top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 230 sonuç bulundu

  • Spider-Man'den Fazlası Peter Parker

    Çizgi romanlardan, dizilerden ve filmlerinden tanıdığımız, mahallenin dost canlısı Örümcek Adam'ı herkes tanır ve çok sever. Çocuklar, onun gibi hoplar zıplar; onun kostümlerini giyip, maskelerini takarlar; Örümcek Adamcılık oynarlar. Hatta yetişkinler bile bunun etkisine girip eğlenebiliyor. Peki bu Örümcek Adam neden bu kadar çok seviliyor hiç düşündünüz mü? Spider-Man 1962 yılında Amazing Fantasy #15'de ilk kez çizgi roman okurlarıyla tanıştı. Stan Lee ve Steve Ditko'nun, dünyayı değiştirecek olan bir çalışmasıydı bu. Genç okurların hayal güçlerine hitap eden bu karakter, ilgi çekici kostümü ve mücadelesiyle yıllar içinde en başarılı karakterden biri olarak tanınmaya başlandı. Birçok çizgi romanı ve Wonder Woman veya Captain America gibi karakterleri geride bırakmayı başardı. Bu başarının en büyük sırrını aslında Spider-Man maskesinin altındaki çocuğa borçular: Peter Parker'a! Peter, henüz bir lise öğrencisiyken DNA'sı değiştirilmiş bir örümcek tarafından ısırıldıktan sonra hayatı tamamen değişiyor. Ne kadar süper güçlere sahip olsa da o hâlâ bir çocuk. Öğrencilerinden zorbalığa uğradığı okulu, hoşlandığı kız MJ, Ben Amcasından emanet kalan May Yengesi... Ben Amcası ona bir söz söylemişti, hepiniz bilirsiniz: "Büyük güç büyük sorumluluk getirir." Kendi çocukluğunu ve Spider-Man'in koruması gerektiği insanların aynı anda onun sorumluluğunda olması Peter'ın birçok hata yapmasının sebebini açıklıyor. Peter Parker'ın güçlü olmasının sebebi örümcek güçleri değildir. O, maske değildir! Tamamen onun içindedir. O ısıran örümcek, ona sadece bir yol gösterdi. Peter'ın kendi kostümünü dikmesi, diğer süper kahramanlar gibi lüks bir hayat yaşamayıp kirasını geciktirdiğini, arkadaşlarına olan bağını, onun azimli ve çalışkan biri olduğunu gösterir. Peter Parker, Örümcek Adam'a güç verendir. Marvel Sinematik Evrenindeki "Örümcek Adam" filmlerinde olağan üstü bir karakter gelişimi bulunuyor. Bunu hemen bu videoda anlattım. Göz atmayı unutmayın. Demek istediğim şu... Cadılar Bayramı geldiğinde neden herkes Spider-Man oluyor? Neden Peter Parker maskesi takmıyorsunuz?

  • Tales of The Walking Dead

    The Walking Dead, 2010 yılından günümüze kadar süren bir seri. Bu seri her geçen gün daha da genişlemeye devam ediyor. Klasik TWD dizisinden, Fear TWD ve TWD World Beyond serilerinden sonra klasik seri final yapmaya karar vermişti. Birkaç yeni dizi daha duyurmuşlardı. Asıl uzun seriler başlamadan hemen önce bir kısa seri daha yayımladılar. Tales of TWD! Bu seri 6 bölümlük mini bir dizi diyebilirim. 6 bölümü de farklı hikayeler anlatıyor. Bu bölümlere biraz göz atalım. Bir de benim görüşlerimi dinleyin. EVIE / JOE Bu hikâye en hoş hikayelerden biri bence. Sevilen oyuncu Terry Crews’i oynatarak iyi etmişler bence. Hem Terry’yi görmek güzeldi hem de dizinin devam etmesi için ünlü bir isim gerekliydi. Çünkü ben dahil birçok kişinin dikkatini çekmemişti bu seri. Joe (Terry’nin canlandırdığı karakter) ve Evie’yi anlatan bu hikâye kıyamet gününden beri yalnızlıkla mücadele eden iki kişi. Joe, köpeğini bir aylak baskınında kaybediyor. O günden sonra geçmişte internette tanıştığı bir kadını bir umutla aramaya çıkıyor. Yolculuk sırasında Evie ile tanışıyor. Evie çabucak ona güven besleyemiyor ama yavaş yavaş alışıyorlar birbirlerine. Joe ise çok hızlı güven besliyordu. Bu