top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 230 sonuç bulundu

  • SİL BAŞTAN: AŞK, YÜZLEŞMEK VE KAFA KARIŞIKLIĞI

    Sil baştan diğer izlediğimiz hiçbir aşk hikayesine benzemiyor bu kesin. Filmin yönetmen koltuğunda Michel Gondry otururken senaristliğini Charlie Kaufman yapıyor film ismini İngiliz şair Alexander Pope’un “Eloisa to Abelard” şiirinin “lekesiz zihnin sonsuz gün ışığı” dizesinden alıyor. Filmin içinde şairin dizelerine göndermeler oldukça mevcut, insanın gündelik hayattaki acıdan kaçıp sonsuz mutluluk arayışına sağlam bir darbe indiriyor bu film. Joel oldukça içine kapanık sessiz sakin monoton bir hayat yaşayan sıradan birisidir, daha filmin ilk sahnelerinden bunu anlayabiliriz; kıyafetleri bile siyah ve gri rengin hâkim olduğu tek tip kıyafetlerdir. Film, Joel’in uyanması ve işe gitmek için evden çıkması ile başlar, yolda sürekli Joel’in iç sesine şahit oluruz; bu da karakteri bize daha iyi yansıtır. Joel işe gitmek için evden çıkmış olsa da bütün prensiplerine ve karakterine ters bir hareket yaparak, tamamen iç güdüsüyle Montauk trenine atlar ve işini asarak Montauk’a gider, onu oraya çağıran bir şeylerin olduğunu hisseder. İlk başta bunu uykusuzluğuna yorar ama içinde derin bir merak duygusu vardır. Montauk’da, daha önce buraya gelmiştim duygusu ve kafa karışıklığıyla gezinmeye başlar. Bir kafeye oturur ve orada, sonradan tanışacağı Clemantine ile karşılaşır. Onu ilk gördüğünde içinden şöyle geçirir: “Neden bana azıcık ilgi gösteren her kadına âşık olmak zorundayım?” Bu replikle Joel’in oldukça yalnız ve ilgiye ihtiyacı olduğunu anlarız. Geri dönüş treninde nihayet Clemantine ile tanışır ve konuşmaya başlarlar. Clemantine, Joel’in aksine, hayatı eksik yaşıyorum hissiyle her günü dolu yaşamaya çalışan, saçları gibi karakteri de oldukça renkli, tavuğunuzdan almak isterse size sormadan uzanıp alan özgür bir kişiliktir. İlk bakışta güven vermeyen bir karakterdir; çünkü konfor alanını kolayca terk edebilen bir havası vardır. Joel bunun farkında olarak, oldukça temkinli yaklaşmaya başlar. Karakterlere oturtulan bu zıtlık benim çok hoşuma gitmişti. Şöyle bir alıntı okumuştum: "İnsan, sevdiği kişide kendi eksik yanlarını görür ve bunu sever; o yüzden sevdiği kişiyi her hatırladığında biraz da olsa hüzünlenir." Benim açımdan filmde oluşturulan bu zıtlık tam da bu alıntıyı destekler nitelikteydi. Film biraz daha ilerledikçe iki karakterin birbirini tanımaya başladığını ve yavaş yavaş bir ilişkiye doğru gittiklerini kısaca görürüz; ancak yönetmen bizlere bu ilişkiye dair daha fazla şey göstermez ve bir anda kararıp açılan ekran ile Joel’in acı çektiğini görürüz. Kamera bu noktada Joel’in etrafında gezinmeye başlar. Hoppala, ne ara beraber oldular da ayrıldılar, diye düşünürken Joel, Clemantine’in, kendisini hafızasından sildirdiğini öğrenir. Bu durum karşısında sinirlenen Joel de aynı işlemi uygulamaya karar verir ve bu işlemi uygulayan kliniğin yolunu tutar. FİLMİN KURGUSU VE ANILARIN AKTARIMI Filmin mükemmel kurgusu Valdís Óskarsdóttir’e ait. Filmde sondan başa doğru ters ve hikâyenin film içinde eritildiği bir kurgu kullanılmış. Yani Joel ve Clemantine’in ilişkilerini düz bir şekilde gözlemlemiyoruz. Joel’in, anılarını sildirirken bu anılarını tekrar görmesi ve yüzleşmesiyle ikilinin ilişkilerine dair bir fikir sahibi oluyoruz. Kullanılan bu teknik oldukça kafa karıştırıcı ve hikâyeyi takip etmeyi zorlaştırsa da merak unsurunu sürekli zirvede tutan bir anlatım olmuş. Yönetmenin, Joel’in hafızasını yansıtmak için kullandığı ışık oyunları, yer yer başvurduğu hareketli kamera ve hafızanın silinmesi hissiyatını izleyiciye geçirmek için mekanların silinip, yıkılıp, bozulmaya uğraması da oldukça güzeldi. Bunun yanında filmde kullanılan ilkel bir teknik de var. Joel’in mutfakta yetişkin bedeninde bir çocuk gibi gözüktüğü sahne aslında özel efektlere başvurulmadan tamamen büyük mobilyalarla ve belirli bir perspektifin üzerine kurulan setle oluşturulmuş. YÜZLEŞMEK Mİ YOKSA KURTULMAYA ÇALIŞMAK MI? Filmde sorulan soru basit, canımızı acıtan anılardan kurtulmayı ister miyiz? Muhtemelen çevremizde birçok kişiye sorsak, bu soruya, evet, cevabı alırız. Yönetmen ve senarist sormuş olacak ki böyle bir film çekme zorunluluğu hissetmişler kendilerinde. Joel silinen anılarının içinde dolaşırken, aslında anılarının hiç de kötü olmadığını, hatta karakter anlamında anılarının ve yaşadıklarının onu beslediğini görür. Hal böyle olunca anılarını sildirmekten vazgeçer; ancak işlem başlamıştır ve durdurmak neredeyse imkansızdır. Clemantine ile anılarında oradan oraya fink atarken