basın bu davaya ilgi gösteriyor, çünkü kendi bebeğini öldüren bir canavar kadının portresini çizeceklerinden eminler; fakat sanık Laurence Coly’nin günler süren savunması bu portreyi çizemiyor. Karşılarında, sorgulama sırasında tüm detayları ortaya çıkarılan olayı inkar etmeyen; ama buna rağmen kendisinin suçlu olmadığını iddia eden bir kadın buluyorlar. “Bebeğimi öldürdüm ama bana bebeğimi öldürten bu düzen asıl sorumludur.” diyor. Filmin gücü, çoğunlukla, mahkeme salonundaki uzun sorgulama ve savunma sahnelerini izlememize rağmen bu düzenin kişisel ve toplumsal ölçeğini çok sakin ve soğukkanlı sunmasından geliyor.  Laurence henüz hiçbir savunma yapmamışken, toplumun ona hangi ön yargılarla baktığını film üç ayrı noktadan işaret ediyor. Önce, Fransızcasının düzgünlüğü ve kendini ifade etme şekli kamuoyunu şaşırtıyor. Sonra, danışman hocasının bir felsefe öğrencisi olarak Laurence’in tezi için Wittgenstein’i seçmesine şaşırdığını öğreniyoruz; Afrikalı bir göçmen olarak bir kalıba oturtuyor öğrencisinin akademik merakını. Son olarak da sorgulama memurunun, Batı kültürlerinde aşina olmadığımız büyü ve nazar gibi inanışlara dair sorularla Laurence’ı yönlendirdiğini, bu davaya biraz da kültürel sos eklemek istediğini anlıyoruz; Avrupalı beyaz bir kadın, bebeğini öldürmedi sonuçta değil mi?  Toplumun ırkı, kültürü ve göçmen kimliği ile ona biçtiği rol buyken, kişisel ölçekte de çok parlak değil Laurence’in hayatı. Babası annesini terk etmiş, anne ve anneannesiyle büyümüş. Mahkemedeki Fransızcası ve iyi hali kamuoyunda övgüyle karşılanınca gururlanan bir annesi var. Öte yandan, okumak için gittiği Fransa’dan bir süreliğine Senegal’e geri döndüğünde kendi ailesi onu değişmekle ve beyazlara benzemekle itham etmiş. 33 yaş büyük partneri tarafından varlığı dahi inkar edilen, hamilelik boyunca yalnız bırakılan ve evde tek başına doğum yapan, hamileliğinde ve doğumdan sonra da evden hiç çıkmayan Laurence ancak bebeğini denizin gelgitine bıraktığında görünür oluyor. Doğumu anlatırken kalp atışları hızlanıyor ve partneri bebeğinin babasını sorguladığında Laurence “o benim bebeğim” diyor.    (Kendi ifadesiyle) “… bebeğini öldürdüğü için sempati beklenemeyecek…” bu kadınla empati kuruyoruz yargıcın soruları derinleştikçe. Rama da 4 aylık hamileyken bu davayı izliyor ve mahkeme Laurence ile annesinin ilişkisini irdeledikçe Rama da kendi annesiyle hesaplaşıyor içinden. Empatinin bir tık ötesine kolayca geçebildiği bir özdeşleşme olarak izliyoruz bunu. Kız evlat-anne ilişkisine dair çok tema var filmde. Bu iki kadın da annelerini çok çalışan, hep yorgun ve mutsuz kadınlar olarak hatırlıyor. İki kadın da annesiyle mesafeli ve bir noktadan sonra anneden kopuşu yaşamışlar ama tamamen de vazgeçememişler. Rama’nın annesine yemeğe gittiğini ama ona hamileliğinden bahsetmediğini izliyoruz, aynı şekilde Laurence’in annesiyle düzenli olarak telefonda konuştuğunu ama doğumunu bile sakladığını öğreniyoruz. Rama annesine benzemekten korkan bir anne adayı ve geçmişe döndüğümüz dört kısa sahneyle onun endişesine hak veriyoruz. Biri sanık sandalyesinde oturan ve okulunu bitirememiş göçmen kadın ile okulunu bitirmiş, akademisyen olmuş ve sanığı izlemeye gelmiş göçmen kadın arasındaki bu örtüşme fazla gelmiyor izlerken, tüm kimliklerin üzerinde kurumsal bir annelik olduğuna ikna oluyoruz tüm salonla birlikte. Böyle evrensel bir konunun da ne kadar az işlendiğine şaşırıyoruz.  Mahkemenin sonunda Laurence’in avukatı tıbbi destek alabilmesi için hapse girmemesini talep ediyor. Avukatın izleyiciye doğru yaptığı konuşmasıyla mahkeme salonundaki tüm kadınlar duygusal bir çözülme yaşarken Rama’nın da hamileliğinin sonlarında annesinin elini tuttuğunu görüyoruz ve anlıyoruz ki Rama için döngü tamamlanıyor.