yapısı gerçekten öne çıkıyor. Bu hikâyenin bahsettiği şey aslında güvendir. Evie, güven sorunu yaşadığı için geçmişte kocasından ayrılıyor. Kocasına güvenmediği için bir işi bitirmiş mi bitirmemiş diye onu kontrol etmeye gidiyor. Joe ise kolayca güvendiğinden internette tanışmış olduğu bir kadını bulmaya gidiyor. İkisi de aradığını buluyor. Evie, güvenmediği eski kocasının sözünde durup çizmesi gerektiği tabloyu çizdiğini görüyor. Joe ise çok güvendiği kadının sığınağına gidip onun saldırısına uğruyor. Meğer kadın internetin delisiymiş :D Bir an internetten tanıştıklarınıza güvenmeyin de diyebilirdim. Ama o zaman sanki Black Mirror tarzı ortaya çıkıyor gibi olurdu :D Sadece “güven” diyelim. BLAIR / GINA Bir DEJAVU hikayesi bu. İki karakterin sürekli ölüp tekrar aynı zamanı yaşamalarını anlatıyor. Bu kısır döngüde Gina aslında bir büyücüyü temsil ediyor. Yani asıl karakterimize ders verecek olan gösterge. Blair, bir sigorta şirketinin yöneticisi. Kendini düşünen bir pisliğin tekidir. Geçmiş yıllarda Blair’e kanser teşhisi konmuş ve yalnız ölmek istemediğinden bir sevgiliye sahip olmak istemiş. Kendini o kadar düşünüyordu ki sadece ona sahip olmak istiyor ve kendisini önemsemediğini fark edemiyor. Hatta sigorta şirketinde çalışanlarını da düşünmediği ortada. Herkesin bir hayatı var ve onları düşünmediğinden onları sürekli çalışmaya zorluyordu. Gina’nın bir gün marketin yağmalandığını fark etmesi, bagajdan silah çıkartması, yakıt tankerini çalmaya çalışırken onlarca defa ölmesi ve her ölümünde yanında Blair’in olması tesadüf değil. İkisi sürekli beraber ölüp beraber doğuyorlar. Gina ile sohbetlerini geliştirirken Blair, bencilliğinin farkına varıyor. İnsanlarla empati kurmanın önemli olduğunu ve başkalarını da düşünmemiz gerektiğini anlatan bir hikâye bu. Fakat çok dandik bir hikayeydi diyebilirim. TWD kendi gerçekliğini yaratmış bir evren olarak dejavu yaşattıkları üstün bir bakış açısına yer vermesi garip geldi. Ama bu yoldan kolayca kıvrılmışlar. Bölümün sonunda Gina’nın attığı teoriye göre Blair’in aslında çoklu kişilik bozukluğu çektiği dile getirildi. Ben buna inanarak bir mantık oturtmak istedim. Siz ne düşünüyorsunuz? DEE Alpha’yı bir kez daha görüyoruz. Ama bu sefer daha eskiyi. Henüz Alpha değilken. Bir teknede nehirde yolculuk yaparak, teknede çalışan bir Dee görüyoruz. Kızı Lydia da onunladır. Teknenin yöneticisi Brooke, Dee’yi sevmese de Lydia’yı çok sevmektedir. Bir düzen kurmuştur ancak bu düzeni bozan insanlar da aralarındadır. Dee bunu fark eder ve yine sesini çıkartır. Sevilmeyen bir karaktere kimse inanmaz değil mi? Dee, tekneyi basan insanlardan kızını kurtarıp kaçıyor. Güçlü olduğunu göstermek istiyor. Neden? Çünkü Brooke gibi güçlü bir kadının, kızına daha iyi annelik yaptığını gördüğünden kıskanıyor. Kaçtıkları kıyıdan biraz içeride Whispers, Dee ve Lydia’yı buluyor. Arada flashforward sahneler karşımıza çıkıyor. Burada Whispers’ın başındakini indirdiğini ve en güçlünün kendisi olduğunu gösteren rekabet belirtilmiş. Yine bu hırs TWD dizisinde de vardı. Birçok canı yok etti. Dee’yi biraz daha tanıdığımız bu spinoff bölümünü nasıl buldunuz? Bana soracak olursanız bu bölüm diğerlerinden kötüydü. Hırsı, rekabeti ve kıskançlığına yenik düşen birinin kıyamet sonrası dünyada güçlenmek istediği bir hikâye bu. Sadece Dee için değil, bütün dünyadaki Alpha’ları temsil eden bir karakterdi. AMY / DR. EVERETT “Circle Of The Life” çalıyordu sürekli kulaklarımda, bu