Arama Sonuçları
Boş arama ile 230 sonuç bulundu
- Tech Öldü Mü? - Bad Batch 'e 3. Sezonla Veda Ediyor
Bad Batch, Star Wars'un en beğenilen animasyonlarından biri olmayı başaran yapımlardandır. Yine Dave Filoni'nin yönettiği, 2021 Mayıs'ta Disney Plus orijinal içeriği olarak yayımlanan bu dizi bugün iki sezona sahip. İlk bölümü Clone Wars'un sonuna denk gelen bir zaman çizgisinden başlıyor. Fakat bu hikaye Clone Wars'u değil, diğer klonlardan üstün özelliklere sahip klonların sadece emirler için değil insanlık için de yaşadığını anlatan bir hikayeye sahip. İlk iki sezonda karakterlerimiz bir aile olduklarını hem imparatorluğa hem diğer klonlara hem de biz izleyicilere anlatıyor. Tech Öldü mü? Tech ve Bad Batch ekibi Clone Wars'un son sezonlarındaki gibi Bad Batch serisinde de aile olduklarını vurguladılar. Birçok savaşa girip Sithlerin elindeki yönetimi, İmparatorluğu devirmeye çalışan ve aynı zamanda ödül avcılığı yaparken yardıma muhtaç olan herkese yardım eli uzatıyorlar. Bu yapıları onları gerçek bir insandan ayırmıyor. Bu yönleri onları, sevdiklerini korumak için tehlikeye atabiliyor. Tech ve ekibi, bir görevin ardından, teleferikle geri dönerken stormtroperlar tarafından sıkıştırılırlar. Bozulan teleferiği tamir etme görevi Tech'e aittir. Fakat Tech, tamir ettikten sonra geri dönemez ve yüksekten aşağıya, sisli yeryüzüne doğru düşer. Onun öldüğünün bir göstergesidir. Tech öldü mü diye soracaksanız? Bence ölmesi gerekli. Bir aile için kendini feda etmiş bir ruhun olması diziye bir dram katacaktır. Fakat, Dave Filoni'yi tanıyorsam onu son sezonda geri getirecektir. Daha önceden dayanamayıp, diziden uzaklaştırdığı Eco'yu bile geri getirdi. Çalıştığı diğer dizilere bakacak olursak yine aynı durum söz konusu. 3. Sezonda Neler Bekliyoruz? Son bölümde Omega'nın tek kadın klon olmadığını öğreniyoruz. Daha önceden de farklı özellikler gösteren klonlarda kadınlar olduğunu anlarız. Son sezonda yine bir aile dramı izleyip, aslında Wrecker, Hunter, Tech ve Crosshair'ın gizlediği bir 99. koğuşun eski üyesi olduğu ortaya çıkacak gibi geldi. Tabii bu çok lazım bir bilgi olsaydı büyük ihtimal Omega bilirdi. Omega taraf değiştirebilir mi? Crosshair geri döner mi? Tech yaşıyor mu? Hepsini sonraki sezon göreceğiz. Teorilerinizi bizimle paylaşın ✌🏻 İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- The Royal Tenenbaums - Sevgi Dolu Bir Aile Görün!
Bir aileyi yıkmak çok kolay olabilir, peki ya tekrar toparlamak o kadar kolay olabilir mi? Bunun cevabını “The Royals Tenenbaums” filminde bulabiliriz. Wes Anderson’ın ve Owen Wilson’ın beraber yazdıkları bu hikâyede; ailesini terk etmiş adamın, ölümcül hastalığı olduğu yalanını söyleyerek ailesini bir araya getirmesine ve birçok sorunla savaşan ailenin mücadelesine tanık oluyoruz. Bu hikayede, ailesini terk eden bir adam (Royal), eşi (Etheline), iki tane öz oğlu (Chas,Richie) ve bir de evlatlık kızını (Margot Helen) izliyoruz. Bu ailenin üyeleri geçmişte mutluydu. Fakat git gide durumları kötüleşiyordu. Babalarından gerektiği ilgiyi duyamamaları onların içlerine kapanmalarının sebebi. İşte yuvanın yıkılışı burada başlıyor. Bencil bir avukat olan babaları Royal evi terk eder. Çocukların üzerine büyük sorumluluklar kalır. Hepsi başarılı olmak için büyük çaba sarf ederler. Geçen on yedi yıllık süreç büyük başarıyla sonuçlansa da eksik olan şey sadece sevgiydi. Evi terk eden kocasından sonra Etheline, başarılı bir arkeolog olmuştu. O da yıllarca sevgisiz kalmıştı. Tabii herkesin onaylayacağı gibi sevgi, çiçek gibi açan ve çoğalan bir şeydir. Etheline’in muhasebecisi olan Henry’nin ona evlenme teklifi etmesi, açan ilk çiçektir. Evin hizmetkarı ve Royal’in evdeki muhbiri Pagoda’dır. Pagoda bu evlilik haberini iletince, o sahtekâr avukat, aklını son bir kez daha çalıştırır. Son bir sahtekarlık peşinde olan Royal, bu sefer kanser olduğunu ve öleceğini söyleyerek ailesinin yanına gelir. Amacı aslında, kıskandığı eski eşinden Henry’yi uzak tutmaktır. Bu yalan, Royal’in ilaçlarını ve doktorunu araştıran Henry tarafından gün yüzüne çıkarılıyor. Fakat bu süreçte, evden taşınan yetişkin çocukları daha iyi tanıyoruz. Richie, başarılı bir tenisçidir. İzlediğimiz bir maçında üvey kız kardeşi Margot’u ve onun kocası Raleigh’i seyircilerin arasında görmesiyle, maçtaki performansını kaybettiğini görüyoruz. Bunun sebebini o sahnedeyken anlayamıyoruz. Wes Anderson, bir geciktirmeyle Richie’yi intihara sürüklüyor. Kollarını jiletleyen Richie ölümden dönüyor. Onu intihara sürükleyen sebep, Margot’un, Raleigh’in kendisini aldattığını düşünüp, tuttuğu ajanın sunduğu tüm gözlemlerdir. Tüm ilişkileri ve sigara içtiği ortaya çıkar. Richie’yi ilgilendiren nedir burada? Çocukluk arkadaşı olan Eli Cash ile bir ilişkisi olduğunu öğrenir. Fakat durumu sonradan anlarız ki üvey kız kardeşini korumak değilmiş amacı. Richie çocukluğundan beri Margot’a aşıkmış. Bu aşkı babasına ve Eli’ya anlatması onu iyileştirir. Aslında tek ihtiyacı sevgiymiş. Margot gençliğinden beri bir oyun yazarıdır. Birçok farklı geziye çıkarak farklı ilişkiler ve tuhaf olaylar yaşamıştır. Parmağına gelen bir baltayla parmağının kopması gibi. Çıktığı bu maceralarda gerçek ailesini de bulur. Yaptığı her şey Margot’un bir arayış içinde olduğunu kanıtlar. Bir gün tanıştığı bir nörologla (Raleigh ile) evlenir. Tabii, ilişkilerinin ne kadar iyi olduğu muamma. Margot gününün altı saatini banyoda, küvette televizyon izlerken geçirmektedir. O programın Eli’ın programı olduğunu görürüz. Bu süreçte karakterin sigara içtiğini fark ederiz. Çünkü çocukluğundan beri büyük travmaların içindedir. Sigarayı bırakmaya çalışması, kendine bir özgüven bulduğunun göstergesidir. Bu özgüveni, yeniden kurulan, sevgi dolu bir aileye borçludur. Annesinin düğününe. Tabii, filmin sonunda yine sigara içiyor. Fakat en azından bırakmayı denedi. Sebebi de sevgi. Aslında tek ihtiyacı sevgiymiş. Chas, çok iyi bir finansçıdır ve zekidir. Çalışkan ve başarılı ruhlu bu kardeş kendine bir aile kuruyor. Fakat bir uçak kazasında karısını kaybediyor. Geriye sadece iki oğlu ve bir köpekleri kalıyor. Bu kaza Chas’i derinden yaralıyor. Güvenlik endişesiyle tutuşan bir karakterdir. Ölen karısı Rachel’dan sonra bir sevgi göremediğinden nerdeyse kafayı yemek üzeredir karakter. Hep uzak kaldığı babasının “yalan” hastalığını duyunca, kontrol manyağı olduğu için bir bahaneyle aile evine dönmesine şahit oluyoruz. Diğer iki kardeş odada sakince koltukta oturup babalarını dinlerken Chas ayaktadır ve sürekli sorular sorar. Bu onun gergin olduğunu ve bir kişiyi daha kaybetme korkusunu gösterir. Ne kadar umursamıyor gibi cevap verse de sevgiye ihtiyacı olduğu belli. Tüm korkularıyla yüzleştiği an, babasının kalp krizi geçirirken yanında olmasıdır. Babasını kaybetmesi, onu bir empatiye sokar. Ölmeden önce babasının, ailesinden uzak kaldığı için pişman olduğunu anlamasıdır. Bu yüzden Chas de zamanını değerlendirip anın tadını, sevginin tadını çıkarmayı ister. Aslında tek ihtiyacı sevgiymiş. Royal; saygısız, yalancı bir avukattır. Bu özelliklerini ailesine yansıtması evdeki huzurun bozulmasına da sebep olmuştur. Evi terk etmesi de herkesin yolunu değiştirmiştir. Kendisi de batmış bir avukattır. Hatta o kadar batmıştır ki… Üzerine konulan paraya konmak için yine dolandırma peşindedir. Kendisini öldürmesi için kiralık katil Pagoda’yı kiralar. Royal’i çakıyla bıçaklar. Ödülü ve parayı da alırlar. Sonra Pagoda onu sırtında hastaneye götürünce, güvenini kazanır. Ailesinin yanına işe sokar ve muhbir olarak kullanır. Böylece eski eşinin evlilik haberini alır. Eşinin ona acıması için hastalık yalanını ortaya koyar, fakat Henry bunu çözer. Herkes onu evden kovunca, dışlanınca her şeyi anlar. İyi bir insan haline gelir. Kalacak yeri olmayan Royal otele girer. Parasız olduğunu da fark edince otelde asansörcü olur. Gerçekten pişman olarak ömrünün sonuna kadar asansörcülük yapabilirken, oğlunun intihar haberini alır. Hemen hastaneye gider. Oğlu Richie’nin iyi olduğunu görünce, sevginin ne olduğunu hatırlar. Aslında tek ihtiyacı sevgiymiş. Royal’in karşılaştığı son durum tanıdık gelmiştir herkese. Anlatılan hikâye sanki bir döngü içerisinde. Royal’in söylediği “ölüyorum” yalanı ailesini paniğe sokmuştu. Herkesin içindeki sevgi bir anlık da olsa gün yüzüne çıkmıştı. Richie’nin intihar etmesi, Royal’i tekrar ailesinin yanına götürür. Oğlunun intihar etmesi Wes Anderson’ın, Royal’e tanıdığı ikinci bir şanstır. Gerçekten bir ölümün yaşanacak olması karaktere hayatın, sevginin, ailenin önemini hatırlatır. Her şeyi düzeltmeye, Henry ve eski eşi Etheline’dan özür dileyerek başlar. Yan karakterlerimiz Eli, Henry, Raleigh ve Pagoda ana karakterlerimizin büyük imtihanları ve yol göstericileridir. Eli; ünlü bir yazardır. Elindekini kötüye kullanan, kötü işlere bulaşmış bir arkadaştır. Filmde birçok günahı da temsilen oradadır diyebilirim. Filmdeki en büyük katkısı düzgün bir insan olmamasıdır. Arkadaşlarının ona güvenemeyeceğini son bir kez daha kanıtladıktan sonra. Yine uyuşturucu kullanıp düğün günü binaya arabayla çarpar. O sırada Royal, Chas’in çocuklarını kazadan kurtarır. O an panikle çocuklarının yanına gelen Chas, bunu görür. Royal, oğlunun güvenini kazanır. Eli kötü bir alametin iyiye yol açacağının da bir göstergesidir filmde. Henry, siyahi bir muhasebecidir. İyiliği ve saflığı temsil eder. Bu iyilik, bir sevgiye dönüşerek bir kadına verilen değeri gösterir. Çiçek açan, mutluluk saçan bir kadına dönüştürür Etheline’i. Fakat Royal’in, Henry’yi ezdiği birçok sahne görmüşüzdür. Karakterin siyahi olması Royal için bir sınavdır aslında. Kısakançlığın dışında ona güvenmiyordur. Bu güven çatışmasını bir de Royal’in hastaneye gittiği sahnede görüyoruz. Resepsiyonda Royal’i iki siyahi hemşire karşılar. Hastanede yatan oğlunu görmeye gelen Royal’i, ziyaret saatleri bittiği