  • Sarı Çocuk: Amerikan Çizgi Roman Tarihinde Bir Dönüm Noktası

    Yaratılışı ve Yaratıcısı "Sarı Çocuk" (İngilizce: "The Yellow Kid"), Amerikan çizgi roman tarihinin en önemli figürlerinden biridir. Richard Felton Outcault tarafından yaratılan karakter, ilk olarak 1895 yılında New York World gazetesinin bir eki olan "Truth"ta ortaya çıktı. Karakter, daha sonra "Hogan's Alley" adlı çizgi roman serisinde yer aldı ve bu seri sayesinde büyük bir popülarite kazandı. Neden Sarı ? Karakterin Yaratılışı ve Sarı Gecelik Tanıtım ve Farklılık: Richard F. Outcault, Sarı Çocuk'u yaratırken karakterin görünümünü dikkat çekici ve unutulmaz hale getirmek istedi. Sarı renkli büyük gecelik, karakteri diğerlerinden ayıran ve okuyucunun ilgisini çeken bir unsurdu. Teknolojik Yenilikler: 1890'larda, renkli baskı teknolojisi gazetelerde yeni kullanılmaya başlanmıştı. Sarı renk, baskıda kullanılan ilk renklerden biriydi ve bu nedenle karakterin geceliği sarı yapıldı. Bu, karakterin isminin "Sarı Çocuk" olmasının ana sebeplerinden biridir. Gazetecilik ve "Sarı Gazetecilik" Sarı Gazetecilik: Sarı Çocuk'un popülaritesi, "sarı gazetecilik" teriminin ortaya çıkmasına da katkıda bulundu. Sarı gazetecilik, sansasyonel ve abartılı haber yapma anlayışını ifade eder ve dönemin rekabetçi gazetecilik ortamını yansıtır. Sarı Çocuk, bu gazetecilik tarzının sembolü haline geldi. Gazete Rekabeti: Joseph Pulitzer'in New York World gazetesi ve William Randolph Hearst'in New York Journal gazetesi arasındaki rekabet, Sarı Çocuk'un bu gazetelerde farklı versiyonlarla yayınlanmasına neden oldu. Her iki gazete de renkli baskı teknolojisini kullanarak Sarı Çocuk'un popülaritesini artırdı. Gazete Yayınları Sarı Çocuk'un maceraları ilk olarak New York World gazetesinde yayınlanmaya başladı. Bu yayın, Joseph Pulitzer tarafından yönetilen bir gazete idi. Çizgi romanın popülaritesi kısa sürede arttı ve William Randolph Hearst'in sahip olduğu New York Journal gazetesi, Richard Outcault'u ve Sarı Çocuk'u kendi bünyesine kattı. Bu nedenle, Sarı Çocuk bir dönem iki farklı gazetede de yayınlandı, bu da çizgi romanın o dönemdeki etkisini ve önemini gösterir. Kitap Yayınları ve Diğer Medya Sarı Çocuk, kendi çizgi roman kitabına sahip oldu ve bu, karakterin ve hikayelerinin daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağladı. Bunun yanı sıra, çeşitli dergilerde ve diğer yayınlarda da Sarı Çocuk'un hikayeleri yer aldı. Ancak, Sarı Çocuk'un kendi başına bağımsız bir çizgi roman serisi olarak devam etmesi, dönemin diğer popüler çizgi roman karakterlerine kıyasla daha sınırlı kaldı. Bugünkü Durumu Sarı Çocuk, günümüzde aktif olarak yayınlanan bir karakter değil. Ancak, çizgi roman tarihindeki önemi ve etkisi nedeniyle çizgi roman tarihçileri ve meraklıları tarafından sıkça anılır ve incelenir. Sarı Çocuk, modern çizgi romanların ve popüler kültürün temellerini atan öncülerden biri olarak kabul edilir. Bugün, Sarı Çocuk'un çizgi roman tarihindeki yeri, medyanın evrimi ve gazetecilikteki rolü üzerine yapılan çalışmalarda önemli bir referans noktasıdır. Kültürel ve Tarihsel Etkisi Sarı Çocuk'un ortaya çıkışı, aynı zamanda "sarı gazetecilik" (yellow journalism) olarak bilinen ve sansasyonel haber anlayışını ifade eden terimin de doğmasına neden oldu. Bu terim, dönemin rekabetçi gazetecilik anlayışını ve sansasyonel haberciliği ifade eder ve Sarı Çocuk'un popülaritesi bu dönemin sembollerinden biri haline geldi. Sonuç olarak, Sarı Çocuk, çizgi roman dünyasında ve Amerikan gazeteciliğinde önemli bir yer tutar. Richard F. Outcault'un bu yaratımı, sadece eğlence amacıyla değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel eleştirilerin bir aracı olarak da büyük bir etki yaratmıştır.