Clemantine’in aklına zekice bir fikir gelir, Joel’e bilinçaltındaki en karanlık yerlere saklanmayı teklif eder ve Joel, Clemantine ile birlikte çocukluğunda yaşadığı utanç verici anlara, herkesten gizlediği kimseyle paylaşmadığı ve şimdiki içine kapanık sessiz karakterini oluşturan çocukluktaki anılarına doğru yola çıkarlar. (Sürekli, çocukluğuna inmemiz gerek diyen psikologlar haklı çıktı. Ne kadar ya bir çocukluğa inmek? Neyse parası verelim, biz de inelim. Aslında şöyle çocukluğa inen bir dolmuş hattı falan kurulsa fena olmaz, sürekli iner iner dururuz, neymiş mesele çözeriz. Bunları yapmıyoruz işte abi ya, neyse…) Clemantine bir sahnede Joel’e tam da şöyle der: “Ben bir kitap gibiyim Joel, her şeyim çok açık. Sana sürekli anlatıyorum. Oysa ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum.” Tam bu noktada, Clemantine ile birlikte bizler de Joel’in çocukluk anılarındaki kötü anılara şahit oluyoruz. İkisi beraber, sürekli sistemde kaybolmaya başlıyorlar. Tam kayboluyorlar, hafızayı silen doktorlar tekrar anılarda bulup silmeye kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bu olay birkaç kere film içinde tekrar ediyor; ancak Joel ve Clemantine sonunda direnmeyi bırakıp, silinmeden eski anıları tekrar yaşamaya devam ediyorlar. KADER, BİRBİRİNE ÇEKİLMEK VE KAFA KARIŞIKLIĞI Filmin bu noktasında şöyle bir benzetme yapsam sanırım göze batmaz. Duygular ne kadar unutulmaya çalışılsa da hatta bunun için bir programa başvurulsa da tıpkı kayayı delen ve akmaya devam eden bir su gibi her defasında gün yüzüne çıkar. Joel, anılarında gezedursun; bu noktada artık hikâye, Joel’den biraz uzaklaşıp Joel’i hafızasından sildiren ve hayatına devam eden Clemantine’a odaklanıyor. Clemantine’ı yeni bir ilişkinin içinde izliyoruz. Peki kim bu adam? Joel ve Clemantine’ın hafızasını silen şirkette çalışan Patrick adında bir stajyer -iş etiğine hiç uymayan bir hareket- Clemantine, Patrick ile olan ilişkisinde mutsuz bir şekilde karşımıza çıkıyor. İçinde bir aitsizlik duygusu var. Joel’i hafızasından sildirmiş olsa da daha önce Joel ile gittiği yerlere içgüdüsel olarak gitmek istiyor ve gidiyor. Sivri zekalı Patrick karakterimiz, Joel’in anılarını tuttuğu defteri evinden yürütüyor ve daha önce Joel’in Clemantine’a söylediği sözleri söylemeye başlıyor. Clemantine’ın kafa karışıklığı git gide artıyor, bir çıkmaza giriyor, bilmediği bir şeyi kovalıyormuş gibi hissediyor. Bulunduğu durumdan rahatsız olduğu her halinden belli. Bir şeylere çekiliyor ama neye çekildiğini kendisi de bilmiyor. Aynı durumda olan bir başka kadın karakterimiz ise Mary adında, aynı klinikte çalışan asistan; kendisi de bu durumdan oldukça habersiz. Mary, klinikte beraber çalıştığı Dr. Howard’a aşık; ancak filmin bu yarısına kadar bunu bilmiyoruz. Dr. Howard ve Mary, Joel’in hafızasını sildikleri sırada Mary, Dr. Howard’a durumunu belli ediyor ve yakınlaşıyorlar. Öpüştükleri sırada Dr. Howard ve Mary, Dr. Howard’ın eşine yakalanıyorlar ve Mary kendini açıklamaya çalıştığında Dr. Howard’ın eşinden şu sözleri duyuyor “Senin olsun, zaten hep öyleydi." Bu noktada artık taşlar yerine oturmaya başlıyor ve ikilinin, bir aralar ilişkisinin olduğunu ancak Mary’nin hafızasının silindiğini anlıyoruz. FİNAL: TADINI ÇIKARMAK Film sona geldiğinde Joel ve Clemantine, Joel’in son anısında geziniyorlardır. Clemantine, şimdi ne yapacağız, diye sorduğunda Joel: “Tadını çıkaracağız.” der. Ve son anı da böylece silinir. Clemantine, silinmeden önce son bir şey söyler: “Benimle Montauk'da buluş." İşte film buradan sonra artık başa dönüyor ve Joel’in neden filmin başında Montauk’a gittiğini öğreniyoruz. Film, bir soruyla başlıyor; bizi de bu soruya ortak ediyor ve beraber cevap arayışına çıkıyoruz. Sorulan soru, film içinde yavaş yavaş eritiliyor ve bize sunulan bu cevapları bir noktadan sonra doğru kabul ediyoruz. Filmi izlemeden önce, yukarıda bahsettiğim gibi, canınızı acıtan anılardan kurtulmak ister misiniz, sorusu sorulsa muhtemelen evet derdik; ancak filmi izledikten sonra bu soru yavaş yavaş, hayır, oluyor. Hikâyenin sonunda Mary kızgınlıkla daha önce hafızasını sildiren bütün kişilere dosyalarını ve ses kayıtlarını gönderiyor. Clemantine ve Joel birbirlerini anlattıkları bu ses kayıtlarını dinledikten sonra kafaları karışık bir şekilde birbirlerine bakıyorlar. İşte burada yine bir soruyla karşı karşıyayız: birbirinizi bir zamanlar sevdiniz ama sonra en ufak özelliklerinizden bile nefret ettiniz, şimdi yeniden beraber olmak ister misiniz? İki karakterin de ağzından duyduğumuz tek şey, evet, anlamında “Tamam” oluyor. Şu müzik oldukça iyiydi.