için içeri almazlar. Royal’in ilk düşüncesi, onların yalan söylediğidir. Ailesi onu istemediği için onu sokmadıklarını düşünür. Henry karakteri, ön yargının bir sınavıdır Royal’e. Daha önceden Royal’in gerçekten pişman olduğu dönüm noktasından bahsetmiştim. Kırılma noktası olan konu, Henry’nin ölen karısının mide kanseri olduğunu söylemesidir. Yine bir ölümün ardından güzel bir hayatın kurulabileceğini gören Royal’e yeni bir umut kurmuştur, Henry. Raleigh başarılı bir nörologdur. Uzun bir zamanını, hastası Dudly ile geçirip üstünde deneyler yapmaktadır. Bir bilim insanı olarak insanları test etmektedir ve o çocuğun halini gördükçe bulgularına hayran kalıyordu. Fakat insanları ruh bilimsel olarak çözümleyemiyordu. Yoksa eşi Margot’u iyi tanıyabilirdi. Aynı zamanda, Raleigh filmde; karşılıksız aşkı, karşılıksız sevgiyi gösteren bir karakter. Margot ondan uzak kalsa da, Raleigh saygın biriydi. Bu filmdeki tüm karakterler arasındaki güvenin nasıl olması gerektiğini göstermektedir. Pagoda, Hintli bir karakterdir. Bu karakterin kötü bir amaç için kullanıldığı ve daha sonra Royal’in güvenini kazandığını görüyoruz. Irkçı bir adamın, Asyalı bir adama güvenmesini nasıl bekleriz? Bekleyemeyiz. İşte burada, Royal’in ırkçılığının bir kanıtı daha var. Filmde apaçık anlatılmasa da bu göstergeler ırkçılığı anlatmaktadır. Fakat sevgi kazanan Royal, Henry ve Etheline’den özür dilediği sırada, onlara Pagoda’yı tekrar işe almaları için yalvarır. Pagoda’nın, film üstündeki etkisi de budur. Filmde birçok iyi gösterge bulunmakta, fakat sadece sevgi ve aile üzerine kurulu olan göstergelerden bahsetmek istedim sizlere. Bunlara ek olarak, Richie’nin çatıdaki şahininden bahsetmek istiyorum. Bu şahinin çatıda kafeste tutulması, Richie’nin Margot’a olan aşkıdır aslında. Onu başarıya ulaştıran şey, içindeki sevginin hırsıdır. Fakat bu sevgi ona zarar verince eve döndüğünde şahini özgür bırakır. Bu da sevdiği insanı, sevdikleriyle özgürce geçirebilmesinin göstergesidir. Filmin sonuna doğru Richie, babasına anlattığı aşkını hatırlayınca, o aşkı tekrar hissedince şahin Mordecai geri döner. Bir ilginç bilgi daha eklemek istiyorum. Richie “bu kuşu saldığımda üzerinde bu kadar beyaz tüy yoktu” der. Bundan bir anlam çıkartmaya çalışınca, yaşlanmanın veya değişen duyguların göstergesidir diyebiliriz. Fakat işin aslı şudur; ilk sahnelerdeki aynı kuş değildir bu. Film çekimleri sırasında ilk kuş, setten çalınmıştır. Yeni bir kuş getirerek, yazarlar yeni bir anlam yüklemeye çalışmışlar. Wes Anderson'ın, bu filmi yazarken gerçekten çok uğraş gösterdiği çok belli. Gerçekten derin hikayelere sahip karakterler yaratmış. Sanki onları bir ömür tanıyor gibi… Desem, haklı çıkarım. Wes Anderson, yaptığı röportajlarda, yarattığı karakterlerin aslında çevresindeki insanlar olduğunu söylemişti. Etheline Tenenbaum karakteri, Wes Anderson’ın annesi Ann Burroughs’tan ilham alınarak yaratılmış. Bu karakter, tıpkı Wes Anderson’ın annesi gibi, boşandıktan sonra arkeolog olmuş. Hatta filmde Etheline Tenenbaum’ın kullandığı gözlükler, Wes Anderson’ın annesinden ödünç alınmış. (filmloverss.com) Filmdeki sağlık personellerinden birini canlandıran Brian Tenenbaum; Wes Anderson, Owen Wilson ve Luke Wilson’ın Texas Üniversitesi’nden yakın arkadaşı. Tenenbaum isminin filmde kullanılma sebebi ise Wes Anderson’ın, arkadaşının soyadını çok sevmiş olması. Hâliyle bu durum sinema tarihinin ikonik ailelerinden birinin yaratılmasına vesile oldu. Ayrıca gerçek hayatta Brian Tenenbaum’un kız kardeşinin adı da Margot Tenenbaum’muş. (filmloverss.com) Tenenbaum Ailesi, usta yazar J.D. Salinger’ın eserlerinde karşımıza çıkan Glass Ailesi ile büyük benzerliklere sahip. Her iki ailede de dahi çocuklar yer alıyor. The Royal Tenenbaums’ta Richie’nin intihar girişimi, Seymour Glass’ın Raise High the Roof Beam, Carpenters and Seymour: An Introduction eserinde yaptıklarıyla büyük benzerlikler taşıyor. Yarı Yahudi, yarı İrlandalı olan Glass Ailesi, Tenenbaum Ailesi’nin evinin yer aldığı Upper Manhattan’da yaşar. Wes Anderson, film için verdiği röportajlarda Salinger’dan etkilendiğini belirtmiştir. (filmloverss.com) Danny Glover’ın canlandırdığı Henry Sherman karakterinin filmdeki görünüşü için Birleşmiş Milletler’in eski genel sekreteri Kofi Annan örnek alınmış. Wes Anderson’a ait olan bu fikir, yönetmenin, Danny Glover’ın şahsi olarak tanıdığı Kofi Annan ile bir Birleşmiş Milletler etkinliğinde tanışmasından sonra ortaya çıkmış. (filmloverss.com) Wes Anderson’ın anlatısına hayran kaldığımız bu yapımında da ağzımız açık kalıyor diyebilirim. Ayrıntılı yazılan senaryoların, yeni bir gerçeklik kurduğu bir doğrudur. Bu başarılı senaryoyu Anderson, eski filmlerinde de başarılı bir şekilde filme alabilmeyi başarmış. Yeni filmleriyle kıyasladığımda sadece görsel tekniklerin eksik olduğunu fark ediyoruz. Ama yenilerine göre hiçbir kusuru yok. Bu başarılı film için Wes Anderson’a teşekkürlerimi iletiyorum. Bu arada Raleigh karakterini canlandıran Bill Murray’ın kafasına takılan bir itfaiyeci şapkasıyla Ghost Busters’daki rolü “Dr. Peter Venkman’a gönderme yapmışlar. :D İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- Victoria Dönemi ve Günümüze Etkileri
İngiliz edebiyatı, ister Shakespeare'i ile ister More'u ile isterse de Dickens'ı ile ne Rönesans'a ne Reform'a ne de Fransız İhtilali'ne ev sahipliği yapmamış olsa bile; belki de dünyada diğer kültürlerden daha fazla dünya edebiyatı ile gelecek yüzyıllara şekil vermiş bir edebiyat tarihine sahip. Tartışmasızdır ki bu tarihin en parlak dönemi ise 19. yüzyılı kapsayan Victoria Dönemi'dir. Özellikle günümüzde, herkesin daha az okuduğu bu dünyada gördüğümüz, izlediğimiz ve dinlediğimiz pek çok sanat eserinde Victoria İngiltere'sinin izlerine rastlayabiliriz. Hadi hep birlikte bu dönemi biraz eşeleyelim ve günümüze nasıl yansıdığına bakalım. ⦁ Kraliçe II. Victoria Dönemi(1837-1901) İngiliz edebiyatının bu dönemi, adını Krallık tarihinin en uzun süre hüküm süren hükümdarı (63 yıl 7 ay) Kraliçe II. Victoria'dan almıştır. Onun yönetimi altında, Büyük Britanya Krallığı, özellikle Sanayi Devrimi'nden sonra en müreffeh dönemlerinden birini yaşadı. Neredeyse tüm işçi sınıfı üyeleri, mesleklerini gönülsüzce, makinelere teslim etti. Bu sayede endüstri patronlarına, daha az maaşla çalışan ve daha az hata yapıp daha az hasara yol açan makineler kalmıştı. Bu da İngiliz fabrikatörlerine, hayal edemeyecekleri türden bir servetin kapısını açmış oldu. Bu durum altında zenginler daha da zenginleşirken fakirlerse iyice yerin dibine battı. Zamanın bu koşulları ise yazarlara, şairlere, denemecilere ve oyun yazarlarına daha Gotik, daha kasvetli bir perspektif ile olayları ele almaları yönünde ilham verdi. ⦁ Zor Zamanlar Bu zor zamanlarda İngilizler, acılarını haykırarak çok uzaklara duyurabilmesi için bazı parlak fikirli insanlara bel bağladılar. Bu mağduriyette gereken rolü üstlenecek nitelikte insanlar, dönemin Britanya Krallığı'nda pek bulunmuyordu. Yine de Charles Dickens bu rolü üstlendi ve ''İnsan için Sanat'' anlayışının öncüsü olarak Victoria Dönemi'ndeki ilk büyük adımı atmış oldu. CHARLES DICKENS Onun eserleri, tüm işçi grubunun ne kadar küçümsendiğini ve günden güne nasıl hayatta kalmaya çalışarak yaşadıklarını; hatta uykuya daldıklarında uyanabileceklerinden bile emin olamadıkları kasvetli bir zamanda yaşamanın ne kadar zor olduğunu gösteriyordu. Tarih ''Onun yönetimi altında, Büyük Britanya Krallığı, özellikle Sanayi Devrimi'nden sonra en müreffeh dönemlerinden birini yaşadı.'' derken tüm bu refahın sadece tarihi figürler ya da diğer bir deyişle SADECE ZENGİNLER VE SOYLULAR İÇİN olduğunu söylemiyordu. Elbette bu koşullar, bilinen yazarların çoğunu, Dickens'ın izinden gitmeye teşvik etti ve söz konusu edebiyat olduğunda uzun, dolu hikaye anlatabilirken; aynı zamanda önemli mesajlar verebilme potansiyeli en yüksek edebiyat türü olan romancılık, Viktorya Dönemi İngiliz edebiyatında ana akım oldu. Bu olurken de şiir, deneme ve tiyatro gibi diğer edebiyat türleri daha arka planda kaldı. Victoria Britanya'sı zenginleri, elbette hiçbir zaman eleştirilmekten hoşlanmadılar; ama onların gözünde, onları eleştiren ve kötüleyen halk sadece, kendilerinden aşağı varlıklardı ve onların sözüne takılmadılar. Sonuçta güç kendilerindeydi ve alt tabakadan birileri, doğrudan kendilerine saygısızlık yapmadığı sürece, kendilerinden hoşnutsuz olduklarını bilmek üst sınıfı hiç rahatsız etmedi. ''Koyunların düşündüğü Aslanlar için endişe teşkil etmez'' -Tywin Lannister (Game of Thrones) Tywin Lannister rolüyle bildiğimiz Charles Dance'in pek çok İngiliz soylusu rolünde oynamış olması ile bu karakterinin bu sözü biraz komik bir tesadüf olmuş. ⦁ Sanat için Sanat Her ne kadar koşullar zorlayıcı olsa da hayat ne kadar kasvetli görünürse görünsün bu zamanlarda bile sanata asla ara verilmemesi gerektiğine inanıp bunu uygulamaya razı bazı romantikler de vardı elbette. Oscar Wilde bu dönemde öne atılıp ''Sanat için Sanat'' düşüncesine öncülük eden parlak zekalı insan oldu. OSCAR WILDE Wilde'ın eserleri sadece ve sadece insanların duyguları içindi. O, politikalarla veya insanların toplum içindeki düzeyleriyle ilgilenmeden icra etti sanatını. Bu sebepten ötürü de kendinde, döneme ayak uydurup önemli mesajlarını romanlar üzerinden verip bir ''Romancı'' olmak zorunda hissetmedi. Bu da ona yazar kimliğinin yanı sıra bir oyun yazarı ve şair olarak tanınma fırsatı da vermiş oldu. Onun, Sanat için Sanat düşüncesi onu, iki yeni Edebi Hareketin de yüzü haline getirecekti: Estetik Hareketi ve Dekadan Hareketi. Burada özellikle Estetik Hareketi'nde, estetikliği her faktörün önüne koyarak edebiyata farklı bir boyut kazandırmayı hedefledi ve bu hareketin devamında Victoria Dönemi sanatçıları, bu düşünceden faydalanarak eserlerine resimler kattılar. Bu