  • MÜKEMMEL BİR GÜNÜN KEŞFİ

    43. İstanbul Film Festivali'nin onur konuğu olarak, geçtiğimiz ay Türkiye'ye gelen usta yönetmen Win Wenders'in son filmi Perfect Days; birçok seyircinin gönlünde iz bırakan, festivalin ve son dönemlerin en çok konuşulan filmlerinden biri oldu. Film, baş karakteri Hirayama'nın günlük rutinlerine sadık mütevazi yaşamına, işiyle, çevresiyle, şehirle ve doğayla kurduğu incelikli bağlara odaklanıyor. Gününün önemli bir kısmını Tokyo'nun umumi tuvaletlerini meditatif bir dinginlikle temizleyerek geçiren Hirayama'nın peşinde, "Mükemmel bir günü mükemmel yapan şey nedir?" sorusunun cevabını arıyoruz filmde. Hatta Wenders bu soruyu bir röportajında (https://www.theguardian.com/film/2024/feb/11/wim-wenders-perfect-days-tokyo-toilet-cleaner-paris-texas-werner-herzog) "Tüm filmlerim, hayatın nasıl yaşanacağı sorusuyla ilgilidir" diyerek genişletiyor. Sanatın da hayatın da büyük sorusuna gelip dayanıyor o halde mesele; tek bir cevaba indirgenemeyecek, bir cevap bulunsa da vaaz edilemeyecek, her durumda kolayca aktarılabilecek bir metodu ve tekniği olmayan, bazen tekinsizlik bazen belirsizlik içinde defalarca yeniden yüzleştiğimiz o soruya: "Nasıl yaşayacağız?" Wenders'in, bu filmle önerdiği cevaplara bakınca  filmin taşıyıcısı da olan Lou Reed'in Perfect Days şarkısındaki gibi hem derin bir hüzünle hem de o hüznün yanı başında taşıdığı neşeyle karşılaşıyoruz. Bir günü "mükemmel" yapan sıradanlık, basitlik, sadelik, içtenlik, denge, uyum gibi hasletlerin iddiasız görünen ama derinliğe, barışa ve bütünlüğe işaret eden şeyler oluşu, filmin her unsurundan seyirciye yansıyor. Yine aynı röportajında Wenders, Hirayama için "Seküler bir keşiş olarak görüyorum onu." diyor bu yüzden. (Konusunun da yaşama sanatıyla ilgili keşiflerinin de Zen duyarlılıklarla bezenmiş bir zeminden devşirildiğini açıkça görebildiğimiz bir filmin baş karakterinin tam olarak neresinin "seküler" olduğu başka bir tartışma konusu olarak kalsın şimdilik.) Peki böyle bir bütünlük duygusu gerçekten de Hirayama'nın neredeyse obsesyona varan bir titizlikle parlatıp pırıl pırıl yaptığı tuvaletlerin yüzeyi gibi pürüzsüz, dokusuz, parlak, çapaksız, kırışıksız, yarasız mı görünür? Böyle bir yaşamın güzelliği, böyle bir "mükemmellik"ten mi gelir? Hirayama'nın, sebebini bilemediğimiz ama kız kardeşiyle karşılaştığı sahnede açığa çıkan -belki de bütün ayrıcalıklı, zengin hayatını geride bırakmasına sebep olan- o içsel çatışmanın kaynağına, babasıyla olan derdine bakınca meselenin yüzeyde görünen tatmin duygusundan fazlasını içerdiğini anlayabiliyoruz. Yardımcısı Takashi'nin "Böyle bir işe nasıl bu kadar bağlanabilirsin ki?" diyerek dillendirdiği; cevabı, sessizlik olan soru da kitapçı kadının Hirayama'nın satın aldığı Patricia Highsmith kitabıyla ilgili "Korkunun ve anksiyetenin farklı şeyler olduğunu fark etmemi sağladı." cümlesi de tam olarak buraya vurgu yapıyor. Fakat film, örtük bırakmayı tercih ediyor anlatının bu katmanını. Haliyle, biçimsel olarak sürekli bir derinliğe ya da aşkınlığa işaret eden; ama duygusal yüzeyden öteye bir türlü gidemeyen, manevi yaraları da maddi çapakları da anlatı çerçevesinin dışında bırakan "temiz" bir içerikle baş başa kalıyoruz ilginç bir şekilde. The Tokyo Toilet markasının reklam projesi olarak başlayıp, uzun metrajlı bir filme dönüşen Perfect Days’in dilini oluşturan her şey, zaaflarından soyutlanmış, estetize edilmiş ve hijyenik bir şekilde yeniden paketlenmiş nesnelere dönüşüyor bu sebeple. Retro kasetler, kitaplar, siyah beyaz fotoğraflar, stilize rüya sekansları ve elbette tuvaletler... Ozu Etkisi Filmini Yasujiro Ozu'dan ilhamla yaptığını her fırsatta dile getiriyor Wenders. Onda gördüğü tecrübeye sevgisi ve saygısı açık. Wenders gibi maharetli bir ustanın, tevarüs etmeye çalıştığı mirasın sadece kamera açıları, mekan kullanımları gibi biçimsel ögelere indirgenemeyeceğini bilmemesi de mümkün değil. O halde bir Ozu filminde yaşayan, iç derinliğini de berrak bir şekilde -sadece sezebildiğimiz değil- bizzat görebildiğimiz karakterlere canlılığını, sahiciliğini veren şey neydi? Bu soruyu takip etmek belki Wenders'in, Perfect Days'le girmek istediği; ama onu, o denizin kıyısında bırakan estetik tavrını, konusuna bakışını, kavrayış şeklini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Mark Cousins, Sinemanın Hikayesi belgeselinde Ozu'yu anarken "Ozu, bedenin bütünlüğünü merkeze alıp benliği merkezden çıkarıyor. Bu yüzden onun filmleri Holywood'un içli romantizminin sınırlarından uzaktır" diyor. Böyle olduğu için bütün dünyanın, atmosferin üzerine inşa edildiği tipik bir özne temsili ya da kahramanlık zemini bulamayız onun filmlerinde. (O meşhur "tatami shot"ların, insan bakışına en yakın ölçüyü veren 50 mm'lik sabit lenslerin, denge unsuru olarak boşluk içeren planların kullanımı bu yüzden, biçimsel bir perspektif oyunundan ibaret değil.) Modernizm, gelenek, geçmiş ve bugün arasındaki gerilimlerin, küçük ya da büyük içsel çatışmaların, zaafların, toplumsal yaraların hepsi insani bütünlüğün bir parçası olarak tezahür eder bu filmlerde. Meşhur Tokyo Story filminde fabrika bacaları, kalabalık, yaşlılık, hastalık, yorucu çalışma saatleri, insanlar arası uzaklık, aşınan aile ilişkileri hem modern şehir hayatının tecessümü olarak bizzat görünür hem de bütün bunların dokunaklı etkisi her bir karakter üzerinde rahatça okunur haldedir. Dışsal olan da içsel olan da hatta aşkın olan da aynı çerçevenin içinde birlik içinde barınırlar. Bu, o karakterleri romantik sahne ışığı altındaki "seküler keşişler" yapmıyor; ama masumiyeti de hüznü de neşeyi de sahiplenen, anlamı hala taze bir eserin yaşayan parçaları olmalarını sağlıyor. Perfect Days'de ise Hirayama'nın temizliğini yaptığı tuvaletlerde öyle pek kir bile göremiyoruz. Yemyeşil ağaçlar altında yenen öğle yemekleri, fotoğraflanan ışık ve gölge oyunları, dost sıcaklığıyla paylaşılan akşam yemekleri, harika manzaralar içinde gün doğumları, gün batımları, şimdi şimdidir aforizmaları, "feel good" coşkusu içinde hüzünlü gözyaşları... The Tokyo Toilets markasının imaj çalışması burada evet, peki Tokyo'nun kendisi ve insanları nerede bu filmde? Hirayama'nın hayatla barışıklığının, uçarı, aşık, başıbozuk Takashi'nin, çocukları kendisine meftun eden merhametinin kaynağı nerede? Mükemmel Günlerin Mimarları Gelelim bir de bu umumi tuvalet işinin umuma bakan tarafına.  Filmin, merkezindeki mekanlarla yani tuvaletlerle ve şehirle kurduğu ilişkide de çatlaklardan sızan şeyler var. Tokyo tuvaletleri işlevsel bir mekandan daha çok, ilgi çeken mimari stilleriyle turistik bir ziyaret yeri gibi aynı zamanda. Peki temiz bir tuvalet medeni bir şehir için ne ifade eder? Hirayama'nın koşullarından hiç şikayet etmeden (sadece Takashi işi bıraktığında artan iş yüküyle rutininin bozulması onu biraz endişelendiriyor), geçinmek için değil de neredeyse sosyal sorumluluk duygusuyla gönüllü çalışıyormuş gibi bir bağlılıkla yaptığı tuvalet temizliğini bu turistik imajın bir parçası olarak mı göreceğiz? Yoksa kimsenin yapmaya talip olmayacağı işleri üstlenen bu insanların statükonun baskısıyla nasıl güçsüz ve sömürüye açık kılındığına da bakmayı mı seçeceğiz? Şehri, gün doğumundan gün batımına kadar her gün yeniden temizleyen, kuran, inşa ve imar eden emeğe biçilen ekonomik ve toplumsal değerin, sağlıklı bir hayat kurmaya yetip yetmediği sorusunu yadsıyacak mıyız? Hirayama'nın edebiyatla, müzikle, ağaçlara duyduğu arkadaşlık hisleriyle çevrili alçakgönüllü yaşamının örtük yüzünde okunan yalnızlık, bağlantısızlık ve dilsizliği, Takashi'nin aylak, dağınık, dikkatsiz, uçarı karakterinin ardında okunan yoksulluk ve değersizliği kreatif stratejilerle, turistik bir mekan kurgusuyla iç içe çizilen şehir hayatının neresine sığdıracağız? Evden Uzakta Bir Sığınak Wenders, yukarıda yineleyerek andığım röportajında ciddi bir noktaya daha değiniyor. Almanya'nın önemli sanatçılarından biri olan Anselm Kiefer'in belgeselini çekerken zorlandığı, yorulduğu bir dönemde filme ara verip çok sevdiği Japonya'ya gelerek Perfect Days'i yapmaya karar verdiğini söylüyor. Anselm'in Almanya'nın sarsıcı, katmanlı ve karmaşık savaş geçmişiyle yüzleşmeye çalışan eserler ürettiğini, belgeselin de bu hafızaya bakmaya çalışan bir sanatçının portresi olarak şekillendiğini anlatıyor. Bir yerde Wenders, "Anselm burada kaldı ve canavarla yüzleşti, ben istemedim" diyor Amerika'ya gittiği dönemi kast ederek. Yani kendi ülkesinde böyle bir işi ardında bırakıp "egzotik" Japonya'da "otantik" bir figür olarak kurguladığı karakteri Hirayama'nın peşinde, kendisini sakinliğe, huzura, manevi arınmaya taşıyacak bir temizlik mantrası etrafında sığınağa benzeyen bir hikaye örüyor. Yoksa Hirayama'nın otoriteyle, babasıyla, iktidarla yorgun, yıpranmış, gergin, hüzünlü ilişkisi Wenders'in ülkesinin geçmişine bakmaya çalışırken yaşadığı kaygılı ruh halinin bir yansıması mı? Filmdeki romantik bakış bu ruh halinin bir semptomu olabilir mi? Yazı boyunca sorduğumuz bunca yüklü sorunun nihayetinde başa dönüp ilk soruyu bir kez daha hatırlayalım o halde: Yaşamak dokunaklı bir şarkı olduğunda "Nasıl yaşayacağız?" Türlü savaşların, yıkımların ortasında hayata tutunma becerisini bir sanata ve direnişe dönüştüren tüm yoksullara ve Onurlu Filistin Halkına binlerce selam ve sevgi ile... 🇵🇸 Seda Kaya

  • Star Wars: Tales of The Empire| İyiliği yok edecek güç henüz doğmadı.

