top of page

Izgnanie/Sürgün


Dönüş filminde tanıdığımız duygusuz koca ve melanet babayı 2007 tarihli bu filmde, aşık bir koca ve merhametli bir baba figürü olarak görüyoruz. Tabii, elinde çiçeklerle gelmiş, akşam yemeği hazırlayan bir erkek hayal etmeyelim; filmin geçtiği dönem bazında bir aşk ve merhamet buradaki. Ama adamın sırtına yüklenen ataerki, onun yerine kararlar veriyor; babamız, toplumsal baskının bir piyonu. Aslında içten içe zayıfça da olsa direnmeye çalışıyor, zavallı düzeydeki içsel çatışmasını film boyunca gözlemliyoruz ama nafile; testosteron ve eril hegemonya bir olup onu alaşağı ediyorlar. Bu baskının en kötü yanı, onun gazıyla aldığımız kararların sonuçlarına tek başımıza katlanmak zorunda oluşumuz. Bu yükle omuzları çökmüş, filmin sonunda vicdan azabıyla yerle yeksan olmuş bir adam görüyoruz.



Filmdeki ataerkiyi ayan beyan izlediğimiz bir diğer nokta, annesini evde yabancı bir erkeğin yanında salya sümük ağlarken gören el kadar oğlan çocuğunun, annesinin neden ağladığını değil, adamın orada ne aradığını sorgulaması ve bunun hesabını açıkça sormaktan da çekinmemesi. Tıpkı bizdeki namus cinayetlerini hazırlayan zeminler gibi; hatta öyle çok da uzaklara gitmeye gerek yok; orta doğuda nefes almış her kadının babasından, abisinden, eşinden, flörtünden duyduğu yerli yersiz sorgulamalar gibi.



Filmin ilk yarısı oldukça durağan, neler döndüğünü anlama çabasıyla geçiyor. Mutsuz bir kadın var, ince derdi kısa süre içerisinde ortaya çıkıyor.



Evlilik içi mutsuzluk hapishanesini anlayabilmek kolay bir meziyet değil; bunu sindirip, çiftlerin yaptığı abes davranışlara hak vermeye çalışmak içinse böyle bir hapishanede bir müddet bulunmuş olmak gerekiyor. Bu nedenle, mutsuz kadınımızın, kocasına neden böyle büyük bir ihanet ettiği yalanını söyleyip dertsiz başına dert açtığını anlamlandırabilmek her izleyicinin harcı değil; ama o anlayanlar ki onlar hayatın sırrının bir kısmına vakıf olabilenlerdir. Andrey Zvyagintsev, erkek tarafı olmakla birlikte o insanlardan biri olduğunu böylelikle göstermiş.



Filmi oluşturan mükemmel fotoğraf karelerinden bahsetmeye korkuyorum, insanın bu kadar güzel görüntüleri betimleyebilmesi için Yaşar Kemal olması gerekiyor. Sanki yönetmenin elinde halihazırda eşsiz manzaralar varmış da sırf bunları gösterebilmek adına bir kurgulama yapılmış, bazı oyuncularla anlaşılmış gibi. Kendisi, Tarkovsky’nin ardılı olarak görülse de ben bu filmdeki capcanlı renkler itibariyle Bergman’dan da esintiler sezmiş bulundum naçizane… O kadar aydınlık bir film ki aslında karanlık depresyondaki bir Rus filmi içinde olduğumuzu ve o biçim ruhsal hezeyanlar barındırdığını unutuyoruz.




Tüm bu anlamlılık çabasına rağmen, yönetmenin çıkış filmi Vozvrashchenie/Dönüş’ün çarpıcı akıcılığı karşısında temposunun biraz düşük kaldığını kabul etmeliyiz. Öyle bir şaheserle beklentiyi arşa çıkardıktan sonra herkesin işi bu kadar zor olurdu tabii; neyse ki sonradan, Elena, Leviathan ve Nelyubov/Sevgisiz gibi filmlerle kendisiyle birlikte tekrar arşı görüyoruz.



Belirtmeden edemeyeceğim, filmin son sahnesinde şarkı söyleyen çiftçi kadınların olayını tam olarak anlamak için muhtemelen yedi göbek Rus olmak gerekiyor. Şahsen ben, bunca kasavetin üstüne kendimi bir anda Şoray Uzun Yolda izliyormuşum gibi hissedip hafifçe dumur oldum.

90 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Comments

Rated 0 out of 5 stars.
No ratings yet

Add a rating
bottom of page