yaptıkları, dillerindeki Gotik atmosferi daha belirgin bir şekilde okura ifade etmelerinde önemli bir rol oynadı. Tarih onu Wilde'ı Nükteleri ile Ciddi Olmanın Önemi adlı oyunuyla ve Dorian Gray'in Resmi isimli romanı ile tanıdı. Tarih onu ayrıca ''Tarihin ilk ünlü davası'' olan, homoseksüel kişiliği için ona açılan ''Büyük Ahlaksızlık'' davasındaki yargı sürecinde suçlu bulunmasıyla ve akabindeki mahkumiyet süreci ardından da 46 yaşında menenjit sebebiyle gelen erken ölümüyle tanıdı. ⦁ Bu Dönemde Hikaye Anlatmanın Zorluğu Bu dönemde maalesef Britanya'da cahiliye, zirveyi görmüştü. Alt tabakadan olanlar zaten okula gidebilecek veya herhangi bir müfredat dışı kaynaktan kendilerini eğitebilecek paraya sahip değildi. Gördükleri tek eğitim ise bir soylunun huzurunda nasıl davranılacağıydı. Zenginlerin eğitimleri ise daha iyi değildi kesinlikle. Zengin beylerin gördüğü örgün eğitim sadece okuma, yazma, konuşma ve resmi ortamlarda nasıl davranılacağı üzerineydi. Bunun haricinde gördükleri tek diğer eğitim dalı ise avlanma üzerineydi. Soylu hanımların ise ki kendilerine ''Leydi'' denirdi, gördükleri eğitim yine sadece okuma, yazma, konuşma ve resmi ortamlarda nasıl davranılıp ne giyileceği üzerineydi. Bu durumu günümüze tercüme etmek gerekirse, basitçe; fakirlere nasıl iyi köle olunacağının, zengin beylere nasıl ufak çaplı bir hükümdar olacaklarının ve sevimli leydilere ise birisi onları kendine gelin olarak almaya layık görünceye dek nasıl uslu davranacaklarının eğitimi veriliyordu. Kadınlara yapılan ayrım aynı zamanda kadınların nasıl giyindiğini ve dışarıdan nasıl göründüğünü de etkiliyordu. Ünlü Victoria Korsesi tüm soylu kadınların elbiselerinde olması zorunlu bir öğeydi. Korsenin tüm amacı leydilerin bellerini mümkün oldukça küçük gösterip göğsü olabildiğince büyük göstermekti ve elbette elbiselerin dekoltesi buna göre ayarlanıyordu. Son olarak, sadece kadınların hizmetçi olması ve günlük hayatta kadınlar için ''bedmaid'' yani ''yatak hizmetçisi'' ifadesinin kullanılması ise onların nasıl birer obje haline getirildiğini gösteren son somut parçaydı. Günümüzde tüm erkek ve kadınlar kendi istek ve estetik anlayışları doğrultusunda istediği döneme ait elbiseleri giymekte özgürler elbette. Sadece, zorunlu olarak erkeklerin sürekli takım elbise, kadınlarınsa içine girerken bile zorlandıkları ve dönem bazında bazı cinsel durumlara hizmet etmeleri için zorlandıkları elbiseler giymeleri bir sonraki paragrafın düşünce ve önemini etkilediğinden ve o düşünceyi benim gibi anlayabilmenizi istediğimden bu konuyu bu kadar uzattım. Elbette kadınlar da kendilerine biçilmiş bu kılıf içinde tıkalı kalıp başka hiçbir şey olmamayı istemiyorlardı ve pek çok kadın, kendi hikayelerini edebi eserler halinde halkla paylaşmak istiyordu; ama biliyorlardı ki bir kadının piyasaya bir edebi eser sürmesi o dönemin Britanya halkı tarafından sadece bir şaka olarak görülüyordu. Bu durumun farkında olan, Britanya'nın kadın edebiyatçıları çareyi kendilerine erkek isimleri olan mahlaslar vermekte buldular. Mary Anne Evans - George Eliot Marry Anne Evans, bir diğer adıyla George Eliot bu akımın en ünlü yazarıydı. O, halkın ön yargılarından haberdar biri olarak, kendi adıyla şan ve şöhreti istemeyip; kendi bilgi ve fikirleri halkın içinde daha da fazla kişiye ulaşsın diye kadın kimliğinden vazgeçip George Eliot mahlasıyla Victoria Dönemi'nde edebiyata damga vuranlardan biri oldu. Elbette Mary Anne Evans bu dönemdeki tek kadın yazar değildi. Brontë Kız Kardeşler Brontë kız kardeşler de yazarlıklarıyla Victoria Dönemi'nde İngiliz edebiyatına yön veren isimlerdendi. Anne, Charlotte ve Emily Brontë, hepsi Realist ve Romantik anlayışla pek çok kurgu ve kurgu olmayan roman yazdılar. Onlar ise mahlaslarında Acton, Currer ve Ellis Bell erkek kardeşler oldular. Bazı Bilinen Victoria Dönemi Romanları: ⦁ Sybil - Benjamin Disraeli'den (1845) ⦁ Jane Eyre - Charlotte Brontë'den (1847) ⦁ Uğultulu Tepeler - Emily Brontë'den (1847) ⦁ Wildfell Konağı Kiracısı - Anne Brontë'den (1848) ⦁ David Copperfield - Charles Dickens (1849) ⦁ Ortak Arkadaşımız - Charles Dickens (1865) ⦁ Büyük Beklentiler - Charles Dickens (1861 ⦁ Oliver Twist - Charles Dickens (1837) ⦁ A Cristhmas Carol - Charles Dickens (1843) ⦁ İki Şehrin Hikayesi - Charles Dickens (1859) ⦁ Kuzey ve Güney - Elizabeth Gaskell (1854) ⦁ Bayan Seacole'un Pek Çok Diyardaki Muhteşem Maceraları - Mary Seacole'den (1857) ⦁ Beyazlı Kadın - Wilkie Collins (1859) ⦁ Alice Harikalar Diyarında - Lewis Carroll (1865) ⦁ Middlemarch - George Eliot'dan (1872) ⦁ Daniel Deronda - George Eliot'dan (1876) ⦁ Sherlock Holmes Külliyatı - Sir Arthur Conan Doyle'dan (baş. 1887) ⦁ Teknedeki Üç Adam - Jerome K Jerome'dan (1889) ⦁ d'Urbervilles'li Tess - Thomas Hardy'den (1891) ⦁ Dorian Gray'in Resmi - Oscar Wilde'dan (1891) ⦁ Leydi Windermere'in Yelpazesi - Oscar Wilde'dan (1892) ⦁ Kimsenin Günlüğü - George ve Weedon Grossmith'den (1892) ⦁ Zaman Makinesi - HG Wells'den (1895) ⦁ Görünmez Adam - HG Wells'den (1897) ⦁ Dracula - Bram Stoker'dan (1897) Buradaki birçok büyük külliyatın günümüz toplumu üzerinde de ciddi etkileri olduğuna dikkat çekerim. Dracula, Alice Harikalar Diyarında ve Sherlock Holmes gibi markalar, bildiğiniz üzere gelecekte uyarlamaları yapılması için büyük stüdyolara satıldı ve hala ciddi hayran kitlelerine sahipler. Bazı Bilinen Victoria Dönemi Roman Yazarları: ⦁ Charles Dickens ⦁ William Makepeace Thackeray ⦁ Üç Brontë Kız Kardeşler ⦁ George Eliot ⦁ Thomas Hardy ⦁ Joseph Rudyard Kipling ⦁ Sir Arthur Conan Doyle ⦁ Thomas Hardy ⦁ Oscar Wilde ⦁ HG Wells Bugün bu yazarların yaratabilecekleri etki, yaşadıkları dönemdekine kıyasla inanılmaz ölçülerde artış gösterdi. Aynı zamanda bu yazarların eserlerinin bazı orijinal fikirlere sahip olduğunu da asla unutmayın. 19. yüzyıl Britanya'sındaki gibi kasvetli bir ortama rağmen yüzyıllara meydan okuyacak fikirler üretmek ve eninde sonunda daha az okuyan jenerasyonlara karşı bile farklı mecralarda merak yaratabilecek işler çıkarabilmekteki ileri görüşlülük seviyesini kendi zihninizde tartın isterim. ⦁ Victoria Döneminde Bilimsel Edebiyat Victoria Dönemi'nde nicel anlamda bilinen pek bir bilimsel edebiyata yön vermiş eser yok, ama elbette sadece bu döneme değil ilk gün yüzüne çıktığı andan itibaren Dünya bilimine yön vermiş olan Charles Darwin'in Türlerin Kökeni eseri var. Elbette hepimiz biliyoruz ki Darwin bu eserinde insanoğlunun nasıl akıllı olmayan diğer türlerden evrimleştiği teorisini anlatıyor. Bugüne dek hala uzmanlar ve o kadar da uzman olmayanlar tarafından tartışılan bir konu ve bu teori üzerinde araştırmalar devam etmekte. Burada anlattığımın konuyla pek ilgisi yok ama genel olarak bu yüzyılda sınıflaşma gibi bazı kamu sorunları çok ön plandayken Darwin'in birden çıkıp insanlığın seyrini değiştiren biri olması sadece takdir etmeye değer gördüğüm bir olay. ⦁ Bugünün Toplumuna ve Sinemasına Olan Etkisi Her şeyden önce şu anlaşılsın istiyorum ayrıca. 20. yüzyılın başlaması ile salgın hastalıkların, dünya savaşlarının ve ekonomik buhranların dünyanın kültürel gelişimine 50-60 yıllık koyacağı ambargo öncesi kültürel olarak son aktif dönem Victoria Dönemi. Avrupa'da savaşla baş etmeye çalışan Britanya'nın kültürel olarak ileri atılması pek olası olamazdı ve ABD bu fırsattan istifade ederek popüler kültürün bir numaralı yerleşkesi oldu. Bu sebeple 20. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan en büyük külliyatlar (MARVEL, DC, STAR WARS vb.) hep Amerikan kökenlidir. İngilizlerin iki istisnası (007 ve LoTR külliyatları) hariç. Ondan önce Drakula, Alice Harikalar Diyarında ve Sherlock Holmes gibi külliyatların da çıkış dönemi olduğu için ise ayriyeten büyük etkilere sahip bu dönem. Bugün genç bir yazar, bir vampir hikayesi kaleme almak istese veya beyaz perdede bu hikayeyi denemek istese eleştirmenler önce Dracula ile kıyaslayacak onun hikayesini. Aynı durum dedektiflik ve Sherlock Holmes için de geçerli elbette. Victoria Dönemi'nin bugüne olan etkisini alt başlıklara bölerek bu dönemdeki insanların nasıl psikolojiler içerisinde bulunduğunu edebiyatçılar üzerinden anlatmaya çalıştım, şimdi işin sinema boyutuna geçiyorum (evet biraz geç oldu ama bu yazım zaten biraz belli bir kitleye hitap eden bir yazı oldu ve eğer siz o kitleden değilseniz özür diliyorum). Bugün neredeyse her Sinema ve TV eserinde Victoria Dönemi'nden esintilerle karşılaşmak mümkün elbette. Bu dönemin hikaye yazarlığının geleceği için bazı kuvvetli temeller atmış olmasının etkisi büyük. Sonuçta dünyaya realist bakış açısını kazandırdı bu dönem, ancak benim söz ettiğim bu değil. Benim söz ettiğim Victoria Dönemi'ni tema olarak kullanan yapımlar. Örneğin Sherlock Holmes gibi bu dönemde türetilmiş yapımlardan tutun Harry Potter ile Wizarding World'e kadar, Harry Potter'dan tutun veya Polonya çıkışlı The Witcher'a kadar her dönemden ve dünyanın herhangi bir yerinden gelen yapımlarda hiçbir şey görmesek bile Victoria usulü mimari veya elbise görüyoruz. Bunları görmediğimiz başka yapımlarda bu dönemin Gotik anlatışına rastlıyoruz. Estetik anlamda eksiklik hissetmiş her yapımın yapımcısı estetikteki açığını Victoria temasıyla kapatıyor adeta. Peki bu kötü mü? Kesinlikle değil. Eminim Victoria temasına bugün herhangi bir popüler kültür öğesinde rastladığında bıkkınlık geçirenimiz de vardır ancak hala bu sıklıkta Victoria temalı bir şeylerle karşılaşıyorsak bıkkınlık geçiren arkadaşların azınlıkta olduğunu söylemeliyiz. Bu tema sadece bir tema değil, adeta bir standart haline gelmiş durumda ve az önce dünyaya Realist bakış açısını kazandırdı ve hikaye yazarlığına ciddi temeller attı diyorduysam da yazarlıkla ilgili olmayan bir başka konuda da atmış olduğu çok ciddi bir temel var bu dönemin ve bunun büyüklüğünü idrak etmekte zorlanıyorum. Bir dünya yazı yazdım size açıklamak için, ama hala yeterince açıklayabilmişim gibi gelmiyor. O yüzden zamanında bu kadar zamana meydan okuyabilecek edebi şaheserler çıkardıkları için ve bize bu dönemin estetik mimarlık ve güzel moda anlayışını ayriyeten de realist hikaye anlatış şeklini ve şahsen benim izlemeyi tercih ettiğim kasvetli atmosferli yapımlarda imzaları olduğu için bu dönemin edebiyat insanlarına minnet duyuyorum. ⦁ Kapanış Yine de çoğu zaman bir yazar Victoria İngiltere'sinde geçen sinematografik bir yapım hazırlamaya başladığında önce çakma karanlık bir filtre atıp yapımı ''Realist'' hale getirip odak noktasını dönemin yakışıklı lordları veya güzel leydileri olarak belirliyor. Elbette dönemin elbiseleri veya mimarisi ile süslendiğinde bu hikayeler göze hoş görünebilir ama o dönemde yaşayıp bu düzenin acısını çekenleri unutmamak lazım. Onları unutmak burada andığımız edebiyatçıların uğraşlarına ihanettir. Gelecekte bir zamanda Victoria edebiyatından bir uyarlama izliyor olursanız o külliyatın yazarına minnettar olmayı unutmayın, Britanya insanına daha iyi ulaşabilmek için kendini erkek gibi gösteren edebiyatçı kadınları da unutmayın ve en önemlisi herkesin eşit hakları olsun diye zorluklara karşı gelenleri unutmayın. Okuduğunuz için teşekkür ederim.