    Star Wars bayramınız kutlu ve mutlu olsun. Her zaman güç sizinle olsun dostlar! Bu harika günde Star Wars yeni mini dizisini yayımladı. İmparatorluk öykülerinden ilkini izledik. Bu mini seride İlk İmparatorluğun kuruluşuyla, yeni cumhuriyetin kuruluşu arasındaki zaman diliminde toplam 6 bölümlük iki hikayeye tanık oluyoruz. Tales of The Jedi gibi zıt duyguların farklı bireylerdeki izlerini tekrar izliyoruz. Bu sefer, imparatorluğun kuruluşuyla iki karakterin üzerindeki gelişime tanık oluyoruz. İlk üç bölümde Morgan Elsbeth, son üç bölüm ise Barris Offee… Morgan’ın içindeki duyguların, onu karanlık tarafa çekmesi ve iyiliğin anlamsız olması; Barris’in, karanlık tarafa yönelmesinin ardından, kötülüğün tadına varıp doğruyu keşfetmesi bu mini serinin konularıdır. Gelin şimdi bölümlerdeki, karakter gelişimlerine göz atalım. Korku Yolu Morgan Elsbeth’in kabilesi, General Grievous tarafından işgal edilir. Ailesi ve çevresi öldürülürken kendisinin güçsüz olması onu korkutur. İşgal sonrası onu kurtaran kabile iyilikle yaklaşır. Tabii bir kere iyiliğe küsmüş insan inanır mı iyiliğe? Hayır… Onun korkusu ölüm korkusu, yenilgi korkusu. Kayıpları için değil. Silahlanmak uğruna iyi insanların ölümüne sebep olarak, kendisinin kalpsiz bir cadı olduğunu kanıtlıyor. Öfke Yolu Morgan’ın öfkesi yalnızca kötülük getirir. İmparatorluk da onun parçası. İmparatorluğun, onun zekasını kullanması ve reddetmesi aslında bir imtihandı. Onun bilerek küçük görülmesi, onun öfkesini kızıştırıyor. Sömürge altına aldığı köylerde diktatörlüğe devam ederken imparatorluk son kez onu sınıyor. En güçlü suikastçıyı yenerek imparatorluğun gözüne girerek, Amiral Thrawn’ın koruyucu / savaşçılarından biri oluyor. Nefret Yolu Öfke ve kinle çıkılan bu yolda Morgan’ın, halk tarafından kötü ve düşük görülmesi onu daha da kızdırıyor. Ona duyulan nefret, onu daha da acımasız hale dönüştürüyor. Tabii, imparatorluğun onu sürekli pohpohlaması kendini yücelttiriyor. Bu zamanlar, Yeni Cumhuriyetin kurulduğu zamana denk geliyor. Morgan’ın köyünden kaçmış köylü, Cumhuriyet senatosundan bir birey olarak geri geldiğinde, ona karşı çıkıp öldürüyor. Bu üç hikayede kötülüğün içinde iyiliğin zor bulunduğunu görüyoruz. Sadık Barris Offee karakterini hatırlarsınız. Clone Wars serisinde Jedi’lara ihanet ettiği için tutuklanmıştı genç padawan. Tabii kandırmışlardı onu o zamanlarda. Tutuklandığı zamanlarda çok yakın bir gelecekte geçen bu öykü, Order66’dan hemen sonrasına denk geliyor. Karakterin, karanlık tarafta olmadığını anlıyoruz en başta; çünkü Jedi’lardan umudu kesmemesi sözlerinden anlaşılıyor. Tabii aklı karışık. Ona sunulan fırsatla Inquisitorius ekibine katılması isteniyor. Birlikte esir tutulan kader arkadaşını da öldürerek sadık kalma yemini etmiş oluyor. Baş Inquisitorius’un gözüne giriyor. Fark Ediş Bir süre Inquisitorius olarak Jedi peşinde koşan Barris ve Dördüncü Kız Kardeş Lyn Rakish bir köye gelirler. Burada bir Jedi’yı ararlar. Barris tatlı dille küçük bir çocuğa sorar ve cevap alır. Cevabı alan Lyn herkesi öldürür. Bu anda o katliam, Barris’in her şeyi fark etmesi ve iyiliğin tekrar aydınlığa kavuşmasını sağlar. Barris, gücünü kullanarak Dördüncü Kız Kardeş, dağın zirvesinden aşağıya fırlatır. Yaralanan Jedi’a yardım eder. Çıkış Yolu Geçen yılların ardından, saklanan Barris'in, Jedi’ları keşfedip Ahsoka’ya yönlendirdiğini anlarız. Büyük güç taşıyan bebeğin peşinde olan Lyn, bebeği takip ederek Barris’e gelir. Onunla karşılaşır. Öfkeli Lyn ve Güç dolu Barris’in kısa bir savaşını görürüz. Umudun var olduğunu Barris yine hatırlatır bizlere. Bebeğin peşinden giden Lyn mağarada kaybolur. Aslında bu mağara, düşünceleri ve kontrol edilemeyen duyguları temsil etmekte. Öfkeli olan Lyn, ışın kılıcını sallayarak kurtulmaya çalışırken, Barris’i yanlışlıkla öldürür. Ölümün ardından gelen pişmanlık ona çıkış yolu olur. Hüzün dışarı vurur. Barris’i de alıp dışarı çıkar. Bölüm biter. Birdenbire bitmesi Lyn’nin karanlık veya aydınlık tarafta olup olmamasını belirsiz bırakır. Bu hikâyede de iyiliğin hiç kaybolmadığı ve daima kötülüğü bastırdığı anlatılıyor. İmparatorluk da bu yüzden yıkılmamış mıydı? Yeni Bir Umut! Luke Skywalker sayesinde Darth Vader aydınlık tarafa çok geç de olsa geri dönmüştü. İyilik her zaman üstün gelir. Bu yapım yine Dave Filoni’nin kaleminden çıktı. Clone Wars ve sonraki yapımlarda evreni genişletmesi bence en harika adımlardan biri oldu. Harika bir animasyoncu olması yanı sıra, harika bir hayal dünyası var. Tales of the Jedi veya Tales of the Empire gibi yapımlara duyguları katarak hikayeler anlatması, evrenin fiziksel genişliğinin yanında iç dünyaların da ne kadar büyük olduğunu bizlere sunuyor. Sizler nasıl buluyorsunuz bu mini yapımları? Star Wars’ın gidişatından memnun musunuz? Tales of The Jedi yazımı okumadıysanız hemen okuyun derim! Gerçek bir Jedi nasıl olmalıdır, öğrenin!