bölümü izlerken. Dr. Everett bir bilim insanı ve duygularına göre hareket etmemeyi tercih eden biri. Ama bir ölüye kafasını takması, tamamen yoğun duygularının kanıtıdır. Ölmüş bir arkadaşı olunca tek duyguyla işini yapıyordu. Ta ki, arkadaşının hortlamış bedeni, gölde timsah tarafından yenilene kadar. Arkadaşlarını kurtarmak için yardım isteyen Amy’ye yardım etmedi, sırf doğanın gereği diye. Ama arkadaşının yürüyen ölüsü için bu kuralı yıkacak bir bencildir kendisi. Bu hikâyede doğayı korumaya çalışan insanları görüyoruz ama korurken yine bencilliğimiz yüzünden hatalar yapan insanoğlunu görüyoruz. TWD evreni için… O dünyada o virüsün yayılmasının sebebi varsa yine suçlusu insanlardır. Savaşmak yerine, cahillik yerine insan olarak hareket edilse her şey çözülebilir. Fakat karışmayalım insanlara… Circle of The Life! DAVON Karşınıza çıkan yabancılar yeni bir umut olabilir. Tabii yeniliklere, yeni dünyalara kendinizi açarsanız. Bu bölüm bir Fransız topluluğun, Davon adındaki siyahi karakteri suçlamasıyla başlıyor. İddia ettiklerine göre Davon katildir. Çünkü uyandığında bir ceset elindedir. Bunu insanlar görünce tabii ki onun katil olduğunu düşünürler. Fakat göründüğü gibi değildir. Uyandığı an, aslında ayıldığı andır. Hemen öncesinde olan tüm anıları flashback olarak görüyoruz. Fransız topluluğu, Davon’u tedavi ettikten sonra misafir ediyorlar. O da bir ses duyup evin bodrumuna iniyor. Sonra onu misafir eden ailenin, çocukları kaçırdıkları ve öldürdüklerini görüyor, öğreniyor. Davon’u görünce ev sahibi Amanda, peşinden gidiyor, onu öldürmeye çalışıyor. Davon, kaçamasın diye onu kendine kelepçeliyor. O sırada aside düşen Amanda ölüyor. Bunu gören Amanda’nın oğlu (asıl katil) Davon’a boru anahtarıyla vuruyor ve onu bayıltıyor. İşte bundan sonra “katil” diye seslerle uyanıyor. Burada size bir özet geçtim çünkü izlerken kafası karışan olabilir. Sanki “Memento” filmi gibi sonradan gelen hafızayla sahneleri izliyorduk. Bu hikâyede insanları yargılamanın, insan değerlerinin, yeni umutların bakış açıları izleyiciye sunulmuş. Tabii bu hikayeleri sentezlemeden izlemek de olur. Ama bu 6 bölümün amacı aslında insan ve topluluk ilişkisi hakkında. LA DONA La Doña! La Doña! Ölümün ardından bu iyi ruhların yeri evleri olur. Idalia ve Eric’in, masum insanları öldürdükten sonra Maria adında bir kadının tanıdığı dedikleri eve, La Dona’nın evine giderler. Doña Alma, evini onlara açsa da misafirleri o öldükten sonra evi sahipleniyor. Dona’nın inançlı biri olduğunu anlarız. Bir Hristiyan olduğu evin dekorundan anlaşılıyor. Latin toplulukların inancında da ruhlar hep insanların çevresindedir. Bu inanç vurgulanarak filme izleyici bakış açısıyla korku süsü katılmış. Idalia’nın da aynı kültürden olduğu anlaşılıyor. O, Dona ile defalarca kez karşılaşırken, Eric sadece konuşan bir papağan ile uğraştı. Bir papağan konuşamaz; sadece, duyduklarını tekrarlar. Bu yüzden o kuşun söylediklerini gerçek bulmuyorum. Eric’in öldürdüğü insanların sesi olabilir. Idalia’ya geri dönelim. O ise evi işgal ettiklerini düşünüp vicdan azabı çekmektedir. Eve girdikleri için değil ama… Suçsuz insanları öldürdükleri ve rahatça orada yaşadıkları için. Kıyametin yaşandığı bir dünyada, zorluklarla uğraşan insanlar varken vicdansız insanların rahatça yaşadığı hayatlar öne çıkıyor bu hikâyede. Bu 6 bölümlük seri beklediğim gibi değildi. İlk duyurulduğunda evet biraz heyecanlanmıştım ama zorlama çekilmiş hepsi. O