- Kar ve Beni Sevenler Listesi
Sinema filmlerini vizyonda oldukları, festivallerde boy gösterdikleri, konuşuldukları dönemde izlemenin ayrı bir lezzeti olabilir. Sanat eserleri hakkında süregelen tartışmalara katıldığımızda bir parçası olduğumuz kollektif zeka bize, eserlere dair göremediğimiz tatları sunabilir. Gelgelelim konu sinema olunca birkaç istisna yönetmen dışında filmleri hep geriden takip edenlerdenim. Geçtiğimiz hafta tesadüfen izlediğim 2018 yapımı “Kar” filmi bende, keşke daha önce keşfetmiş olsaydım duygusunu uyandırdı. Emre Erdoğdu’nun yazdığı ve yönettiği film kendisinin ilk uzun metraj filmi. Başrollerinde Hazar Ergüçlü gibi tanıdık bir isim var. Ancak bu filmde Ozan Uygun ile birlikte ilk kez izlediğim Halil Babür’ün performansı özellikle izleyicisine ayrı bir keyif veriyor. Filmde birbirlerinin varlıklarından bile habersiz, geç tanışan ve bambaşka hayatlar yaşayan, lise çağındaki iki üvey kardeşin yollarının kesişmesiyle birbirlerine şans tanımalarının hikayesini izliyoruz. Bu hikayede özellikle sonu itibariyle yönetmenin hayata dair oldukça karamsar bir bakış açısı yansıttığını söylemek mümkün. Bu filmde Antalya’nın “arka sokakları”nda bir grup ötekinin aykırı yaşamını izlemenin çarpıcılığı dikkat çekiyor. Yönetmenin; kentin ve gençlerinin bir bölümünün görünenin ötesindeki yüzünü yansıtma biçimi ve gerçekçiliği kayda değer. Lise yıllarımda orada okuduğum için belki de kentin vitrinlerinin ötesini biliyor olmam bende bu kanaatin oluşmasında etkili oldu. Emre Erdoğdu’nun ilk filmini dikkate değer bulunca, hemen ikinci filmi “Beni Sevenler Listesi”ni de izlemeye koyuldum. Filmin 40. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödülünü aldığını da not düşelim. İlk filmde olduğu gibi bu yapımda da uyuşturucu teması oldukça merkezi bir yerde duruyor. Ancak bu kez banliyöleri değil sanat çevrelerini izliyoruz. Filmde ünlülerin uyuşturucu tedarikçisi Yılmaz gerçekten sevilmek ile insanlar için kullanışlı olmak arasındaki ayrımı hissetmeye başladıkça, bu denklemin içinde boğuluyor. Sevilme arzusunun da insanlar için güçlü bir uyuşturucu olabileceğini izliyoruz belki de. Bu filmde yönetmenin sinema anlayışının ilkine oranla daha da olgunlaştığını görüyoruz. Üslup ve anlatı, izleyicisine oldukça yüksek bir seyir zevki sunuyor. Yalnızca, yönetmenin cesur bir tercihle filmi 4:3 formatta siyah beyaz olarak sunmasını; filmdeki ortamların renkli atmosferiyle birlikte düşününce eleştiriye açık bir tercih olarak değerlendirdim. “Kar”da tanıştığımız Halil Babür ise başrolde unutulmaz bir performansa imza atıyor. Meriç Kılınç
- 42. İstanbul Film Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu
Bu yıl 42’ncisi düzenlenen İstanbul Film Festivali’ndeki en iyi filme verilen Altın Lale Ulusal Yarışma Ödülü’nü, Ayşe Polat’ın yazıp yönettiği “Kör Noktada” filmi kazandı. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından bu yıl 42’ncisi düzenlenen İstanbul Film Festivali, dün geceki ödül töreni ve bugünkü ek gösterimlerin ardından sona erdi. Festivalin ödül töreni, Soho House İstanbul’da gerçekleştirildi. Törende Uluslararası ve Ulusal Altın Lale ödüllerinin yanı sıra, Ulusal Yarışma En İyi Yönetmen, Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu, En İyi Sanat Yönetmeni ve En İyi Özgün Müzik ödüllerinin de kazananları açıklandı. Ödül töreninde ayrıca Ulusal Belgesel Yarışması, Ulusal Kısa Film Yarışması ödülleri, Genç Usta Ödülü, Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü ve Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu (FIPRESCI) Ödülleri takdim edildi. İKSV eski yönetim kurulu başkanı ve İstanbul Film Festivali kurucularından Şakir Eczacıbaşı anısına verilen Uluslararası Altın Lale Ödülü için bu yıl “sinemaya yeni bakışlar” temasını izleyen 10 film yarışırken, Ulusal Yarışmada ‘En İyi Film’e verilen Altın Lale Ödülü için yapımı 2022- 2023 sezonunda tamamlanan 11 film yarıştı. İşte 42. İstanbul Film Festivali Ödülleri: ULUSLARARASI YARIŞMA Altın Lale En İyi Film (Şakir Eczacıbaşı Anısına) Üçüncü Dünya Savaşı / Jang-e jahani sevom / World War III Yönetmen: Houman Seyyedi Jüri Özel Ödülü Pamfir Yönetmen: Dmytro Sukholytkyy-Sobchuk Mansiyon Atlantic Bar Yönetmen: Fanny Molins Genç Usta Ödülü Güvenli Bir Yer / Sígurno mjesto / Safe Place Yönetmen: Juraj Lerotić ULUSAL YARIŞMA Altın Lale En İyi Film Kör Noktada / Im Toten Winkel / In the Blind Spot Yönetmen: Ayşe Polat Kariyo & Ababay Vakfı Jüri Özel Ödülü (Onat Kutlar anısına) Cam Perde / Glass Curtain Yönetmen: Fikret Reyhan En İyi Yönetmen Belmin Söylemez (Ayna Ayna / Mirror Mirror) En İyi Senaryo Ayşe Polat (Kör Noktada / Im Toten Winkel / In the Blind Spot) En İyi Erkek Oyuncu Alper Çankaya (Cam Perde / Glass Curtain) En İyi Kadın Oyuncu Manolya Maya, Şenay Aydın, Laçin Ceylan (Ayna Ayna / Mirror Mirror) En İyi Görüntü Yönetmeni Barış Aygen (Bir Tutam Karanfil / Cloves & Carnations) En İyi Özgün Müzik Kazuya Nagaya, Sound Walk Collective (Iguana Tokyo) En İyi Kurgu Serhad Mutlu, Jörg Volkmar (Kör Noktada / Im Toten Winkel / In the Blind Spot) En İyi Sanat Yönetmeni Meral Efe Yurtseven, Emre Yurtseven (Iguana Tokyo) Mansiyon Sanki Her Şey Biraz Felaket / Almost Entirely a Slight Disaster – Umut Subaşı ULUSAL KISA FİLM YARIŞMASI En İyi Kısa Film Adres / Navnîşan / The Address Yönetmen: Aram Dildar Mansiyon Suriyeli Kozmonot / The Syrian Cosmonaut Yönetmen: Charles Emir Richards Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü Bars / Tulliana Yönetmen: Orçun Köksal ULUSAL BELGESEL YARIŞMASI En İyi Belgesel Boşlukta / Drifting Yönetmen: Somnur Vardar Mansiyon Düet / Duet Yönetmen: İdil Akkuş, Ekin İlkbağ FIPRESCI ÖDÜLLERİ Uluslararası Yarışma Sıradaki Kız / Da-Eum-So-Hee / Next Sohee Yönetmen: Jung July Ulusal Yarışma Kör Noktada / Im Toten Winkel / In the Blind Spot Yönetmen: Ayşe Polat
- Vücut
Mustafa Nuri yönetmenliğinde, 2011 yapımı filmde, Hatice Aslan'ın efsanevi oyunculuğunu izliyoruz. Hem çok yetenekli hem de aşırı güzel olmamakla beraber çok kendine özgü ve doğal bir çekiciliği var. En Son Babalar Duyar dizisindeki şapşik halini de akla getirirsek, kadının her türlü role mükemmel uyum sağladığını söyleyebiliriz; Şener Şen gibi, yerine göre Namuslu, yerine göre Eşkıya. Burada, Üç Maymun'daki rolünü hatırlattı bana. Hatice Aslan dışındaki oyunculukların da hakkını vermek gerek diye düşünüyorum. Cengiz Bozkurt’tan, Leyla ile Mecnun deformasyonum nedeniyle sanki bir miktar Erdal Bakkal havası sezsem de yılışık ve ırz düşmanı seks taciri rolüne cuk oturmuş. Yakışıklı başrolün oyunculuğuna da diyecek yok; serseri ama altın kalpli aptal aşık rolüne çok yakışmış. Kadından sıkılıp, hayatın olağan akışı doğrultusunda kadını yüzüstü bırakacağını düşünmüştüm ama beni utandırdı, delikanlı çocukmuş. Tombul annenin oyunculuğunu da es geçmemek gerekir; yeme krizi sahnesinde bir ara akan sümüğüyle Serenay Sarıkaya’ya selam çaktı diyebiliriz. Oyunculuklar ve kurgu bu kadar iyiyken neden bu kadar çok, kör göze parmak sahne vardı anlaşılır gibi değil. Tombul anneye, kocasının tam olarak ne gibi bir kötülük yaptığı asla anlaşılmıyor, kadının tepkisi abes kalıyordu; kendi hayal gücümüzle tamamlamaya çalışsak sahne asla hakkını veremiyordu. Sahne hakkını verse, o kapı, sürekli evdeki çocuk gelip de izlesin diye mi açık bırakılıyordu? Üzgün kaslı çocuğu, durup dururken kalp krizinden öldürmeye gerek var mıydı cidden; hangi yolun yolcusu olduğunu anlayabilmiştik zaten? Ablanın evindeki akşam yemeği sahnesinde kocasıyla bir anda kavga etmeye başlaması; kardeşini kıskanan ablanın, aynanın karşısına geçip geçip süslenmesi falan. Acaba yönetmenler, biz izleyicileri bazen çok mu hafife alıyorlar, anlayamayız mı sanıyorlar? Filmin hastane sahnesi, aklıma kazınan bir anımı hatırlattı. Bir gece acilde yatarken, açık saçık kıyafetli, muhtemelen seks işçisi genç bir kız sinir krizi geçirir halde acile geldi. Kızı benim beklediğim yatağın yanına yatırdılar ve doktor geldi. Doktor, kıza, içki içiyor musun, sigara kullanıyor musun, ilaç kullanıyor musun, şeklinde ard arda sorular sordu; kız hepsine hayır dedi. Peki uyuşturucu kullanıyor musun diye sordu; kız şak diye, evet dedi. Bir süre sonra da baştan ayağa örtülü, gariban bir teyze geldi kızın yanına, annesiymiş. Kız ağlaya ağlaya annesinden uyuşturucu istedi, annesi tamam dedi; sonra birbirlerine sarılarak gittiler. Zaten o gün bu gündür içime dert olan bir hikayeydi, filmin son sahnesinde gözümde yeniden canlandı; sanırım artık asla unutamam. İnsanların ne kadar büyük dertleri var, keşke kimseyi yargılamasak.