  • Sound Of Metal: Sessizliğin Nüansları

    Amazon Original filmi olan Sound Of Metal ''Metalin Sesi'' site içindeki en iyi filmlerden olabilir. Bunu ben demiyorum akademi diyor. Oscar’da En İyi Erkek Oyuncu ödülüne aday gösterenler diyor. Film bir metal grubu üyesi olan baterist Ruben’in (Riz Ahmed) sağırlaşma öyküsünü ve sevdiği her şeyden vazgeçmek zorunda kalmasını anlatıyor. Film sadece bize Ruben’in sağırlığını yaşatmakla kalmıyor aynı zamanda durumun şokunu ve duygusal çöküşünü de bize yaşatıyor. İnsanlar bu tip durumları ilk başlarda çok umursamazlar ancak hayat öyle bir yol çiziyor ki size bir zaman sonra kontrol sizden çıkıyor. Ruben aslında tam hayatını yola koymuşken bu sağırlık onu geçmişe götürmesine neden oluyor. Geçmişte uyuşturucu bağımlılığından dolayı yaşadığı olayları tam aşkı ile müzik yaparak silecekken hayat ona beklemediği bir darbe vuruyor. Vücudundaki ‘’LÜTFEN ÖLDÜR BEN!’' dövmesi de geçmişi ile alakalı. Artık hayatının büyük bir bölümünü bu engel ile devam etmesi gereken Ruben buna alışmak için sevdiği çoğu şeyi ilk başta da müzik olmak üzere bırakmak zorunda kalıyor. İyileşmenin birçok yolunu arayan Ruben sonunda bir tedavi yöntemi buluyor. Bu yöntem aslında kendin ile barışık olmanı hedeflese de ilk başta uygulamak çok zor. Ruben de aynı şekilde bu tedavi şekline dayanamıyor ve eski hayatına dönmeye çalışıyor ancak fayda etmiyor. Filmin büyük bölümünü, Ruben'in, diğer sağır yetişkinlerle bir tür kırsal barınakta, Amerikan İşaret Dili öğrendiği ve harika bir şekilde tasvir edilen guru tipi bir figürün vesayeti altına girdiği, hayatının yeni parametreleriyle yavaş yavaş uzlaşmasını izleyerek geçiriyoruz. Dönme çabaları ona yarardan çok zarar veriyor hem fiziksel hem de ruhsal yönden. Yaptıklarınızın bedelini sadece siz değil sizinle beraber etrafınızdakiler de öder. Ruben de bunu yaşıyor. Sadece kendine değil, sevdiği insana ve hayatını kazandığı müziğine de zarar veriyor normalleşme çabaları. Ruben sağır olduktan sonra her iletişime geçtiğinde film de bizle o iletişimi müzik ile kurmaya başlıyor. Müzik bizi kolayca onun ruhuna taşıyan ikinci bir dil gibi kullanılmış filmde. Endişelendiği her sahnede bacağını görünmez bir bateri çalar gibi sallaması, yakınlarında hissettiği huzursuzluklarda kulağındaki tiz sesler karakterin bizimle iletişime geçmesini sağlıyor. Kısacası Sound Of Metal (Metalin Sesi) bir kabul yolculuğunu anlatıyor. Ruben oraya kolay kolay gelemedi, sürekli bir şeyler feda etmek zorunda kaldı; gelseydi film olmazdı. İşitme duyusu kaybolur kaybolmaz, işlerin değiştiğini elbette fark eder; örneğin bir grupta davul çalmak artık sona erer. Ancak sağırlığı nedeniyle tüm yaşamının, kelimenin tam anlamıyla değiştiği ve kendisinin asla aynı olmayacağı gerçeğini kabul etmesi çok daha uzun sürer. Ruben'in yanı sıra bir izleyici olarak bizim için sessiz bir vahiy oldu bu film. Onun sadece bir film karakteri olduğunu biliyorum, ama umarım ileride iyi olur.

  • And Then We Danced: Gürcüleri Kızdıran Film

    Bir Gürcistan İsveç ortak yapımı olan And Then We Danced '' Ve Sonra Dans Ettik'' bir kendini bulma filmini geleneksel Gürcü dansı üzerinden işleyerek farklı bir perspektif kazandıran Levan Akin filmidir. Levan Akin'in Gürcüstanda ki Lgbt karşıtı yürüyüşlere ve baskıcı topluma karşı dikkat çekmek üzerine yaptığı film ülkedeki tutucu insanları kızdırmasına sebep olur. Filmin galasını basan kilise ve tutucu toplumlar yüzünden film 92. Akademi Ödülleri'nin En İyi Uluslararası Film Akademi Ödülü kategorisinde yarışmak üzere İsveç'in aday adayı olarak gösterilir. Film, ailesi gibi bir Kafkas dansçısı olmak isteyen Merab'ın ''Levan Gelbakhian'' hikayesini anlatıyor. Merab, profesyonel bir Kafkas dansçısı olamaya çalışan aynı zamanda da bakmak zorunda olduğu ailesi dolayısıyla da bir restoranda garsonluk yapan bir gençtir. Merab'ın hayatı bir gün kursa gelen Iraklı ''Bachi Valishvili'' ile tanışmasıyla tamamen değişir. Merab, Iraklı ile tanıştıktan sonra kimseye karşı hissetmediği duyguları ona karşı hissetmeye başlar. Bunun üzerine yıllardır dans ettiği ve sevgilisi olan Mary'i terk eder. Alkolik abisi ve fakir ailesi ile sürekli kavga eder. Merab, bunların hepsini Iraklı ile istediği gibi yaşayamadığı ilişkisi ve sürekli eleştirildiği seçimleri yüzünden yapar. Bunun en büyük nedeni, Merab'ın kendi evinde kendi gibi olamayacağını anladığı an yediği manevi yumruk ve doğrulmak için tutunduğu dalın da kırılması olur. Filmde sürekli Gürcü dansında yumuşaklığa ve akışkanlığa yer yoktur vurgusu yapılmaktadır. Bunun nedeni ise Merab'ın, dansı denilenin aksine daha estetik ve yumuşak şekilde kabul görülenin dışında yapmasıdır. Film, Gürcü dansının gücünü kendi erkekliklerini zorla dayatan bir beden dışavurumculuğu ile yansıtır. Bu kadar erkeklik dışavurumculuğunun altında aynı zamanda dansa karşı bir şehvet ve tutku yatmaktadır. İşte bunların hepsini kendinde toplayan Merab'ın filmin sonunda ki dansı bu yüzden çok güçlüdür. Film içinde çok fazla klişe, melodram ve devamlılık hataları bulundursa da Levan ve Bachi o kadar iyi oyunculuk sergilemişler ki bir zaman sonra film izlediğinizi unutuyor ve sanki onları gizli kameradan izliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Bir gençlik filminde göremeyeceğiniz kadar fazla melodram içermesine rağmen oyunculuklarla bunu çok iyi ört pas etmişler. Teknik açıdan bakacak olursak da filmde çok basit devamlılık hataları da göze çarpıyor. Normal bir izleyenin fark etmesi zor olsa da bazen filmden kopmanıza sebep olabiliyor bu devamlılık hataları. Filmde Merab'ın son dansını yaptığı sahnenin tek plan ile çekilmiş olduğunu fark ediyoruz. Tek plan sahne bence bu filme çok yakışmış. Çünkü danslı filmlerde daha çok sahneler kesilerek, farklı açılar kullanılarak bir kurgu oluşturulur ancak bu film onu tercih etmeyerek farklılığını göstermiş. İzlerken tüm duyularımla sarıldığım bu film bana insanların seçimlerini eleştirmemeyi daha da iyi öğretti. Kapalı toplumsal yapının içerisinde kendisini bulmaya dair gördüğüm en zarif alt metinlere sahip filmlerden birisidir. Burada ayrıca parantez açmamız gereken kişi ise kültürel kimlik meselesini cinsel kimlik meselesiyle eşleyip bundan sanat ve aşk dolu bir hikaye çıkartmayı başaran Levan Akin’dır. Film bittiğinde kendimi ayakta alkışlarken buldum. Ayrıca o ne güzel bir son sahneydi öyle. Merab dansını bitirdiği an '' Lütfen film burada bitsin.'' diye yalvardım içimden. Tam istediğim oldu ve film orada bitti. Ancak Merab'ın dansının yankısı hala kafamda devam ediyor.