kadar iyi senaryoya sahip değil. Aynı zamanda da böyle bir temada insanlığa ders vermenin biraz gereksiz olduğunu düşündüm. “Tales of TWD” böyle bir isim verip daha derin hikayeler anlatabilirlerdi bence. Bu seri aslında kaybedilen değerleri ve nasıl savaşılması gerektiğini gösteriyor. Durumu kötüye giden bir dünyada korkular artar, dertler artar, düşmanlar artar… Bir sınavın göstergeleri aslında bu 6 bölüm. Tabii gerçeküstü olaylar ele alınıp anlatılmak istenmiş. Ama şunu bilin, bu hikayelerin hepsi gerçek. Çevrenizdeki insanlara, siyasetçilere, iş adamlarına veya mahallenizdeki dostunuza bakın. Dünya’nın sonu geldiğinde hangisine güveneceksiniz? Hangisinden nefret edeceksiniz? Hangisi sizin düşmanınız olacak? Hayatı akışına bırakmayı mı denemeli? İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

  • Hanedanlığa Veda: Succession

    Bir aile şirketine ve Amerika'nın en büyüğüne veda ediyoruz. Her güzel şeyin bir sonu vardır. Roy ailesine ne kadar güzel diyebiliriz o belki muamma, fakat kocaman bir süreci beraber atlattık. Zor ve iz bırakan bir veda oldu. Bu sezon ve bölüm beni zaman zaman mutlu etse de zaman zaman da üzdü. Belki final daha farklı olabilirdi. İlk bölümlerden ve karakterlerin gelişiminden başlamak istiyorum. Bu sezona başlamadan önce fragmanlardan çıkardığım ilk şey şu oldu: "Roy ailesi duygusal bir darbe alacak". İzlediğimiz en duygusal ve ağır sezondu. Logan'ın ölümü, kardeşlerin sürekli birbirlerine ihanet etmesi... Aslında klasik bir Roy ailesi olsa da Logan'ın hayatını kaybetmesi bu akışı daha duygusal bir yere taşıdı. İlk bölümlerde Shiv, Kendall ve Roman şirketi satıp satmamak konusunda ikilem yaşıyorlar. Şirketi üçlü olarak devam ettirip yönetimi ele almak istiyorlar. Tabii, Logan bu duruma her zamanki gibi karşı çıkıyor. Her şey alevleniyor derken, Logan'ın çocuklarına karşı alevlendiği anda üzücü bir haber alıyoruz. Maalesef Logan hayatını kaybediyor. Dizinin en büyük kırılma noktası bu. Bundan sonra kardeşlerin ihanetleri başlıyor. Logan eğer hayatını kaybetmeseydi bu sezonda Roman'ın büyük bir dönüş yapacağını düşünüyordum. Özellikle diğer kardeşlerine göre babasına daha çok bağlı. Cenazede yaşadığı duygusal anlar ve sonrasındaki tepkilerinden de bunu anlayabiliyoruz. Diğerlerine göre daha ağır bir duygusal süreç yaşıyor. Sevinçli bir gün olan Connor'ın düğünü ile beraber ölüm haberiyle sağlam bir darbe alıyor. Duygulardan yavaşça uzaklaşarak biraz daha şirkete geçelim. Logan'ın en büyük amacı ATN'i Gojo'ya vermek. Fakat Roy kardeşler bu duruma karşılar. Mattson'ı ve ekibini ziyaret ettiklerinde, Logan'ın bu kararının olumsuz olacağını düşünüyorlar ve satmamaya karar veriyorlar. Fakat tek başlarına buna karar vermek pek katkı sağlamıyor. Bu süreçte şirketin başında Kendall ve Roman yer alıyor. Shiv de onların üçüncüsü olmamak için Roman ve Kendall'ın arkasından Mattson ile bir anlaşma sürdürüyor. Buraya kadar aslında en aşkın anlardayız. Devamında ise asıl olaylar başlıyor. Bir diğer bahsetmek istediğim şey ise, Logan'ın eski vasiyetinde Kendall'ın ismini yazması. Kendall'ın ismi 2. sezonun bitişine çok güzel gönderme olmuş. Bahsettiğim gönderme; Kendall'ın hapse girmek istememesi ve suçu babasına attığı sahnede Logan'ın ekrana bakarak gülmesi. Nicholas Britell'in eşsiz besteleri ile devam eden sezonumuz, iyi bir ikinci darbe ile sarsıldı. Shiv'in seçim gecesi Kendall ve Roman'a ispiyonlanması. Aslında yine klasik bir Roy kardeş