- Art House Filmlerin Sıkıcı mı Olması Gerekir?
Art house filmler, ana akım filmlere göre daha zengin ve çeşitli bir deneyim sunarlar. Bu tür filmler, sinema sanatının farklı ve yenilikçi yönlerini keşfetmeye ve deneysel teknikler kullanarak hikayeler anlatmaya odaklanır. Sıkıcı olup olmamaları, her zaman izleyicinin bakış açısına ve kişisel tercihlerine bağlıdır. Art house filmleri, sıradan hikayelerin ötesine geçer ve genellikle daha derin ve karmaşık konuları ele alır. Karakter gelişimi ve duygusal katmanlar, bu tür filmlerde daha ön plandadır ve bu da bazı izleyiciler için sıkıcı olarak algılanabilir. Öte yandan, bu filmler, seyirciye daha zengin bir içerik ve daha doyurucu bir sinema deneyimi sunar. Bu tarz filmlerin, sıkıcı olup olmadığına karar vermek, izleyicinin beklentilerine ve sinemadan aradığı deneyime bağlıdır. Bazı izleyiciler, hızlı tempolu, aksiyon dolu ve görsel efektlerle süslenmiş filmlerden hoşlanırken; diğerleri daha yavaş, düşündürücü ve derinlemesine karakter analizi sunan filmleri tercih edebilir. Art house filmleri, çoğunlukla ikinci kategoriye girer ve bu nedenle bazı izleyiciler için sıkıcı gelebilir. Ancak, art house filmleri de kendi içinde büyük bir çeşitlilik sunar ve her türden izleyici için uygun seçenekler bulunabilir. Farklı yönetmenlerin, senaristlerin ve oyuncuların katkılarıyla, art house filmleri, düşündürücü ve etkileyici deneyimler yaşatmaya devam eder. Bu tür filmlere açık bir zihinle yaklaşarak ve onları değerlendirmeye çalışarak, sinema dünyasının zengin ve çeşitli yönlerini keşfedebilirsiniz. Bu tarzda bir filmde, izleyici kendini farklı düşünce tarzlarına ve sanatsal ifade biçimlerine açmalıdır. Bu şekilde, filmden alınacak deneyim daha katmanlı olur. Sonuç olarak, art house filmleri herkese hitap etmeyebilir ve bazı izleyiciler için sıkıcı olabilir. Ancak bu, filmler sinema dünyasının daha özgün ve deneysel yönlerini temsil eder ve farklı türlerdeki filmlere değer vermek, sinema sanatının çeşitliliğini ve zenginliğini daha iyi anlamaya yardımcı olur. Tarih boyunca önemli kabul edilen bazı art house filmleri: Persona (1966) - İsveçli yönetmen Ingmar Bergman'ın yapıtıdır. Film, iki kadının psikolojik ve duygusal ilişkisini anlatır ve sinematografisi ve simgesel anlatımıyla ünlüdür. 8½ (1963) - İtalyan yönetmen Federico Fellini'nin otobiyografik bir filmidir. Film, yaratıcı kriz yaşayan bir yönetmenin hayatını ve zihnini keşfeder. La Jetée (1962) - Chris Marker'ın yönettiği bu Fransız bilim kurgu filmi, sıradışı fotoğraf romanı tarzında çekilmiştir ve zaman yolculuğu konusunu ele alır. Mulholland Drive (2001) - David Lynch'in yönettiği bu gizemli ve sembolik film, Los Angeles'ta geçen iki kadının karmaşık hikayesini anlatır. In the Mood for Love (2000) - Wong Kar-wai'nin yönettiği bu Hong Kong yapımı film, 1960'ların Hong Kong'unda geçen, yasak aşkı konu alan güçlü bir hikaye sunar. The 400 Blows (1959) - François Truffaut'un yönettiği bu Fransız filmi, Fransız Yeni Dalga sinemasının öncülerinden biri olarak kabul edilir ve genç bir çocuğun hikayesini anlatır. Andrei Rublev (1966) - Rus yönetmen Andrei Tarkovsky'nin bu epik filmi, 15. yüzyıl Rus ikon ressamı Andrei Rublev'in hayatını ve sanatsal arayışlarını konu alır. Stalker (1979) - Yine Andrei Tarkovsky'nin başyapıtlarından biri olan bu film, bilim kurgu ve felsefi unsurları harmanlayarak, insanın doğayla ve kendiyle olan ilişkisini sorgular. Breathless (1960) - Jean-Luc Godard'ın bu Fransız filmi, Yeni Dalga hareketinin en önemli yapıtlarından biridir ve Amerikan gangster filmlerine göndermeler içerir. Eraserhead (1977) - David Lynch'in bu kült korku filmi, sürrealist ve rahatsız edici görüntülerle doludur ve yönetmenin özgün sinematografik tarzını gösterir. Bu liste, dünya sinemasındaki sayısız önemli art house filminin sadece küçük bir bölümünü temsil etmektedir.
- Baradaran-e Leila/Leyla'nın Kardeşleri
Bencil ve beceriksiz bir anne baba elinde, hayatları olağanlaşmış bir seyirde yitip giden kardeşler görüyoruz. Leyla ve kardeşleri Alireza, Manouchehr, Parviz ve Farhad’ın berbat hayatlarındaki çırpınışlarını izletiyor bize Saeed Roustayi 2022 yapımı bu filminde. Filmin ilk yarısı, bir miktar sıkıcı diyebileceğim tandansta ilerliyor; sonrasında içine yavaş yavaş alıyor, bakıyoruz ki meğer sıra dışı bir filmle karşı karşıyaymışız. Hukukçular, düğünde takılan altınlar kime aittir tartışması yapadursun; biz, değme hakimlere kalem kaybettirecek bir düğün takısı vakası görüyoruz, üstelik olayda, gelin ve damadın esamesi okunmuyor. Hemen hemen herkesin ailesinde vardır böyle bir dayı, amca, kuzen; baba İsmail’e benzer ceberut bir karaktere hepimiz aşina sayılırız. Ama elbette bu karakter, baba olunca doğrudan, ailenin seyrini değiştiriyor. Çakı gibi adamların neden düzgün bir iş tutturup, çalışmadıklarını sorgulamayı bırakıp; karaktersiz, bencil ve huysuz, kardeşlerden Farhad’ın tabiriyle, asla çocuk sahibi olmaması gereken bir baba olunca kızgınlığımız direkt ona yöneliyor. Ama baba İsmail de o kadar biçare görünüyor ve ondan o kadar zavallıca bahsediliyor ki ona da kızgınlığımızın sabit kalabilmesi için, kendimize sürekli, onun mutfak lavabosuna hacetini gideren bir müptezel olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Ortada anne de yok üstelik. Böyle bir babaya âşık olup hamile kalarak evlenmiş, neredeyse kocişim diye dolanacak kadar safsalak bir anne figürü görüyoruz ki çocukların bu sefilliği de zaten anca böyle bir anne baba kombinasyonunda oluşabilirdi. Babaya olan kızgınlığı, asla taviz vermeyen sabit bir kararlılığa dönüştürebilmiş tek karakter Leyla. Bu yüzden, filmin ana karakteri olabilmiş zaten; ülkesinde ve ailesinde hiçbir vasfı olmamasına, hele hele evlenip çocuk da yapmayarak tamamen sıfıra dönüşmüş olmasına rağmen. En büyük çabayı, Leyla’dan görüyoruz; koca koca adamlara, kardeşlerim diye sarılıyor, onlar adına düşünüyor, karar veriyor; attığı her adım ince ince işlenmiş. Adeta bir demir leydi. Hatta, babanın zavallı görünümüne, düğünde gördüğü saygıyla mutluluktan kelebek gibi uçuşmasına bizler de ailenin diğer karakterleri gibi öyle kanıyoruz ki Leyla’nın acımasız kararlılığına öfkeleniyoruz; ne kadar merhametsiz bir kadın, taş kalpli diyoruz. Halbuki Leyla yerden göğe kadar haklı, baba buz gibi bencil bir asalak. Filmin altın dokunuşu, Alireza ve Leyla’nın diyalogları, özellikle terasta sigara içtikleri sahneydi. Leyla’nın “Nasıl bu kadar dibe vurabildiğimizi hala anlamıyorum. Çocukken hayal ettiğim gelecek hiç de böyle değildi” cümlelerine karşılık; Alireza’nın verdiği “Büyümenin, hayallerinden; yavaşça ama emin adımlarla vazgeçmek demek olduğunu öğrendim” cevabına hangimizin yüreği burkulmadı ki? Son beş yılda Türkiye’de yaşamayan birisi için doların, dakikalar içinde ve sürekli yükselip sonu olmayan bir arş-ı âlâya çıkması fikri ne kadar abes. Halbuki bizler, Leyla’nın kardeşlerinin panik kusmalarıyla yaşadığı, dolar yine yükselişe geçti!, krizlerine ne kadar da aşinayız. Hele hele bu krizler esnasında ya da sonrasında hangimiz, kendi ülkesinin fakiri olup, bizim diyarımızda, bizim yanına yaklaşamayacağımız ultra lüks tatiller yaşayanlara, filmdeki kardeşler gibi, ağzımız açık ve küskün bakmadık ki? Gökçe Serim -------- Gurur'un Notu: Sevgili Gökçe'nin, film üzerine muazzam ve akıcı değerlendirmesi üzerine yazılacak önemli bir şey yok. Ancak, bu film üzerine, daha önce yazıp, talihsiz bir nedenden yok olan kendi değerlendirmelerimi de ekleme teklifi yine Gökçe'den geldiği için yazmak istedim. Zaafların Kaynağı: Doğuştan mı, Yetiştirilmeden mi? Filmdeki kardeşlerin genel çatışması, bazı insani zaafların üzerine kurgulanmıştır. Zaafların kaynakları, farklı parametrelere bağlı olarak ve genellikle, birden fazla faktörün etkileşimi ile ortaya çıkar. Genetik ve biyolojik faktörlerin yanında, kültürel ve yetiştirilme tarzı gibi diğer faktörler de kişilerin zaaflarını belirleyebilir. Örneğin, bazı insanlar genetik olarak bağımlılığa daha yatkın olabilir veya belirli zorluklara karşı daha az dayanıklı olabilirler. Zaaflar, bireylerin kişilik özellikleri ve psikolojik yapılarından da kaynaklanabilir. Özgüven eksikliği, düşük öz saygı, kaygı, mükemmeliyetçilik ve başkalarının beğenisini elde etme ihtiyacı gibi faktörler, zaafların ortaya çıkmasına neden olabilir. Filmdeki baba