  • Love Exposure Sion Sono'nun Başyapıtı

    Japon sineması dendiğinde aklımıza klasik sinemadan uzak bir sürü unsur gelir. Klasik korku sinemasının başlangıcı, aşk sinemasının köklerinin uzandığı Japon sineması aslında basit kurgulardan günümüz hikayelerine kadar uzanmıştır. Bu kökleri akıl almaz bir biçimde kullanan yönetmen Sion Sono’nun başyapıtı Love Exposure (Aşka Maruz) klasik olmayan bir aşk hikâyesine dayanıyor. Love Exposure filmini anlamak için öncelikle Netflix belgeseli olan Sex and Love Around The City’nin ilk bölümü olan Tokyo’yu izlemek lazım. Belgeselde Yoko, Yu ve Koike‘nin babalarını bulabilirsiniz. Filmde baba, ruh ve din kavramlarını iyice anlamak içinse nefret ve aşk duygularını anlamak gereklidir. Yu, günahsız ruhunu babası ile iletişime geçmek için günahlarla doldurmaya başlar. Filmde özellikle cinsellik, tanrı ve günah terimleri bolca bulunur ve özellikle günah ve cinsellik kavramlarına baskı yapılır. Ana karakterlerimizden biri olan Yu’nun babası saygın bir pederdir ve kilisede dua sırasında bir kadın gelir ve ondan Hristiyanlığı öğretmesini ister. Peder ona yardım eder ve kadına karşı ilgi duyduğunu fark eder. Fakat pederler inancında kimse ile evlenemez ve ilişki yaşayamazdı. Bütün kalbini ve ruhunu dine ve tanrıya adamak zorundaydı. Yunun annesi ölünce babası kederini atlatmak için bunda bulur. Yu’nun küçüklüğü ve Yoko ile karşılaştığı ve en son görüşüne kadar incelememiz lazım. Yu Yu küçük yaşta annesini kaybetti ve yunun ailesi din konusunda katı bir aileydi. Annesi bir gece dua ederken Yu yanına gelir ve annesi ona bir seyahate çıkıyorum ama bu Meryem ana heykelini kaybetme der ve beni Meryem’in ile tanıştır der. Yu bu sözlerden çok etkilenir ve heykeli alır ömür boyu saklar. Kısa süre sonra annesi o yolculuktan döner ve bir daha birbirlerini göremezler. Annesinin gidişinden sonra babası dediğim gibi acısını dindirmek için kendini din ve tanrıya adamaya başlar. Bir kilise de peder olarak işe başlar ve tamamen sessizlik içinde yaşarlar. En başta bir kilise yani peder evine taşınırlar orada mutlu olacaklarını zanneden Yu rahatlamıştır. En azından annesinin vefatından sonra yeni bir adım atarlar. Fakat beklediği gibi olmaz. Babası kendini dine adar ve Yu ile konuşmaz. Yu sık sık babasının vaat günlerine gelir ve vaatlerini dualarını dinler. Zaman geçtikçe babası bir kapalı kutu haline gelir. Kapalı kutu halinde ise kiliseye Hristiyan olmak isteyen kadın gelir. Bu kadın kiliseye gelince üstü başı kilisedeki insanlara göre farklı bir giyim tarzındadır. Pederin gözünden bu kaçmaz. Dua ve vaat saati bitince normalde Yu’nun babası Yu’nun yanına gelse de bu sefer gelmemiştir. Babası o kadının yanına gider ve kadın ona ağlayarak yalvararak bana din öğret der. Şimdi burada duralım. Koike Koike geçmişi yüzünden psikolojisi bozulmuş, şiddete maruz kalmış ve cani haline gelmiş bir kızdır. Küçük yaşta babasının şiddetine maruz kalmıştır. Her gün okuldan gelince onu kemer ile acımasızca döven babası bir de üstüne onu döverken bağırarak kendisini tekrar etmesini ister. Babası Koike’nin kuşuna da zarar vermiştir ve Koike için bu son noktadır. Bir gün okuldan eve gelince babasını yatakta uzanmış hareketsiz bir şekilde bulur. Koike ne kadar uğraşsa da babasını kaldıramaz ve sonrasında babasının cinsel organını kırar ve koparır. Sonrasında hemen polisi arar ve ağlayarak babasının uyanmadığını belirtir. Babasının aşırı doz ilaçtan orada öldüğünü öğrenir. Koike artık kendini özgür hissediyordur ve sokağa çıkıp rahatça dolaşmaktadır. Bir ara sokakta gezinirken bir adam ona yaklaşır ve bir kiliseden bahseder. O kilise için Koike’yi eğitir ve hastalıklı olan zihnini daha kötü hale getirir. İnsanları çıkar için, zihinlerini yıkamak için kurulan bu sahte kilise Koike’yi kolları altına alır ve ona bir ev olur. Koike ve Yu Koike Yu’yu yağmur altında dua ederken görünce ona yanaşıp adını ve neden dua ettiğini soruyor. Yu ağlayarak ona cevap veriyor. Koike onun dinine bu kadar bağlı kalmasını çok seviyor ona korkutucu bir şekilde şefkatli ve garip davranıyor. Yine elinde koz geçirmek maksadıyla onunla yakınlaşıyor. Koike için sadece Yu’nun adını öğrenmek bile yetiyor. Çünkü asıl istediği Yu, onun babası ve saygınlığı. Yu’nun hayatına geri dönersek. Yu babası ile iletişimini tamamen kaybediyor. Ve babası ile iletişime geçmek için bir yol bulmalı. Bu yol ise günah işlemek. Hayatında bir karıncaya bile basmamış olan Yu, günah işlemeye karar veriyor. Buna karar vermesi Koike ile tanışmasıyla oluyor. Günahsız ve Günahlı Koike ile konuştuktan sonra Yu babası ile konuşmanın tek çaresinin bu olacağını anlıyor ve sokakta bir grup gence takılıp devlet mallarını darp ediyorlar. İşte şimdi Koike günahlarını Yu’ya aktarabileceğini anlıyor. Yoko ise günahlardan nefret eden ve aşkı için her şeyi yapan kız. Hepsinin ortak noktası günah ve aşk oluyor. Tanrı ve Günah Başrolümüz Yû babası ile iletişime geçmek için günahsız ruhunu günahlar ile kirletmeye başlıyor. Peki papaz oğlu olarak ‘günah işlemesi bundan zevk alması ama Meryem’ini araması’ nasıl bir çelişki? Yû’nun tanrısı kim ve gerçek mi? Love Exposure bu sorulara odaklanıyor. Tanrı gerçek mi? Tanrı’nın varlığını kabul edenler: Herhangi bir Tanrı’nın varlığını kabul eden anlayış içinde de “Nasıl bir Tanrı? Yani Tanrı’nın mahiyeti nedir?” sorularının cevapları ekseninde birbirinden farklı Tanrı anlayışları ortaya çıkmıştır. Deizm, ateizm gibi. Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur. - Friedrich Wilhelm Nietzsche Sahne: Son Akşam Yemeği 1.Korintliler 13 Sevginin Üstünlüğü İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Symphony No 7 in A Major Op 92 II allegretto Tanrıyı bulmak, ilerlediği yolu korumak ve aşk. SION SONO