  • Sizin 'Küçük Gün Işığı(m)' nız ne?

    Kaybetmeyi göze almayan, kazanmaya takmış bir baba, ailesini ve evliliğini bir arada tutmaya çalışan duygusal bir anne, savaş pilotu olana kadar sessizlik yemini etmiş Nietzsche hayranı bir ağabey. İntihara teşebbüs etmiş, problemli ama bir o kadar da iyimser bir dayı ve eroin bağımlısı bir dedenin içinde bulunduğu bir Volswagen minibüsü düşünün…. Ailenin küçük kızları olan Olive‘nin hayalini gerçekleştirmek için California’ya, çocuk güzellik yarışmasına giden ilginç bir ailenin yolculuk hikâyesi. Kendi derinliklerinde yalnızlığın içinde olan karakterlerin bir araya gelip bir aile kompozisyonu oluşturmasıyla izleyenleri sorgulatan, zaman zaman tebessüm ettiren ve keyif veren; ama benim en çok etkilendiğim kısım, hayatın gerçek acılarıyla yüzleşen ve izleyenlerin de yüzleşmesini sağlayan bir film. Hikâyede kendi içimizde empati kurabileceğimiz her bir karakterin barınması bize sempatik gelse de verilen mesajların duygusunu hissedebildiğimiz nadir yapıtlardan olduğunu düşünüyorum. Örnek vermem gerekirse: Kaybetmekten korkan Richard, (Greg Kinnear) yolculuk esnasında karşısına çıkan negatif durumların etkisine girmeden kızının başarısı ve kendi özelliğinin gerekliliğini yerine getirmek için motivasyonunu düşürmeden her ne olursa olsun güzellik yarışmasına yetişmeye çalışan bir baba olduğunu söyleyebilirim. Böylesine keyifli bir yolculuğa şahit olurken, karşılaştığımız karakterlerin de etkisi oldukça fazla. Stan karakteriyle Brayn Cranston, State karakteriyle Dean Norris. Brayn ve Dean için ayrı parantez açmak gerek, yolculuk esnasında kattıkları keyifli vakitler epeyce tebessüm etmemizi sağlıyor. Ve tüm oyuncuların başarılı performanslarına da şapka çıkarmak gerekiyor. Kariyerinin zirvesini ‘Little Miss Sunshine’ ile ilerleten muhteşem senarist Michael Arndt, En iyi Özgün Senaryo Oscarı’yla bu keyifli yolculuğu taçlandırmış; beraberinde 79. Akademi Ödüllerinde En İyi Film Dahil 4 dalda aday olurken bunların ikisini kazanmış. Gerek değinildiği hassas konular gerekse verilen önermenin derinliği, filmin jeneriği akarken kısa bir süre düşündürüyor. Sanırım biraz da bu yolculukla ilgili spoiler vermek gerekiyor. Evet, yolculuk sırasında yaşanan negatif durumlar olsa da pes etmeyen bir aile izliyoruz. Lakin bunların yanında, kızları olan Olive’nin hayalini gerçekleştirmek, en büyük motivasyonları. Negatif durumlar diyerek küçümsediğim etkenlerden birisi, yolculuktan önce ve yolculuğun bir kısmına eşlik eden Olive’nin umut kaynağı, eroin bağımlısı ve susmak bilmeyen ağzıyla Edwin Dede’nin ölümü. (Alan Arkin) Bu cümleleri yazarken bile gülümseten anlara şahit olmam izleyeceğiniz vakit absürt gelse de bir o kadar da motive ediciydi. Richard’ın kızı için yaptığı fedakarlık paha biçilemezdi. Spoiler dememe rağmen açıklayamıyor olmam da izlemenizi istiyor olmamla ilgili sanırım. Bu keyifli yolculuğa mutlaka şahit olmalısınız. Şimdiden iyi seyirler.

  • 43. İstanbul Film Festivali Başladı! - Açılışta Neler Oldu?

    BenİzledimBlog ekibi olarak davet edildiğimiz İstanbul Kültür Sanat Sanat Vakfı (İKSV) tarafından N Kolay sponsorluğunda düzenlenen 43. İstanbul Film Festivali, 16 Nisan Salı akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılan açılış töreniyle başladı. Bu muhteşem gecede birbirinden değerli konuklar ve misafirler ağırlandı. Sunuculuğunu Tuğrul Tülek’in üstlendiği 43. İstanbul Film Festivali açılış töreninde 2024 Sinema Onur Ödülleri’nin yanı sıra, festivalin gerçekleştirilmesine katkıda bulunan kurum ve kuruluşlara teşekkür plaketleri takdim edildi. 43.⁠ ⁠İstanbul Film Festivali bu yıl 132 uzun metrajlı ve 12 kısa filmden oluşan zengin bir program sunuyor. Festival, 12 gün boyunca, film gösterimlerinin yanı sıra, konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşiler, özel gösterimler ve etkinliklerle devam edecek. Gecede ilk Sinema Onur Ödülü, Meral Orhonsay’a sunuldu. 60’ı aşkın sinema filminde rol alan ve kariyeri boyunca birçok ödüle layık görülen Orhonsay’a, ödülünü, festival direktörü Kerem Ayan takdim etti. İkinci Sinema Onur Ödülü ise Engin Ayça’ya sunuldu. Çeşitli belgesel film ve kültür programlarının yönetmenliğini üstlenen, Bez Bebek, Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu gibi başarılı kurmaca filmlerin yanı sıra birçok belgesele imza atan Ayça’ya ödülünü, usta görüntü yönetmeni Çetin Tunca takdim etti. Festival bu yıl iki isme daha Sinema Onur Ödülü sunacak: Japon sinemasının en tanınmış oyuncularından Koji Yakusho ve MUBI işbirliğiyle festivale katılan usta yönetmen Wim Wenders. Festival programında Wenders’in üç filmi gösterilecek; Dört Filmde Koji Yakusho bölümündeyse usta oyuncunun başrolünde olduğu filmler yer alıyor. Festivalin açılış filmi, Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ve Genç ve Heyecanlı / Dazed and Confused ve … Önce üçlemesiyle tanıyıp sevdiğimiz Richard Linklater’ın gizemli bir kiralık katili konu aldığı aksiyon komedi türündeki yeni filmi Hit Man oldu. Katılımcıların da ilgisini ve beğenisini toplayan muhteşem film Hit Man'in, festival boyunca belirlenen salonlarda gösterime gireceği duyuruldu. Bu eğlenceli aksiyon komedi dolu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

  • En Gerçekçi Korku Deneyimi: Found Footage Tarzının Zirve Yaptığı Filmler Listesi