karakterinin, mesleki yetkinliğinden veya ailedeki konumundan duyulacak anlatısı olmaması, özgüven kazanmak ve kendi aşireti üzerinde söz sahibi olmak için, irrasyonel bir şekilde hareket etmesine; çocuklarıyla olan ilişkilerindeki problemleri daha da pekiştirmesine neden oluyor. İran gibi geniş aile yapısına sahip ülkelerin fertleri aile, arkadaş ve toplumun genel değerlerinden direkt etkilenebilecek konumdadır. Toplumsal yapı, bu yönden, insanların zaaflarını şekillendirir. Ayrıca, çocukluk döneminde yaşanan travmalar, zorbalık ve istismar da zaafların kaynağı olabilir. Ancak, kardeşlerin evveliyatı ile ilgili çok az bilgi sahibi olmamızın; Leyla'nın kardeşlerinin hayatlarındaki başarısızlıkların, çocukluktaki travmalara bağlanabilecek anlatının eksik oluşunun, filmin yegane kusurlarından birisi olduğunu düşünüyorum. Her insanın zaafları olabilir ama zaafları, belirgin ve yıkıcı olan insanlar kendilerine ve topluma büyük ölçüde zararlı olur. Yoğun derecede istismar edilmiş zaaflı bir insan, en iyi ihtimalle, sadece kendisine zararlı olup toplumdan izole yaşayabilir. Ancak, kitleleri sürükleyen ve onların hayatları üzerinde çok etkili olabilen, zaafları belirgin kişileri ele alalım. Mesala Hitler. Gücün ve bireysel zaafın bir araya gelmesinin, ne kadar yıkıcı olabileceğinin en iyi örneği olabilir. Devlet politikaları, aile üzerinde, dolayısıyla çocuğun yetiştirilmesinde çok büyük etkiye sahiptir. Ülkemizde de süregelen “Coğrafya kaderdir” sözü, bu gerçekliği çok güzel tanımlamaktadır. Leyla’nın kardeşleri, normun dışında olarak tasvir edilmiştir. Kardeşlerin, normdan çıkmasına neden olan zaaflarını etkileyen faktörler; aile, toplum ve ekonomik politikalardır. Ekonominin kötü olması en başta, insanların kalitesiz ve ucuz beslenmesiyle bir kardeşin obez olmasına; hayat standartlarını artırmanın yolunu bulamayan, muhteviyatından dolayı yeterli eğitime, donanıma sahip olmayan, bununla birlikte sosyal devlet yapısının yetersizliği ve işsizlik sorunları, bir başka kardeşi dolandırıcılığa; bir diğerini ise aşırı çalışmak zorunda kalmasından kronik sırt sorunlarına maruz bırakmıştır. Gökçe’nin yukarıda belirttiği gibi, değeri sürekli katlanan dolar ve altın kuru yüzünden insanların hayat kurmalarına engel olan ekonomik politikalar, filmde, hiyerarşinin sağlanabilmesi için altın saklayan ve bunları çocuklarından esirgeyen yaşlı babada görüldüğü gibi, insanların yanlış işler yapmasına neden olmaktadır. Adalet mülkün (devletin) temelidir sözü, Leyla’nın kardeşleri gibi, standardın altında yaşam süren insanların, merkezi yönetimin para politikalarından dolayı, adaleti ilk önce kendi halkının emeği üzerinde sağlayamamasından dolayı bir yıllık alın terinin karşılığının üstüne yatılışını Alireza karakteri üzerinden görüyoruz. Bir yıl boyunca çeşitli nedenlerden az ödeme yapan, hatta hiç ödeme yapmayan, karşılığında çok az paraya pazarlık imkânı veren; kendisine, enflasyon yüzünden %90'lara kadar değeri azalmış ufak bir miktar ödemeyi de almazsa eline hiçbir şey geçmeyeceğini, hukukun işlevsizliğini “dava açsan da alamazsın” iması üzerinden yapan, üst ve ara yöneticilerin öğrenilmiş çaresizlik dolu bu telkinleri, Leyla’nın kardeşlerinin yaşadığı evrenin güvencesizliğini ortaya seriyor. Leyla’nın, Alireza'ya söylediği “Güvencesiz işler insanları histerik yapıyor” repliği de bu düzende işçi olmanın rahatsız edici tarafını ortaya koyuyor. Maaşın ne zaman alınacağının ve hatta alınıp, alınamayacağının bilinmediği; alınsa da ederinin çok altına düşeceği yüksek enflasyonun olduğu; bütün kazancın, birikimin eridiği bir ortamda insan ilişkileri de sağlıklı olamaz. İnsanlar asabiyet, sinir, histeri içinde, tahammülsüz bir şekilde ikili ilişkiler kurmak zorunda kalır. Ticaret, karşılıklı fayda yerine; birinin, diğeri üzerinden haksız kazanç elde etmesine neden olur. İnsanların bu kaygı içinde kendilerini uyuşturması için uyuşturucuya ya da uyuşturucu etkisi gösteren suni hayatlara özenmesine neden olur. Sahteliği onlarca yıldır tasdiklenmiş Amerikan güreşine bağımlı, o hayata özenerek sadece kas yapmaya çalışan kardeşlerden biri de bu argümanıma çok iyi bir şekilde uyan bir karakter. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın toplum yapısının, aile bağları sıkı, iç içe yaşayan, komşuluk kültürü gelişmiş olarak betimlenişine pozitif değerlerin atfedilmesi; bunun zıddı olarak, batının bireysel yaşam tarzının, yalnızlığının da olumsuz olarak değerlendirilmesi argümanı çok sık karşımıza çıkar. Leyla’nın kendi öz kardeşlerinin hayatlarında yaşadıkları zorlukları aşmalarında onlara ön ayak olma karakterini, kolektif yaşamın sonuçlarının getirdiği zorunluluğa bağlıyorum. Kardeşlerin, elbette birbirlerine duygu bağı, hele doğu kültüründe yadsınamaz bir gerçeklik. Ancak filmde, Leyla dışında kimsenin ayrı odası, kişisel alanı veya mahremiyeti yok. Kardeşin, Amerikan güreşini bütün aile izlemek zorunda; konuya aşırı derecede uzak anne karakterinin, bu sahte Amerikan güreşi repliğini gündelik konuşmasına yansıtması da bu zorunlu kolektif yaşamın absürt ve hoş kısmı olarak filmde gösterilmiş. İnsanların kendilerine ait hayatlarının olmaması, kardeşlerin farklı zaafları ve avantajlarıyla yek vücut olarak hareket etmesini zorunlu kılıyor. Dolayısıyla, aile bireyleri sadece kendi sorunlarından dolayı değil, kardeşlerinin içinde bulunduğu sorunlardan da etkileniyor. Hayatı bu kadar zorlaştıran, aile içinde dağılmaya, çatışmaya, kargaşaya, kavgaya neden olan bu drama, yoksulluk temelli cehaletin tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Filmin samimi anlatısına uymayan, gelir seviyesindeki adaletsizliği betimlemek için filmde yer alan bir sahne her ne kadar, çok fazla kör göze parmak olarak ortaya konsa da ülkenin gelir eşitsizliğini vurgulamıştır. Pahalı ve gösterişli bir Jeep’ten inen, iyi giyimli kadınlar, merdivenler üzerinde kâsede dondurma yiyen erkek kardeşler tarafından gözetlenerek sahnelenmiştir. Bulunduğumuz çağda, doğal afetleri bir kenara bırakırsak, bir ulusun fakirleşmesi, kıtlık içinde kalması gibi problemlerin kaynağını, hükümet politikaları üzerinde aramalıyız. Leyla, sistematik adaletsizliğin farkına varmış. Matrix filmindeki kırmızı hapı seçmiş bir karakter olarak; mavi hap etkisindeki kardeşlerini uyandırmaya çalışan, güçlü ve vizyoner bir karakter olarak, politikacılar ve politikaları yüzünden dibe batmış yurttaşlara da güçlü bir örnek oluşturmaktadır. Ancak Leyla dışında, kardeşlerin hepsinin uyanması bir şeyleri değiştirebilir mi? Bence filmin son sahnesi, bunu metaforik olarak cevaplıyor. Alireza, babasının ölümünden sonra, elinde kül tutmuş ama yine de yanan sigarasını alıp, dans etmeye devam ettiğinde, eski köhnemiş sistemi devam ettireceğini düşündüm. Leyla'nın bu durumu, kaygılı gözlerle izlemesi de bu şekilde düşünmeme neden oldu. Belki de gereğinden fazla okuma yapıyorum. Önemli de değil aslında. Leyla'nın dirayeti, bu coğrafyalardaki birçok insan için uyanışın simgesi olacaktır. Film, etki düzeyini maksimize edebilecek şekilde ortaya konmuştur. Bu bile Leyla'nın Kardeşleri'ni son yılların en iyi filmi yapabilir nazarımda. Aşağıda, filmin geçtiği ekonomik koşulları daha iyi anlamak adına bir kaç gerçek belge bırakıyorum. Gurur Sönmez İran'ın son 10 yıldaki enflasyonu, yüksek seviyelerde dalgalanarak ekonomi üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. 2013-2021 döneminde, İran enflasyonu genellikle çift haneli rakamlarda seyretmiştir. Özellikle 2018 yılında ABD'nin İran'a uyguladığı yaptırımların sertleşmesi ve İran'ın nükleer anlaşmasından çekilmesi nedeniyle enflasyon oranları artmıştır. 2018 ve 2019 yıllarında enflasyon, %30'un üzerine çıkarak hiperenflasyon eşiğine yaklaşmıştır. Bu dönemde İran ekonomisi, döviz kurlarındaki dalgalanmalar ve yüksek işsizlik oranları gibi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. 2020 ve 2021 yıllarında ise COVID-19 pandemisi, küresel ekonomik belirsizlikler ve artan siyasi gerilimler nedeniyle enflasyon oranları hala yüksek seviyelerde seyretmiştir. Sonuç olarak, İran'ın son 10 yıldaki enflasyonu sürekli olarak yüksek seviyelerde kalmış ve ekonomik istikrarı olumsuz yönde etkilemiştir. Bu durum, hükümetin ekonomik reformlar yapma ihtiyacını artırmış ve sosyal huzursuzluklara yol açmıştır.
- Joyland - Özgürlüğün Bedeli Olan Yer.