  • Oslo Üçlemesi: Reprise

    Ortak noktaları, Anders Danielsen Lie’yi ve modern hayat depresyonunu üç eşit parçaya bölen 15 yıllık bir Joachim Trier üçlemesi. Aydınlık anlarında bile karanlık filmler serisi. İlki, 2006 yapımı, dostluğun filmi: Reprise. Tüm güzellemeler kötü gün dostlarına yapılsa da insanın başarılarına sevinecek eleştirel arkadaşlara da ihtiyacı vardır. Filmimizde hepsini karşılayan bir Erik karakteri görüyoruz. Filmin başında, kendisi kaybederken Philip’in başarmasına gözlerinin içi gülen Erik; aynı gözlerle, Philip yerle yeksan olduğunda merhamet ve sevgiyle bakıyor. Ama elbette hayatın olağan akışı olarak, tüm çabasına rağmen bir noktada Philip tarafından uzaklaştırılıyor. Dış sesin olduğu bir filmi, basit bir çocuk filminden farklı tutmak, bayağı kılmamak zordur; Trier bunu başarmış. Dış sese eşlik eden hızlı akan görüntüler sayesinde büyüklere masallar tadında bir filme imza atmış. Anders Danielsen Lie’nin oyunculuğu o kadar takdire şayan ki tüm üçlemeyi ama en çok da ilk iki filmi tamamen Philip’in gözlerinde izledik. Hangimiz eski anılarımızı, eski insanlarla yeniden yaşadığımızda ne hissedeceğimizi merak etmeyiz ki? Film, bunu da açığa kavuşturuyor. Elbette hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır, seks bile. Eski sevgiliyle yeniden çıkılan Paris turunda bunu gözlemledik. Filmin en kendine özgü tarafı ise bu kadar karanlık ilerledikten sonra, Philip ve Erik’in dargın kalmasına gönlü elvermemek, allem edip kallem edip muhtemelen eski güzel günlerine döndükleri izlenimini vermek, böylece tatlı bir bir finalle izleyicinin yüzünde bir tebessüm bırakmak.