    Found footage ya da bulutu film, bir filmin gerçek bir olayı veya kurgusal bir hikayeyi taklit etmek için kameralar tarafından belgelenmiş gibi yapılmış olduğu bir film çekme tekniğidir. Bu tarz, amatör görüntüleme araçlarıyla çekilmiş sahneleri içerir ve genellikle karakterlerin kendi bakış açılarından veya bir karakterin gözünden kaydedilmiş görüntülerle izleyiciye sunulur. Found footage filmleri, düşük bütçeyle yapılan ve genellikle gerilim ve korku türlerinde kullanılan yapımlardır. Gerçekçilik, düşük bütçeyle yapılan filmler, gerilim ve korku türünde kullanım ve gizem ve belirsizlik, found footage tekniğinin öne çıkan özellikleridir. Listemizde bu türün en iyi örneklerini bulacaksınız. Unfriended: Dark Web Hikayenin tamamı screenlife tekniği denilen, bir bilgisayar ekranı üzerinden, çeşitli internet siteleri, sohbetler, video aramaları ve diğer dijital araçlar aracılığıyla izlenmektedir. Bu da, izleyiciye, olayların gerçek zamanlı gelişimini izleme ve karakterlerin korkunç durumlarına daha derinlemesine tanık olma şansı vermektedir. Teknolojinin karanlık yönlerini ve dark web denilen gerçeği göz önüne seren film, serinin ilk filmi Unfriended'ın aksine oldukça realistik bir anlatıma sahiptir. Profil Found footage tekniği her ne kadar korku filmlerinde kullanılsa da Profil'de akıcılığı ve gerçekçiliği yansıtmak adına oldukça başarılı bir seçim olmuş. Gerçek bir olaya dayanan film, screenlife tekniğiyle anlatılmaktadır. İŞİD'e katılmak için evlerinden kaçıp örgüte katılan, sonrasında da seks kölesi olarak kullanılan genç kızların hangi kanallar aracılığıyla kandırıldığını soruşturan bir İngiliz kadın gazeteci, internet üzerinden sahte bir profil oluşturur. Özellikle Batı toplumlarında eşit haklarla yetişen genç kızların evlerinden Suriye'ye kaçıp örgüte katılmalarındaki süreci anlamak adına kendini radikal cihatçılar için uygun bir yem haline getirir. Lakin bu süreç gazetecinin öngördüğü gibi ilerlemez. Host Film, COVID-19 pandemisi sırasında çevrimiçi bir Zoom görüşmesinde gerçekleşen olayları konu alıyor. Hikaye, bir grup arkadaşın uzaktan bir seans düzenlemeye karar vermeleriyle başlıyor. Bu seans sırasında, bir mediumla iletişim kurmak için Zoom'u kullanıyorlar; ancak seans sırasında beklenmedik olaylar meydana geliyor ve karanlık bir varlık ortaya çıkıyor. "Host" filmi, çoğunlukla web kamerası ve cep telefonu kameraları gibi gerçek zamanlı çevrimiçi iletişim araçlarıyla çekilmiş. Bu da filmi gerçek zamanlı ve gerçekçi bir deneyim haline getirmiş. Film ayrıca, modern teknolojinin ve dijital iletişimin korku unsurlarını başarıyla kullanmasıyla da imzasını atmış. Jeruzalem "Cehenneme açılan üç kapı vardır; Bir çölde, biri okyanusta biri de Kudüs'tedir." (Jeremiah 19,Talmud) Kudüs'e gelen üç Amerikalının seyahatine el kamerası kayıtlarından şahit olunmaktadır. Şehrin tarihi ve mistik dokularını izlerken bir anda yer sarsılır ve savaş uçakları Kudüs'ü bombalamaya başlar. Şehrin yeraltındaki karanlık bir sırrın yüzeye çıkmasıyla beraber şehir tecrit altına alınır ve tüm çıkışkar kapatılır. Öyleyse, Süleyman Peygamber döneminde inşa edilen 19 metre yüksekliğindeki Ağlama Duvarı, şehri dışarıdakilerden korumaktan ziyade içeriden gelecek şeyleri hapsetmek için yapılmış olabilir mi? As Above So Below Felsefesini, Dante'nin İlahi Komedya'sındaki cehennem tasvirinden alan film, çok sağlam bir hikayeyle karşımıza çıkmaktadır. Paris'in ünlü yeraltı mezarlığına kaçak giren bir grup turist, derinlere indikçe Dante'nin 9 katlı olarak tasvir ettiği cehennemin her bir katını indiklerini fark etmemektedir. El kamerasıyla çekilen amatör görüntüler izlendiği hissini veren film, seyircide, yeraltı mezarlarının karanlık atmosferinin içine dalma hissi uyandırıyor. 18. yüzyılda Paris nüfusu hızla artmış, salgın hastalıklar ve çevresel kirlilik yüzünden mezarlıklar, şehir sakinlerini tehdit eden bir durum haline gelmişti. 1763'te, şehir yetkilileri mezarlıkların boşaltılması için bir karar aldılar; ancak, taşınması gereken yaklaşık 6 milyon ceset vardı. Bunun üzerine, şehir yetkilileri eski taş ocağı madenlerini yeraltı mezarlarını oluşturmaya başladı. Tüm bu cesetlerin taşınınması sekiz yıl sürmüştü. Napolyon dönemine geldiğimizde ise, madenlere yığın halinde atılan bu kemiklerin, bir tünel süslemesine dönüştürülmesine karar verilmiştir. Böylelikle, Paris'in 250 km'lik yeraltı mezarları turistik bir ziyaret noktası haline gelmiştir. Cloverfield Sekans filmlerinden Uzaylı İstilası Temalı 10 Favori Film listesinde bahsettiğimiz serinin 2008 yapımı olan ilk filminde, Manhattan'da bir ev partisindeyken şehrin istila edildiği anları el kamerasıyla çeken bir grup genci izliyoruz. Filmdeki görüntülerin çoğunun anlık ve titrek olması, gerçekçilik ve doğallık hissini en üst seviyeye çıkarıyor. Blair Witch Project Elbette, buluntu filmler arasında kült olarak Blair Cadısı'nı listeye almadan geçilemez. Film, üç genç belgesel yapımcısının Maryland'deki Blair Cadısı efsanesini araştırmak için ormana girmelerini ve ardından kaybolmalarını konu alıyor. Film, gerçekmiş gibi sunulan kurgusal bir hikayeyi izleyiciye aktarıyor. Yönetmenler Daniel Myrick ve Eduardo Sánchez, amatör bir his vermek için filmin büyük bir kısmını el kameralarıyla çekmiş ve oyuncuların gerçek hayattaki tepkilerini yakalamaya odaklanmışlar. Filmin en önemli özelliği, ekranda asla bir Blair cadısı göstermemesi, ancak varlığını iliklerimize kadar hissettirmesi. Oyuncuların gerçek isimleri, canlandırdıkları karakterlere verilmiş ve oyunculardan, dialogları tamamen doğaçlama gerçekleştirmeleri istenmiş. Bu da found footage tarzının yarattığı gerçekçilik dozajının kat be kat artmasını sağlıyor. Cyberbully Screenlife tekniğindeki film, Taylor Hillridge'in sıradan lise yaşamının, çevrimiçi bir arkadaşlık deneyimiyle nasıl bambaşka bir hal aldığını anlatıyor. Başlangıçta masum bir niyetle başlayan bir çevrimiçi sohbet, Taylor'ı acımasız bir siber zorbalık hedefine dönüştürür. Sullivan, gençler arasında giderek yaygınlaşan bu fenomeni, dikkat çekici bir şekilde perdeye taşırken, teknolojinin gücünü ve internetin karanlık yüzünü de ustaca vurguluyor. Filmin plot twisti ise oldukça başarılı. REC Korku sinemasının unutulmaz İspanyol yapımlarından olan REC'in hikayesi, bir televizyon muhabiri olan Angela Vidal ve kameramanı Pablo'nun, bir itfaiye ekibiyle birlikte gece vardiyasında yerel bir itfaiye istasyonuna gönderilmesiyle başlıyor. Ancak, bir acil çağrı sonrasında, apartman dairesinde yaşanan garip olayları belgelemeye başladıklarında, sıradan bir görev, kısa sürede, bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Apartmandaki dar alanlarda geçen klastrofobik sahneler ve el kamerası çekimleri sayesinde, 2007 yılında çekilmiş bu film, günümüzde bile en korkunç yapımlardan sayılıyor. Chronicle Bir grup lise öğrencisi yeraltından çıkan gizemli bir enerjiye temas ettikten sonra doğaüstü güçler kazanıyor. El kamerası, güvenlik kameraları ve telefon ekranı üzerinden anlatılan film, nispeten yüksek bütçeli bir found footage örneğidir. Hero ve antihero karakterlerin güçlerini keşfetme süreçlerini, found footage'ın gerçekçi anlatımıyla sunarken CGI efektlerle de fantastikleştiriyor.