Joyland'in içeriğini görüp Pakistan yapımı olduğunu öğrendikten sonra "bu filme nasıl izin vermişler" demekten kendinizi alamıyorsunuz. Film, bittikten sonra yayınlama aşamasında kendi ülkesinde “son derece sakıncalı materyal” içerdiği gerekçesiyle yasaklanmış; kamuoyundaki tartışmalar neticesinde, son haliyle kendi ülkesinde Oscar'a aday olacak şekilde "aklanmıştır". Festivalde en iyi LGBTİQ+ filmlerine verilen Queer Palm ödülünün kazanılmasında, muhafazakâr bir ülke olan Pakistan'ın bu temada temsil edilmesinin büyük önem taşıdığına inanıyorum. Sadece LGBTİQ+ teması değil, aynı zamanda dünyanın bu bölgesinde anlatılan hikayeler de batılı izleyiciler için ilave bir ilgi unsuru oluşturacaktır ve kesinlikle ödül verilmeye değer görülecektir. Otoriter ve öfkeli bir baba olan aile reisi (Salmaan Peerzada), tekerlekli sandalyeye bağlı olmasına rağmen çocukları ve torunları tarafından hala korkulan bir figürdür. Ancak, onun muhafaza etmeye çalıştığı dünya, artık geleneksel rollerden sapmıştır. Makyajcı olan gelin Mümtaz (Rasti Farooq), evin geçimini sağlarken, çocuklara bakmaktan kocası Haider (Ali Junejo) sorumludur. Bu durum, Haider'in babası için kabul edilemezdir ve ev içindeki her toplantıda rahatsızlığını dile getirir. Evdeki yaşam sürekli "toplantı" gibidir, çünkü yoksulluk insanların geniş aileler halinde yaşamasını zorunlu kılar. Mümtaz, çalıştığı yerden oldukça memnundur ve iş yerindeki bir krizi nasıl çözdüğünü sevinçle anlatır. Ancak "evin erkeği" çalışmaya başlayınca, Mümtaz'ın çalışmasına ihtiyaç kalmadığına karar verilir. Özgürleştiği ve kendine bir amaç bulduğu dar dünyasından koparılan Mümtaz'ın üzüntüsüne önem verilmez. Kadının çalışması, bir hobi gibi görülür ve gerektiğinde bırakılacak basit bir uğraş olarak değerlendirilir. Haider, başlangıçta, yeni kariyerinin trans dans topluluğunda bir figüran dansçı oluşunu ailesinden gizler. Bu iş, Haider'e yaşamak için büyük bir motivasyon sunarken, gizli "farklı" cinsel yönelimi ise, trans şarkıcı Bibi ile başlayan iş arkadaşlığı dışındaki ruhsal ve duygusal ilişki sayesinde ortaya çıkar. Bibi ile yeniden doğar gibi olur. Hayatın tüm heyecanları, Bibi'nin hayatına girdikten sonra su yüzüne çıkar. Aniden yaşamına giren bu sevinç, haz ve heyecan içinde, karısını aldatmanın vereceği vicdan azabını ya da toplumun bu tür bir ilişkiye ne diyeceğini hiç düşünmez. Hayatını olduğu gibi yaşamaya başlar. Uzun süreli yaşamında ilk kez kendine ait bir şeyler olduğuna inanır ve bu inandığı hayata sıkıca sarılır; karşılığında, evdeki karısına iyi davranmak dışında verecek başka bir şeyi kalmaz. Heider'in, karısını bir trans ile aldatmasının, Mümtaz karakteri için yıkıcı bir durum olması beklenirken; Mümtaz'ın da tatmin edilemeyen arzuları içinde Heider'in olumlu veya olumsuz bir etkisi olmadığını görüyoruz. Heider ona tam olarak "erkek" gibi gelmediği için aldatılması veya ilgisizlik görmesi Mümtaz'ın umrunda değil. Sanal seks yapan bir komşusunu dürbünle izleyerek kendini tatmin etmeye başlaması, ya da kadın kadına gittikleri lunaparkta bir adamın kasıtlı olarak Mümtaz'a çarpması sonucu, Mümtaz'ın rahatsız olmaması ve aksine çarptığı adama arzuyla bakması, Mümtaz'ın da Heider gibi arzularını özgürce yaşamaya istekli olduğunu gösteriyor. Ancak dürbünle komşusunu izlerken eniştesine yakalanması ve hamile olduğunu öğrenmesi, Mümtaz'ın sınırlı hayatının iyice üzerine gelmesine ve nihayetinde intihar etmesine yol açar. Filmdeki karakterlerin seçimleri ve eylemleri, izleyiciye mutlak iyi ya da kötü yargılar oluşturmayı gerektirecek ya da izleyicinin karakterleri dost veya düşman olarak belirlemesine yol açacak şekilde yazılmamıştır. Senaristler, içinde bulunduğu durumlar göz önünde bulundurulduğunda, karakterlerin birbirini aldatmasını, düşünme ve eylem tarzlarını izleyiciye empati kurabilecek hassasiyet ve doğallıkla anlatmıştır. Heider karakteri, ne tamamen karalanarak ne de aklanarak, karmaşık bir karakter olarak yazılmış ve başarılı bir oyunculukla bu karaktere hayat verilmiştir. Bununla birlikte, gelecek vaat eden görüntü yönetmeni Joe Saade’ın özellikle takdir edilmesi gerekir. Kamera ve çekim tekniklerindeki gelişim ve çeşitlilik yüzünden sinematografiyi ve sinema dilini göz ardı etmeye başladık. Çekim ve çekim sonrası (post-produciton) kusursuz bir standarda sahip olduğundan, bir filmin görüntü açısından estetik değeri tartışılmıyor artık. Yeni görüntü yönetmenlerinin isimlerini bilmiyoruz. Saade’in çekim sahasını oluşturan iç ve dış mekanlar, büyük sahne tasarımına gerek kalmadan, ustaca kamera kullanımıyla estetik bir şekilde yansıtılmıştır. Joyland, bir doğumla, bir umut ve olasılık duygusuyla başlar; ama insanı, muazzam bir kayıp duygusuyla baş başa bırakır. Filmin başlığında belirttiğim gibi Joyland, her karakterin özgürlük duygusunu yaşaması için bedeller ödediği bir yerdir. Son zamanların sinematografik olarak ve özgün konusu itibariyle önemli filmlerinden biri. 42. İstanbul Film Festivali kapsamında mutlaka izlemenizi öneririm.
- A Woman Escapes- Gidiş O Gidiş
Yönetmenliğini ve senaristliğini, Sofia Bohdanowicz, Burak Çevik, Blake Williams'ın yaptığı bu film tamamen zaman kaybıdır. Gitmeyin, izlemeyin.
- 20.000 Arı Türü / 20.000 Especies de Abejas / 20,000 Species of Bees
20.000 Arı Türü, biçimsel olarak klasik Arthouse filmlerinin formüllerini barındırıyor. Anlatısını ise henüz 8 yaşındaki bir çocuğun cinsel kimlik krizinin üzerine kuran bir film. Biyolojik olarak erkek olarak doğan ve erkek ismine sahip bir çocuğun, büyüklerine ve yaşıtlarına karşı kendisinin bile tam anlamlandıramadığı cinsel kimliğini benimsetme savaşı; sakin, doğal ve durağan bir şekilde verilmiş. Film, heteroseksüel kimliğe sahip olan birisi için, empati kurma yeteneği kadar izlenebilir gelecektir. Bununla birlikte bu konuyu önemsemeyen veya karşısında olan birisi için çok sıkıcı olabilir. Filmin başrolündeki çocuk, kendisine verilen erkek isminin (Aitor) yerine, Coco diye çok da memnun olmadığı bir isimle seslenilmesini istiyor. Coco’nun ne anlama geldiğini bilmiyoruz çünkü film İspanyolca ve Baskça'nın birbirine geçtiği coğrafi ve dilsel sınırlar arasında geçiyor. Coco’nun annesi, Ane, iş stresi içindeki kocasını Fransız Bask bölgesindeki mevcut evlerinde bırakarak, Coco ve iki büyük kardeşini yanına alıp büyüdüğü İspanyol Bask bölgesindeki küçük kasabaya geliyor. Filmin kasabada geçmesi, Coco'nun "erkek mi, kız mı belli değil" çatışmasını yaratmak için klasik bir formül gibi gözükse de kasaba o kadar da "bağnaz" olarak gösterilmemiş. Tabii ki, büyükanne Lita, torunundaki bu farklılığı pek hoş göremiyor. Lita, Coco'nun yaşadığı krizi hafife alıyor veya yüzleşmek istemiyor. Torunun, 'kafasının karışık' olduğunu ve kızı Ane'nin Coco’nun tırnaklarını boyamasını, uzun saç bırakmasını, Coco'yu çok şımartmasına neden olarak gösterip erkek kimliğini inkar etmesi yönünde cesaretlendirdiğine inanmaktadır. Yine de ne Lita ne de filmin geçtiği taşra, siyah-beyaz bir şekilde tanımlanmış düşüncelere sahip değil. Ancak hoşgörünün marjinleri çok da geniş değil. Neticede 8 yaşındaki bir çocuğun, kıyafetlerine kadar kız olması fikri konforlu gelmiyor. Ane, liberal tutumlarına ve Coco'nun sadece rol yaparak ifade edebileceği sorunlarla mücadelesine duyduğu derin sempatiye rağmen, çocuğunun cinsel kimlik çıkmazının ciddi boyutunu inkar içindedir. Coco'nun yaşındaki çocukların cinsiyetsiz olabileceği fikrine sığınarak problemi geçiştirmektedir. Aile içinde Coco'yu olduğu gibi kabul etmek filmin üçüncü ana karakterine, Ane'nin ayakları yere basan, bağımsız fikirli teyzesi Lourdes'e kalıyor. Filmde, teyze karakterinin kendisinde de, biyolojik cinsiyetine ters düşen giyim tarzına sahip olması açıkça gösterilse de karakterlerin ikili konuşmalarında teyzenin cinsel kimliğine değinilmiyor. Coco'nun cinsel kimliğine karşı en az hoşgörüye sahip olan aile üyesi ise filmin sonlarına doğru gelen babası oluyor. Babanın, Coco'nun ne hissettiği ve istediğinden ziyade, hissettiğine uygun bir şekilde giyinmesi, kız ismiyle çağrılmasına karşı çıkması, Coco'nun yaşıyla alakalı gibi duruyor. Yine belirtmek isterim, bu film, çocuklarına net bir şekilde karşı duran bir aileyi betimlemiyor. Liberal olmasına rağmen, yine de çok küçük yaştaki bir çocuğun içinde bulunduğu krizle baş edememesinin sıkıntısını yaşayan bir aile. Filmin sonunda Coco, ailesinden kaçıp ormanlık içinde kaybolduğunda ailesi onu ilk olarak erkek ismiyle, Aito olarak çağırıyor. Coco ortaya çıkmayınca ölüm fikrinin korkusu aile üyelerini sardığında, anlatıdaki temel çatışma "ne olursa olsun, bulunsun da ona Lucia diye seslenelim" kabullenişine bağlanıyor. İnsanların marjinalliğin, marjinlerini daraltıp genişletmesi içinde bulundukları konfora göre şekillendiğini görüyor ve filmi bitiriyoruz. Bu arada bu film bana David Reimer olayını hatırlattı. Erkek olarak doğan bir bebeğin sünnetinin yanlış gitmesi ve cinsel organının yok olmasına neden olup döneminde ünlü olan bir psikiyatristin, bu bebeği baştan kız olarak büyütmeyi ailesine telkinde bulunarak, çok acı verici ve hüzünlü bir deneyin olmasına neden oluyor. Yönetmenin ilk filmi olduğunu duyduğumda gayet iyi bir iş çıkardığını, filmin spesifik bir kitleye hitap etmesine rağmen kendi konusu içinde muhakkak bir ödül almasını beklerdim. Filmle ilgili samimiyetsiz herhangi bir şey yok. O kadar doğal ki. Oyuncuların performansı, yönetmenin sorumluluğunda olduğundan bize bu oyunları veren çocuk oyuncunun ödül alması yeterli gelmiyor. Ancak, mayınlı bir konuda, üstelik çalışması imkansız derecede zor olan çocuk oyuncuyu bu kadar başarılı oynatması takdir edilesi. Ancak hem film içinde cinsel kimliği ile kriz yaşarken bir de gerçek hayatta aynı sıkıntıları yaşamamasını anlamak açısından oyuncunun gerçekte hangi cinsiyette olduğuna baktım filmden çıktığımda. Filmi izlerken, umduğum ve tahmin ettiğim gibi bu rolü bir kız oynamış. Bu, küçük çocukların filmlerde iyi performans çıkarması adına, yaşayacağı sıkıntıları çekmesine engel olabilir en azından. Film, özellikle cinsel kimlik krizi ile büyümüş çocukların yaşadığı ya da yaşayabileceği zorlukları iyi anlatıyor gibi düşünüyorum. Mesala ampute olmuş, engelli bir çocuğun yaşayacağı zorlukların genel izleyicinin empati kurmasında daha çok yararı olabilir. Ancak, cinsel kimlik krizindeki bir çocuğun imrendiği, daha doğrusu onlar nasıl kendilerinden emin de ben değilim diye yakardığı “bizler” kısmındaysak zaten filmi yeterince takdir edemeyiz.