  • The Painted Bird

    Vaclav Marhoul imzalı, siyah beyaz olmasına rağmen gönül rahatlığıyla ismiyle müsemma denebilecek; kendi halinde yokluk içinde yaşayan halkın tepkileri ve umursamaz zalimlikleri bakımından Yaşar Kemal kitabı tadında bir film. İlk yarı mükemmel ilerliyor, görüntüler müthiş, ne göz kırpmaya ne kalkıp bir kap su içmeye müsaade ediyor. Zaten zeytin gözlü çocuk, safi yetenek; annesinin karnından bu filmin başrolü olmak için doğmuş. Neredeyse hiç diyalog yer almaması cuk oturmuş, çünkü pek fazla söylenecek şeyin olmadığı zamanlarda geçiyor film. Gelgelelim ikinci yarıda film bir anda holocaust temasına bürünerek tüm orijinalliğini ve kendine özgülüğünü kaybediyor. Sinema dünyası Yahudi soykırımı konusunu çoktan son damlasına kadar tüketip dibini bile sıyırmadı mı? Bu konuda çekilebilecek en güzel, en rahatsız edici, en acıklı, en duygusal filmler çoktan çekildi, artık bundan sonrası seyirci bıktırmaya girer. Hele ki bu filmde olduğu kadar göze sokulan sahneler varsa. Filmin ilk yarısındaki, yalnız kalmış küçük bir çocuğun çektikleri, ayrıntılarda yakalanan Yahudi ayrımcılığı teması gayet yerindeydi. İkinci yarıda, bir anda bu metaforik kullanım bıçak gibi kesildi ve yağmalanan köyleri, vurulan çocukları, tecavüzcü ve kalpsiz ikinci dünya savaşı insanlarını bilmem kaç milyonuncu kez izledik. Seksomanyak kadının olayını rahatlıkla anlayabilmiştik zaten, kendini keçiyle mastürbe etmesine gerek var mıydı gerçekten? Eşsiz görüntülerine, güzel senaryosuna, başroldeki ufaklığın mükemmel oyunculuğuna rağmen abartıların filmi. Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen.

  • TWD 11. Sezon-1. Kısım: KEPAZELİK

    Entel gönlüm şu güzide site için ilk yazımın Jarmusch filmlerinden birinin üzerine olmasını isterdi ama maalesef ilk yazım The Walking Dead (TWD) dizisi üzerine oluyor. Sinemada korku yapımlarının kalitelisi çok zor bulunangillerden bir tür, ancak şükür ki bazı diziler bu kıtlığı biraz olsun hafifletiyor. TWD? Yo, hayır o değil. Mike Flanagan'ın mini dizileri. Hatta bir diğeri de yolda ve dahası bir Edgar Allan Poe uyarlaması. Üşengeç okurlara adını da veriyorum: The Fall of the House of Usher. Beklentim büyük. Neyse şimdi konuya dönecek olursam, Arka Sokaklar'ın Amerika şubesi TWD 11. Sezonu yayınladı. Toplamda 24 bölüm ve 3 kısımda yayınlanması planlanmış. İlk kısım olan 8 bölümü ev işi yaparken izledim. Bu ayrıntıyı özellikle veriyorum. Ev işi yaparken izlenen bir zombi dizisi. Sanki birileri hadi ıkının son bir sezon daha demiş gibi yönetmeninden oyuncusuna, ışıkçısından kostümcüsüne kadar öyle baştan savma öyle zorlama bir sezon olmuş ki anlatamam. Kepazelik burada bitmiyor. Diyaloglar, bakışmalar uzun ve sıkıcı. Geleneksel Türk dramalarını aratmıyor. Hele bi sahneler arası cutlar var ki aman yarabbi. Ritim yok, her şey gelişine. Dediğim gibi bu türün edebiyatta da sinemada da kalitelisini bulmak zor. O yüzden yıllar yıllar önce bu diziye şans vermiştim. Başta fena değildi. Her türlü klişeye rağmen belli bir noktada seyirciyi-en azından beni tutuyordu. Kaçıncı sezondan itibaren sapıttığını hatırlamıyorum. Ancak bir korku türü ev işi eşliğinde izleniyorsa vakit kaybıdır, izlemeyin. Sizin için zombiler illa ağzı yüzü yamulmuş homurdayan tipler değilse alternatif zombi dizisi önerim Avusturalya yapımı Glitch olabilir. Ama söylemeden geçemeyeceğim. Jeffrey Dean Morgan gerçekten de Javier Bardemle Robert Downey Jr karışımı. Ne adamlar ama!

  • Babysitter

    Mizah, yapılması kolay bir şey değilken kara mizah çok daha zor. Bu nedenle gönül rahatlığıyla burun kıvırıp, peh olmamış film, diyemiyor; medeni cesaretinden ötürü Monia Chokri'yi kutluyorum. Aşırı zor ilerleyen bir film; bir ara kendimi bir elimde portakal diğer elimde yelpazeyle antik Yunan'da bir amfitiyatroda hissettim. Hani sanki sessiz sinema olsa daha çok şey anlardık, özümserdik gibi. Hem böylece filmin o güzel renkleri de daha anlamlı olurdu. Gerçi o zaman da en iyi sahne olan, kiminin fantezisi kiminin cehennemi temalı meşhur kalpli jakuzi sahnesini yakalayamayabilirdik. Saçma ve abartı feminizmiyle bir miktar 9 Kere Leyla'yı çağrıştırdığını da söylemeden geçemeyeceğim. Filmin başındaki yakın çekimlerde kesinlikle bir şeyler amaçlanmış olmalı ama biz pek anlayamadık. Neyse ki hemen akabinde, dövüşen adamların yarattığı kanlı tablo sahnesini hem yakın hem de uzak çekim doya doya gördük de bu da ne biçim bir filmmiş diye kapata basmadık. Velhasılı kelam, öyle bir film ki izleyenin, duygularını karşısındaki aktarmakta kelimeler kifayetsiz...

  • Hayatboyu

    Mutsuz ve iletişimsiz bir karı-koca, sadece zaruri ihtiyaçlar için lütfen devam ettirilen ortak yaşam, öyle bir sıkılmak ki kavga bile edememek haleti ruhiyesi; hukuki adıyla evlilik birliğinin temelinden sarsılması... Sürekli gençleşmek isteyen, yılgın, gözlerinden her daim, keşke ölüp gitsem de bitse bu işkence, cümlesi okunan ağlak yüzlü bir adam... Elindekine razı olarak kocasına kendini gösterebilmek için çırpınıp, beceremeyen; küskün fakat yine de kocasına aşık olmaya devam ettiğini anladığımız, evdeki en eski mobilya gibi hisseden bir kadın... Kendi tatminini kariyerinde arayan ama başarılı olduğu halde mutlu olamayan bir kadınla; hayatından kaçmak için Van deprem bölgesine kadar giden bir adamın küçük burjuva hikayesi. Bekarların ezelden beridir merak ettiği konu, evli çiftlerin cinsel hayatı, tam olarak bu filmdeki gibi işte. Açılışın bu sahneyle yapılması mükemmel olmuş. Filmin genel boğucu havasıyla uyumlu aheste sekanslar, ince gözleme dayalı ayrıntılar ve Defne Halman'ın kusursuz oyunculuğu ile Aslı Özge bizlere bir kadın gözünden, müthiş bir kötü giden modern evlilik tablosu çizmiş.