  • İskandinav Sinemasının İncileri: Mutlaka İzlemeniz Gereken Filmler

    İskandinav sineması, kendine has hikaye anlatımı, etkileyici doğa manzaraları ve derinlemesine işlenen karakterleri ile dünya sinemasında özel bir yere sahiptir. Bu makale, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İzlanda'dan seçilmiş, izlenmesi gereken en önemli İskandinav filmlerini sizler için derliyor. İster bu coğrafyanın sinemasına yeni bir meraklı olun isterse de tutkunu, aşağıdaki filmler İskandinav sinemasının zenginliğini ve çeşitliliğini keşfetmeniz için mükemmel bir başlangıç noktasıdır. İskandinav Sinemasının Öne Çıkan Başyapıtları 1. "Yedinci Mühür" (1957, İsveç) Ingmar Bergman'ın yönetmenliğini üstlendiği bu klasik, Orta Çağ'da bir şövalyenin ölümle yaptığı metaforik satranç oyununu konu alır. Hayat, ölüm ve inanç üzerine derin sorular soran "Yedinci Mühür", görsel ve tematik açıdan zenginliği ile İskandinav sinemasının dünya üzerindeki etkisini pekiştiren bir film olarak kabul edilir. Anahtar Kelimeler: Yedinci Mühür, Ingmar Bergman, İskandinav sineması, metaforik anlatım 2. "Dancer in the Dark" (2000, Danimarka) Lars von Trier'in yönettiği bu etkileyici film, müzikal elementlerle harmanlanmış, duygusal bir drama sunar. İzlandalı şarkıcı Björk'ün başroldeki performansıyla öne çıkan film, Amerika'da bir göçmen kadının trajik hikayesini anlatır ve izleyicileri derinden etkiler. Anahtar Kelimeler: Dancer in the Dark, Lars von Trier, İskandinav drama, Björk 3. "Let the Right One In" (2008, İsveç) Tomas Alfredson'un yönetmenliğini yaptığı bu film, vampir mitini benzersiz bir şekilde yeniden yorumlar. Soğuk İsveç manzaraları arasında geçen, bir çocuğun yalnızlığını ve yeni bir arkadaşlık kurmasının getirdiği değişiklikleri samimi bir şekilde ele alır. Anahtar Kelimeler: Let the Right One In, Tomas Alfredson, İskandinav vampir filmi, yalnızlık ve arkadaşlık 4. "Oslo, 31 Ağustos" (2011, Norveç) Joachim Trier'in yönettiği bu film, bir adamın bağımlılık sonrası yaşamını ve Oslo şehrinde geçirdiği bir günü mercek altına alır. İnsanın iç dünyasına dair ince gözlemlerle dolu olan film, izleyicilere dokunan güçlü bir dramatik yapı sunar. Anahtar Kelimeler: Oslo 31 Ağustos, Joachim Trier, İskandinav drama, bağımlılık ve iyileşme 5. "The Hunt" (2012, Danimarka) Thomas Vinterberg'in Mads Mikkelsen'in başrolde olduğu bu filmi, yanlış bir suçlama sonucu bir topluluktan dışlanmanın hikayesini anlatır. Toplumsal dinamikler ve insan psikolojisi üzerine derin bir eleştiri sunan "The Hunt", izleyiciyi etkisi altına alan güçlü bir dramadır. Anahtar Kelimeler: The Hunt, Thomas Vinterberg, Mads Mikkelsen, toplumsal dinamikler

  • Dune 3 Çıkacak mı? Ne zaman çıkacak?

    Denis Villeneuve'nin harika yönetmenliğiyle çekilen ilk iki film beyaz perdeye sunuldu. 2024 Mart ayında ikinci filmini izledik ve filmin konusunun toparlandığını final sekanslarında gördük. Filmin üçüncü filmi aslında ilk konuşulduğunda çıkmayacaktı. Fakat ikinci filmi, bizlere devam yapımının olacağının işaretini verdi. Bana soracak olursanız 3. bir film ve devam dizileri olacaktır. Fakat 4. filme uzatacakları bir konu yok. Zaten üçleme yapmak her zaman kutsaldır. Dördüncü bozar :D Yani kısacası Dune: Part 3 gelecektir. 2027 yılı başında çıkacağını tahmin ediyorum. Buraya tıklayarak DUNE PART 2 için yorumlarıma ulaşabilirsiniz.

  • Dune 2'de Neler Oldu?