- Barbie Filmi'nin Tanıtımlarında Kaçırmış Olabileceğiniz Bazı Detayları Derledik!
Uğur Böceği (2017) ve Küçük Kadınlar (2019) gibi başarılı yapımların biricik yönetmeni Greta Gerwig'in yöneteceği Barbie Filmi'nden yeni tanıtım ve görseller bu hafta yayımlandı. Oyuncuları tarafından senaryosu hakkında çok övgü duyduğumuz bu film için beklentimiz epey büyük. 62 yıldır kızlara sadece "anne" ya da "ev hanımı"ndan daha fazlası olabileceklerini aşılamaya çalışan yetenekli, çalışkan ve güzel Barbie'mizi anlatan bu filmin yönetmen koltuğuna bir de Greta Gerwig oturunca, filmin Feminizm elementleri taşımayacağından hiç şüphemiz yok. Yayımlanan tanıtımlarda ise Barbie'nin tarihine ait bazı detaylar ve filmin konusunun ne olabileceğine dair ipuçları yakaladık. Önce fragmanı izleyelim. İlk karede Margot Robbie'nin canlandırdığı ana karakterimiz Barbie'nin ayaklarının duruşu bize bir yerden tanıdık geldi. Çocukken Barbie oynamış olanlar bilirler, çoğu bebeğin ayakları asla düz durmaz, topuklu ayakkabıların güzel gözükmesi için hep havadadır. Oyuncağa ait gönderme sadece bu karede değil, aşağıdaki karede de yer alıyor. Barbie'nin elindeki tarak, aynı oyuncak setlerinde satılan taraklar gibi plastik ve sert. Filmde mekanlar genel olarak yapay ya da öyle duran eşyalardan oluşuyor. Her şey Barbie'nin marka öğelerine uygun olarak pembe, canlı ve abartılı. Başrollerimiz zaten Barbie ve Ken'in aynısı. Filmde aynı adla çıkarılan farklı oyuncak bebek serilerine de gönderme olarak bir sürü Barbie ve Ken bulunmakta. Barbie'nin araba kullanırken ellerine ihtiyaç duymaması bu evrenin sahte, olağanüstü veya başkası tarafından yönetildiği anlamına geliyor. Ken ve Barbie'nin, eve gidince ne yapacaklarını bilmemesi ise çocukken kurduğumuz oyunlar gibi naif ve komik :) Herkesin birbirine merhaba demesi, diyaloglar vs Truman Show'daki oyuncuların replikleri gibi yüzeysel. Oyuncak bebeklerin canlandırılması ancak bu kadar iyi olabilirdi. Barbie'nin yaşadığı yerdeki sinemalarda Oz Büyücüsü (1939) oynadığını göreceksiniz. TikTok kullanıcı Cat Quinn'e göre fragmanda Oz Büyücüsü'ne birden fazla gönderme var ve bunlar bize filmin konusunu anlatıyor olabilir. Barbie ve Oz Büyücüsü'nden Dorothy'nin elbise desenleri benzer. Barbie'nin arabasıyla geçtiği uzun pembe yol, Oz Büyücüsü'ndeki uzun sarı yola benziyor. Filmin MUBI ve IMDB'de yayımlanan konusu, Barbieland'e göre yeteri kadar mükemmel olmadığına karar verilen Barbie'nin gerçek dünyaya yapacağı bir yolculuk ve Barbie'nin yaşadığı varoluşsal bir krizden bahsediyor. Oz Büyücüsü'ne göre hareket edilirse, Barbie "gerçek dünya"ya olan ziyaretinden sonra evinin kıymetini anlayacak. Gelelim posterlere... Kadrosu epey kalabalık. Margot Robbie, Ryan Gosling, Emma Mackey, Ncuti Gatwa, Simu Liu, Issa Rae, Nicola Coughlan, Michael Cera, Dua Lipa, Kate McKinnon, Connor Swindells, Will Ferrell, Helen Mirren, John Cena gibi isimler bu filmde yer alacak. Posterlerde yer alan "She's everything, He's just Ken."/ "Barbie her şey, Ken ise sadece Ken" "O bir doktor Barbie" "O bir başkan Barbie" "Bir Ken daha" "O sadece bir Ken" söylemleri bize Ken'in aşağılanmasını değil de, Barbie'nin her şeyde mükemmel olmasını ve Ken'in ise 62 yıldır sadece onun yanında durup ona bir yol arkadaşı olmasını gösteriyor. Barbie'nin piyasaya sürülen arkadaşları için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bu kadar mükemmel olması bizi de gıcık etmiyor değil :) Kadronun biraz olsun farklı vücut şekilleri, cilt tonları ve ırkları yansıtabilmesi hoşumuza gitti. Hatırlarsanız 2014-2016 arası Barbie satışları epey düşmüştü. Toplumda "Barbie gibi zayıf ve mükemmel olmak" algısı vardı. Bunu ancak 2016 yılında "uzun", "minyon" ve "kıvrımlı" gibi bir dizi yeni vücut tipini, 11 yeni cilt tonunu ve farklı saç ve göz renklerini tanıtarak geri almış ve bana sorarsanız verdiği en iyi kararlardan birini yapmıştı. Hatta epey geç bile kalmıştı. Bu bebekler yüzünden bir jenerasyon yeme bozukluklarına ve fizyolojik/psikolojik rahatsızlıklara yakalanmış, çocuklar tek tip beden algısıyla "sarı saç, mavi göz" anlayışıyla büyüyordu. Gözümüze çarpan posterlerden biri de Emerald Fennell'in oynadığı Midge karakteri oldu. Midge 1963 yılında Barbie'nin sex sembolü algısından kurtulması için sürülen ve onun en yakın arkadaşı olan bir bebekti. Barbie'ye kıyasla daha yumuşak yüz hatlarına sahip ve daha az "iddialı" giyiniyordu. Posterde ise 2003 yılında piyasaya sürülen "Mutlu Aile" koleksiyonundan hamile haliyle karşımızda. Bu koleksiyon ilk çıktığında büyük tepki toplamıştı. Bazı tüketiciler, bebeğin, çocuklar için uygun olmadığını ve Amerika'da bir sorun olan ergen hamileliğini teşvik ettiğini düşünerek tartışmaya yol açmıştı. Bu tartışmanın bir başka nedeni de Midge'in başlangıçta bir alyansının olmaması ve herhangi bir kocası/partneri olmadan paketlenmesiydi; ancak bu, daha sonra düzeltildi. Bu durum yine de Walmart'ın seriyi geri çekmesine yol açmıştı. Serinin yeni versiyonunda Midge hamile değildi ve kutunun içinde, kocası olan Allan ve diğer çocuğu Ryan'ın kartondan kesilmiş bir görüntüsü vardı. Senaristlerimiz Gerwig ve Baumbach'ın bu model Midge'i kullanarak ne yazacakları merak konusu. Allan demişken, o da filmde yer alıyor ve 1963 yılında Ken'in tüm kıyafetlerini giyebilen arkadaşı olarak piyasaya sürülen haliyle karşımıza çıkacak. Allan, Michael Cera tarafından canlandırılacak. SNL'den tanıdığımız Kate McKinnon ise küçük bir kızın gazabına uğramış bir Barbie'yi canlandırıyor. Saçları düzgün kesilmemiş, yüzü gözü boyayla dolu ve en komiği o kadar oynanmış ki çok esnek. Böyle detayların da gösterilmesi şahane :) Üç posterimiz bazı karakterlerin insan olduğunu gösteriyor. Bu da gerçek dünya teorisini doğruluyor sanıyoruz. Aşağıdaki üç posteri çok çözemedik. Gerçek dünyadaki ve doğal olarak filmdeki düşmanlarımız olabilirler. Kıyafetlerinin renksiz ve sıkıcı olmalarından anlayabiliriz. Bu filmin, 10 sene önce keyifle izlediğim ve tuhaf bir şekilde hala komik bulabildiğim Life in the Dreamhouse serisine benzemesini isterim. Komedi olarak tabii. Fragmandan aldığım izlenimle benzeyeceğini düşünüyorum. Biraz da Truman Show esintileri seziyorum. Ryan Gosling'in de sanılanın aksine hiç sırıtmadığını hatta mükemmel bir Ken olduğunu düşünüyorum. Özellikle komedi sahneleri ve zamanlaması çok iyi. İlk fragmanı da eklemesem olmaz. Kubrick'in 2001: Bir Uzay Macerası'na gönderme yapıp yine feminist öğeler içeren bu fragman çok güzel olmuştu bence. Bu fragmanda Barbie'yi 9 Mart 1959 yılında, ilk piyasaya çıktığı haliyle görüyoruz. Çekimlerden sızan fotoğraflardan ise 1994 yılında çıkan Hot Skatin' Barbie modeline de gönderilme yapılacağını anlıyoruz. 21 Temmuz 2023 tarihinde vizyona girecek olan bu film, ilk defa 2009'da duyuruldu. Kadrosu, senaryosu ve yönetmeni defalarca kez değişti. En son film, Margot Robbie'nin kurucu kadrosunda bulunduğu ve kadın odaklı film ve televizyon yapımlarını destekleyen LuckyChap Entertainment'e verildi ve aktrisimiz başrole geldi. Çok da yerinde bir karar olmuş, bundan önceki yapımcılar da karakterin doğru işlenemediğini anlayınca bırakmışlar. Barbie karakteri aslında sanıldığından daha önemli. Öncelikle 1959'dan bu yana her jenerasyonun çocukluğunu oluşturuyor. Bir noktada hayat görüşlerini, hayal güçlerini şekillendiriyor. Bu yüzden markanın karıştığı skandallar gibi yanlışlar yapılmadan dikkatli işlenilmesi gereken bir karakter. Ancak bana kalırsa Gerwig ve LuckyChap aldığı sorumluluğu biliyor. Gerwig Dua Lipa'nın At Your Service Podcast'inde filmi ilk aldığı zaman hakkında "Korkunç olduğu için heyecan verici bir şeydi, Ah Barbie mi, Hayır... Baş dönmesi gibi geldi, Yazmaya başlayınca, 'Nereden başlamalıyım ve hikaye ne olurdu?'" yorumlarında bulunmuş. Senaryo yazıldıktan sonra aktör Simu Liu ise bir ajansın ona Barbie senaryosunun şimdiye kadarki en iyi senaryolardan biri olduğunu söylemiş. Bu kadar övgü ve yetenekli insanların toplanmasıyla umarız ortaya çok güzel bir film çıkar. Böyle kadrolar ile çıkmadığı zamanlar çok oldu, ancak en azından bu filmin popüler kültüre ve medyaya olan etkisini görmemek imkansız. Barbiecore trendi ile şimdiden modaya bile yön vermiş durumda. Sabırsızlıkla bekliyoruz :) Su Evci nsuevci@gmail.com