  • Üç Hikaye Bir Film - Fransız Postası

    Wes Anderson'ın yazıp yönettiği "The French Dispatch" filmi favorilerim arasına girmiş bir filmdir. Beni çeken özelliği Wes Anderson'ın her zamanki farklı tarzı olmuştur. Wes Anderson'ın tarzından kısaca bahsetmek gerekirse yarattığı filmlerin bir düzene sahip olmasıdır. Çekimleri dümdüzdür, simetri boldur, oyuncuların yönetimi ve düzeni ayrıca kamera hareketlerinin de simetriği her zaman öne çıkıyor. Bunların yanı sıra her zaman rengarenk filmler yapmaktadır. Fransız Postası filminin konusu, baş yazarı öldükten sonra, son sayısı yayınlanacak olan gazeteye yazılacak hikayelerin arayışıdır. Birçok yazar toplanır ve ellerindeki hikayeleri analtır. Wes Anderson’ın her filminde olduğu gibi bu filmde de hikâye anlatımı görüyoruz. Ama bu sefer üç hikâye. Fransız Postasındaki üç hikâye şunlar: Akli dengesi yerinde olmayan bir adamın hapishanedeki sanat öyküsüdür. 1968 Paris olaylarındaki bir gencin öyküsüdür. Yemeklerle kurtarılan, kaçırılmış polis çocuğunun öyküsüdür. İlk hikâye modern sanatı anlatan bir yapıda. İntiharın eşiğinde olan alkolik adam, girdiği hücrede tanıştığı kadın gardiyanla olan ilişkisinden sonra sanatçı ruhunu keşfediyor. “Kim bir pis suçluyla birlikte olmak ister ki?” diye sorabiliriz. Bazı kadınlar, suç işlemiş ve hapse girmiş adamları cinsel anlamda çekici bulabiliyor. Gardiyan kadının bu hislerinden dolayı, suçlu Moses Rosenthaler ile çamaşırhanede ilişki yaşıyor. Moses o an kendini keşfediyor. İlişkiden aldığı hazzı resme dökmek istiyor ve resimler yapıyor. Kadının çıplaklığına bakarak, modern sanat yaratıyor. Bu sanatın farkına varan Cadazio ise ondan tablolar isteyerek bir sergi kurmak istiyor. Moses bunu ona veriyor fakat eserlerini birer betona yapıyor. Bu eserler taşınamayacak kadar ağır veya sabit olduğu için hareket ettirilemediğinden ortalık karışıyor. Bu betona yapılan modern sanatın amacı da, Moeses’in güçlü olduğunu bizlere anlatıyor. 1968’de Paris’de geçen bu hikaye devrimci bir genci anlatıyor. Satranç manifestosu mücadeleler görürüz. Erkeklerin kızların okul yurtlarına girebilme isteklerinden doğan bir protestodur bu. Gerçek bir savaşı ve karakterin anlatabileceği bir dilde mücadelesini satrançla izliyoruz. Hikaye, evlerine gelen gazeteci kadın Krementz, lavaboya gittiğinde Zefirelli ile karşılaşmasıyla başlıyor. Banyoda, sohbet ederler. Gazeteci onun aldığı notları okur ve bir amacının olduğunu fark eder. Daha da geliştirilerek kendini daha iyi ifade edebilmesini sağlar. Zefirelli’nin ilk cinsel ilişkisi de o akşam, yaşlı gazeteci kadınla olur. Kendini keşfettiği bu dönemde Zefirelli, satranç oynayarak zaman geçirir ve politik olaylara girer. Protestoculardan olan Juliette, Zefirelli ile cinsel ilişki yaşar. Bundan önce de kendisinin bakire olduğunu hatırlatır, Zefirelli de kendisinin öyle olduğunu ama gazeteci Kremetz hariç der. Bu da onu ileri taşıyan bir adım olduğunu gösterir. Devrimlerin ardından korsan radyolar ve satışlarla devrim devam eder. Zefirelli’nin manifestolar onu çok kısa sürede ölüme götürür Üçüncü hikâye benim en sevdiğim. Daha çok biçimsel olarak en sevdiğim diyebilirim. Wes Anderson değişik bir yöntem denedi bu sekansta çünku. Konusu şöyle; Eşcinsel, siyahi ve tipografik hafızaya sahip bir gazetecinin, davet edilip yemeklerini yediği polisin oğlunun kaçırılmasını anlatıyor. Bu hikayede kaçırılan çocuğun kurtarılması için, düşman tarafa zehirli yemek verililyor. Çocukda dahil herkes bu yemekten yiyor. Zehir sadece turplara konuluyor. Çocuk turp sevmediği için yemiyor, yaşıyor. Tesadüf ki, düşman şoför de sevmiyormuş. Çocuğu alıp kaçırıyor. Angoulême sokaklarında kovalamaca izliyoruz. Bu sahne Fransa'nın Angoulême kentine benzer sokaklarda geçiyor. Bunu birçok kişi izlerken farkına varmayabilir ama Angoulême kenti çizgi romanlarıyla ünlü bir kenttir. Wes Anderson bu yüzden birdenbire iki boyutlu animasyon göstermek istemiş. Yani kafasından uydurmamış. Bu filmi diğer Anderson filmlerinden ayıran özelliği bence siyah-beyaz ağırlıklı olması. Daha önceden bunu bu kadar uzun gömememiştik. Üstelik 4:3 kadrajla izliyoruz bunları. Bu kadraj olayı benim en sevdiğim biçimsel özelliklerden biriydi. Zaten Wes Anderson’ın renk paletlerini herkes biliyor ve harika olduklarını biliyordur. Aklıma takılan bir şey var. Fizik! Bu filmler fizik kurallarına uymuyor. Diğer filmlerinde de sürekli görüyoruz. Uçan insanlar, düşen insanlar, insanların uyguladığı kuvvetler… Aşağıdaki sahneye bakın. Bu tekerlekli sandalyedeki Moeses’in bu şekilde uçması mümkün mü sizce? Wes Anderson, sessiz sinema dönemindeki hızlandırma taktiğini çok uyguluyor ve çizgi filmlerin absürtlüğünü de her zaman sunuyor. Bu da farklı bir renk katıyor tabi ki. Bayılıyorum. Filmle ilgili olumsuz görüşlerim de var. Film çok hızlıydı insanı yormuyor fakat bazen anlamadığım yerler oluyordu. Geri alıp izlediğim sahneler oldu. Devamlılığı korumak ve filmin biçimsel tadını çıkartabilmek için aynı anda dublajlı ve alt yazılı izledim. Wes Anderson filmleri çok karışık gibi görünebilir, ayrıntıları çoktur evet. Şunu bilin gerçekten basit ve eğlenceli anlatıları olan filmler bence bunlar. Bu filmi bir kere izledim, ikinci ve üçüncüde çok daha iyi anlayacağımı umuyorum. Birden fazla kez izlenebilecek bir sinemadır Wes Anderson sineması. İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