    Birkaç yıllık bekleyişin ardından Dune devam filmi izleyicilerle buluştu. Öyle bir buluşma ki, izlerken kafayı yedim. Son zamanlarda bu kadar ağır film izlememiştim, sanırım en son Oppenheimer izlemiştim. Dune 2, ilk filme göre çok daha aksiyonlu ve ağırdı diyebilirim. Kendini keşfeden karakterleri, film boyu kendilerini geliştirirken görüyoruz. İlk filmdeki halleri çok pasifti diyebilirim, o kadar fark var yani. Karakterlerin yanı sıra, din unsuru çooooook ön planda filmde, aynı zamanda dünya siyaseti de. Günümüzdeki siyasi/politik/dini olguların birer yansımasıydı aslında. Ben bu filmi son zamanların en başarılı filmi olarak gördüm. Tamamen imgeler/göstergeler gerçek dünyayı yansıtmaktaydı. Anlatısı ağır ve açıktı. Konuşacağım çok şey var aslında, ama bu serinin sonuçlanmasını bekliyorum. Evet bitmedi film. İki film demişlerdi, ama sonucu açık bıraktılar. Üçüncü bir yapımı da en kısa sürede bekliyor olacağım. O zaman gelin, en ayrıntısına kadar konuşalım. Bu paragraftan itibaren yorumlarıma spoiler katacağım bilginiz olsun. Paul ilk farklı bir gezegenden çöl gezegenine gelmişti. Gökten gelen bir aracın göstergesiyle, gökten inen ilahi varlık olarak simgelenmişti. Seçilen kişi olması da tesadüf değil. Part 2 filmiyle kehanetlerin gerçekleşmesi tüm insanların inancını daha da katılaştırdı. Onların inanması ve Paul’u da ikna etti. Hep reddederdi ama sonunda kendini mehdi ilan etti. Beni de filme çeken unsur bu oldu. Bu dini yapılar, izlerken ürkütüyor insanı. Açıkça söylemem gerekirse bugünkü Filistin savaşının başka gezegene taşınmış hali bu. Aynı dindeki farklı mezheplerden, farklı görüşlerdeki insanların savaşları bunlar. Bugünkü kapitalist düzenin, tek tipleşmenin vb. unsurların 8-9bin yıl sonra da etkisini gösterdiğini de görüyoruz. Şişko baronun fiziksel halinin, susuz insanlar can çekişirken onun sürekli bir sıvı dolu küvette keyif sürmesinin mükemmel bir gösterge olduğunu fark ediyoruz. Bir de onu yöneten üstlerinin olduğunu da gördük. Köleleştirdiği insanları ve hizmetleri… Tabii en sonunda Paul hepsine diz çöktürdü. Bunları söylüyorum… Düşünün diye. Anlatırsam, ayrıntılı konuşursak içinden çıkamam. Hem dilim hem bilgim yetmez. Biraz da korkuyorum aslında :D Çok düşündüğüm bir de teorim var. Bu mehdi velet gitti Chani (Zendaya) ile yattı. Filmin sonunda da diz çöktürdüğü imparatorun kızıyla evleneceğim dedi. Hemen Türk dizisi mantığı (Kızılcık Şerbeti Fatih gibi) kızı aldatıyor falan diye düşündüm. Fakat işler farklı. Mehdimiz zeki bizim. Kendinden emin, çünkü bir lanetle yaşıyor. Geleceği bilmesi, doğru adımlar attırıyor. “Kader” ön plandaydı filmde. Bunun değiştirilemeyeceği belli. Bu yüzden korkuyor Paul, ama emin hareket edebiliyor. Adam kendini sağlama aldı aslında. Öncelikle, varisi yapacağı bir erkek çocuğa ihtiyacı var. Chani bence üçüncü filmde hamile olarak geri dönecek. İmparatorun kızını seçti, çünkü devşirmek ve onun gibi birini tanıyıp daha fazla bilgi almak istiyor. Bayağı siyasi oynadı. Ama Chani’den ya bir kızı olursa? Ki olmaz bence. Çünkü kızın sahip olacağı özellikler o cadı tarzı rahibelik olacaktır, annesi gibi. Zaten o güçte bir kız var. Kız kardeşi. Annesinin karnında sürekli iletişimdelerdi zaten. Paul’un Chani’den bu yüzden bir oğlu olmak zorunda. 3. Filmde birden oraya çıkacak, Türk dizilerine benzeyecek her şey. Filme biraz da biçimsel yorum ekleyeyim. Görsel efektler, evet çok kullanılmış; ama bazen yetersizdi. En gerçekçi görüntüler değildi. İlk filmde daha da kaliteli bulmuştum. Renkler de iyiydi. Anlatısı/kurgusu çok iyiydi. Görüntü yönetmenliğine bayıldım bu arada. Dedim ki izlerken, ben de böyle çekerdim :D Müzikler ve sesler zaten harikaydı, yine öyle. Oyunculuğa gelecek olursam... Çok çok iyiler. Bu kadroyla zaten kötü iş çıkmaz. Ama görmek istemediğim tek oyuncu toplam 15sn gözüktü zaten, ama o olmamalıydı. Ayna Toy Joylır mıydı neydi… Anya Taylor-Joy’mış. Ya hiç sevmiyorum. Oyunculuğu berbat ya. Çok itici. Paul’un doğmamış kız kardeşini canlandırdı. Umarım sonraki filmde göremeyiz. Öngörü olarak bile görmek istemiyorum onu. İzlediğim her filmden, bir yerden fırlıyor. Dostlar! Bu kadar sohbet yeter. Yorumlarım bu kadar şimdilik. Daha geniş kapsamlı analiz etmek istiyorum bu filmi. Akli dengem yeterse en kısa sürede ya da seri tamamlanınca mükemmel bir analizle tekrar döneceğim.

  • Found Footage Filmler: Gerçekçilikten Kurguya

    Nedir Bu "Found Footage" Sinema Türü? Found footage ya da Türkçe'de buluntu film, kurgusal olmasına rağmen gerçek olaylara dayandığı izlenimi veren görüntülerin, amatör video kayıtlarının veya belgesel tarzı materyallerin bir araya getirilerek oluşturduğu benzersiz bir sinema türüdür. Bu tür, özellikle The Blair Witch Project gibi filmlerle popüler hale gelmiştir ve izleyiciye, olayların gerçekten yaşandığı hissini vermeyi amaçlar. Found Footage Filmlerin Genel Özellikleri Gerçekçilik İlkesi Found footage filmler, amatör kamera teknikleri ve gerçek mekan kullanımı ile gerçek bir video kaydı izlenimi yaratır. Bu, filmin gerçekçiliğini artırarak izleyicileri hikayenin içine çeker. Düşük Bütçe, Yüksek Etki Bu filmler genellikle düşük bütçeyle üretilir, ancak etkileyici bir izleyici deneyimi sunar. Profesyonel kamera işlerinden kaçınılması ve özel efekt gerektirmeyen doğal çekimler, bu türün maliyetini düşürür. Karakter Odaklı Hikayeler Found footage filmler, olayların karakterlerin gözünden anlatıldığı, karakterlerin kişisel deneyimlerine ve tepkilerine odaklanan hikayelerdir. Doğaçlama Diyaloglar Karakterler arası doğaçlama diyaloglar, filmlere daha gerçekçi ve doğal bir hava katar. Sınırlı Perspektif İzleyici, sadece kameranın kaydettiği olaylara şahit olur, bu da gizem ve gerilimi artırır. Katılımcı Deneyim Found footage türü, izleyicilere olayların içindeymiş gibi bir deneyim sunar, özellikle korku ve gerilim türlerinde bu çok etkilidir. Meta-Naratif Ögeler Bazı buluntu filmler, film içinde film gibi katmanlı hikayeler kullanarak gerçek ve kurgu arasındaki çizgileri bulanıklaştırır. Anahtar Kelimeler Found Footage Gerçekçilik Amatör Kamera Düşük Bütçe Doğaçlama Diyalog Karakter Odaklı Anlatı Sonuç Found footage filmler, düşük bütçeyle yüksek etki yaratma potansiyeline sahip, gerçekçilik ve katılımcı deneyimini ön planda tutan bir sinema türüdür. The Blair Witch Project gibi öncü çalışmalarla popülerlik kazanan bu tür, izleyicilere gerçek ve kurgu arasındaki sınırları sorgulatan benzersiz bir deneyim sunar.

bottom of page