  • Benedetta

    Paul Verhoeven yönetmenliğinde 2021 yılında çekilen, 17. yüzyılda bir manastırda geçen gerçek olduğu iddia edilen olaylardan esinlenilen film. Daha ilk bakışta filmin, bir tür kilise eleştirisi ve aynı anda queer tema gütmek iddiası olduğunu görmek zor değil. Bundan mütevellit mükemmel bir bakış açısı hatta belki Kazancakis esintileri izleyeceğimi umarken, malesef hevesim kursağımda kaldı. Yüzeyselliği, kopukluğu, yapmacıklığı yetmezmiş gibi; bazı sahneleri ve diyalogları ciddi ciddi üç film birden havasındaydı. Çıplaklığın, güzel ve rezalet olması arasındaki ince çizgi malesef yerle bir edilmiş. Sevişme sahnelerini gelişigüzel serpiştirince film bir anda statü atlamıyor ki. Bir ara maviş gözlü muhtemelen Selanik göçmeni Hz. İsa, çarmıhtan, başrol rahibeye seslenerek önce, soyun; sonra da, hadi aramızdaki engeli kaldır diyerek donunu çıkarttırdı. Neredeyse, aramızda bir aşk filizlenmeden buradan gidelim senin bakışın bakış değil, diyecekti mübarek. Başrol rahibenin bir sıkıntısı vardı belli ki ama Darth Vader sesi verip bir anda bağırtmak gerekli miydi gerçekten? Ayrıca bu insanlar ortaçağın pisliği, yoksulluğu içinde yaşamıyorlar mı, neden bu kadar güzel ve pürüzsüzler? Bütün sermaye, setin makyözüne yatırılmış heralde. Çok sığ bakıyorum, bir yerde hata yapıyorum diye tekrar tekrar sorguladım ama iler tutar bir yan bulamadım. Günümüzün acımasız tüketim çağında, ama geçmişte böyle şeyler gerçekten yaşanmış, bu bir biyografi diyerek işin içinden sıyrılmak mümkün değil.

  • Plemya/The Tribe

    Yetişin, sözün bittiği yer bulundu: Bir süredir Ukrayna-Rus savaşının şaşkın üzüntüsünü yaşadığımız şu günlerde, sessiz çığlıklarıyla dehşetin gelmişini geçmişini gözler önüne seren film. Dünyanın geri kalanı, rahat koltuklarında oturup birilerini kınama yarışı içine girmişken, biz her zaman batak içindeydik siz yeni fark ettiniz diyor film bizlere, üstelik hiç bilmediğimiz bir dilde, daha doğrusu sadece işaret ve beden dilinde. Filmin her karesinde sert ve soğuk Rus kültürünün farklı bir zerresini görüyoruz. Tüyü bitmemiş küçücük bir kızın, ancak başına gelen olarak tabir edilebilecek hamileliğini sonlandıran hemşirenin halinden tavrından, sen bu acıyı hak ettin rezil aşifte, diyecek ağır ortodoks kesimi görüyoruz. Meşhur kürtaj sahnesinde hem canlı canlı kürtaj yaptırmış olma acısını yaşıyoruz hem de adeta kendi kendimize kürtaj yapabilmeyi öğreniyoruz. Tam, romantizmin mekandan ve diğer her şeyden nasıl bağımsız olabildiğini hayretle fark etmişken; fakirlikten, soğuktan, bakımsızlıktan, sevgisizlikten kırılan başrol oğlanın, başına gelen her şeyi kanıksayıp, sahip olduğu tek bir ilgi parçasını kaybettiğinde nasıl canavarca hisle öldüren soğukkanlı bir katile dönüştüğünü görüyoruz. Özetle, bu filmde hiçbir şey duymazken çok fazla şey görüyoruz. İzleyiciye çok yönlü düşünebilme yeteneğini kazandırmak için elinden geleni ardına koymayan Myroslav Slaboshpytskyi'nin bu çabasının üstüne bizlere sadece şapkayı önümüze koyup düşünmek kalıyor.

BEN İZLEDİM

Ben İzledim; Film, Dizi ve Belgeseller hakkında eleştiri ve tavsiye yazılarının yer aldığı bir medya ve eğlence platformudur.

TAKİPTE KALIN

ÖNCE SİZ OKUYUN

Üye olarak, yeni blog yazılarımızdan ve haberlerden ilk siz haberdar olun!

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • TikTok

Copyright © 2022 www.benizledim.com

bottom of page