ihaneti, ama bu ihanetin ifşalanması sanırım Shiv'in gözünü açan ilk adım oldu. Bu aşamada, en başta Mattson'dan uzaklaştı ve Tom ile arası bozuldu. Mattson ile samimi olması Shiv'in, Mattson'daki kalıcılığını uzattı. Hatta kendisinin, şirketin başına geçeceğine de inandı; fakat olmadı. Üstüne, Tom'dan da darbe alınca her şeyi üst üste yaşadı. Ama bence bu sezonun Roman'ı, Shiv oldu. Sürekli olarak faz değiştirdi. Özellikle en son sahnede Kendall ve Roman'a iyi bir darbe atarak imzasını da atmış oldu. Yani aslında Tom'u, Shiv'in kendisi tahta yerleştirdi. Bir yandan Shiv'in bu hamlesi, Tom ve Mattson'ı daha kolay alt etmek olarak anlamlandırılabilir. Kendall ve Roman ile sürekli git gelli ve ihanet üstüne kurulu ilişkileri var. Fakat Mattson ile daha yeni bir ilişkileri var ve onları bu konuda alt etmek daha kolay. Tom ise büyük bir istisna oldu. Shiv'in hamileliği, Tom ile nefret ve aşk ilişkilerini alt üst etti. Roy kardeşlerden bile daha şiddetli bir ilişkiye döndü. Son olarak, Tom'dan bahsetmek istiyorum. Tahmin ettiğim oldu ve Tom şirketin başına geçti. Greg bile bu sürecin dışında kaldı. Aslında Tom'un bu hamlesi tahmin edilebilirdi, fakat garip bir nefret toplayarak bitirdi diziyi. Belki de kendisinden beklemediğimiz bir hamle olduğu için olabilir. Kısacası bu sezon çok sürpriz darbeler aldı. Epey şaşırdığımız anlar da yaşandı; ama sonunda, Logan'ın hanedanlığı son buldu. Biz de bunu bekliyorduk. Nicholas Britell'in besteleri, son ses dinlenerek yavaşça veda ediyoruz. Bu güzel dört koca sezon için teşekkür ediyorum. Succession gibi kaliteli dizilere hasret kaldık. Umuyoruz ki HBO bu kalitedeki yapımlarına devam eder.

  • Pearl (2022) - Dirençli Kadın Ruhunun Çürüttüğü Kurtlu Bedenler

    Kadın içgüdüsüne ön yargıyla yaklaşan bir toplumun tam karşısında ayakta duran Pearl hikayesine odaklanıyoruz. Filmin başlangıcında renkli kıyafetiyle özgürce dans eden Pearl’ün karşısına annesiyle arasındaki zayıf ilişkisi çıkıyor. Ötekileştirilmiş hissine kapılması, Pearl için kabus olan çiftlikten kurtulmak istemesinden başka bir şey değildir. Yavaş yavaş deliliğe teslim olan çiftçi ailenin dirençli ruhlu kızı Pearl, çürümüş bedenlerle, tıpkı eşinin savaştığı gibi savaşmak zorundadır. Pearl'ün, sıradanlaşmış bu kalıbın içinden kurtulmak için hayallerinin peşinden gitmesi gerekecektir. Geride bıraktığı ailesini, arkadaşını, ‘sevgilisini’ çürümüş bedenlere teslim edecektir. Bir gün geleceğine inandığı kocası Howard (Alistair Sewell) onu bıraktığı gibi bulamayacaktır. Çünkü bir kadının savaşması her şeyi değiştirebilir. Neyle savaştığını bilirse… Bir timsahı; ördekle, sonrasında ailesiyle beslemenin, onu ne kadar kimlik arayışındaki sevgisizliğe sürüklediğini görüyoruz. Saplantı haline getirdiği her objenin, metafor ile objektif görülmeye hazır kılınmış, bir o kadar da ince işlenmiş sahneleri zihinlerde sorgulatması tedirginlik duygusunu beslerken; aynı zamanda da hayallerine kendini serbest bırakan bir Pearl izliyoruz. Ötekileştirilmeye mahkum olmak istemeyen Ti West'in, ‘Pearl’ filminde kırmızı rengin tonlarına odaklanması, bu muazzam tasarımın dokunuşu olmayı ihmal etmiyor. Bir yandan duygu metaforuna ayna tutan nesnelleşmiş ekmek, kırmızı elbise ve kurtlanmış domuz unsurları Pearl için yeni bir hava kazandıran derin hallerde sergileniyor. Ti West’in, duygu yüklü işlerin yanı sıra zekanın bedenle eşleşmesine ayna tutan (metafor) unsurlara hizmet vermesi, korkunun doğasına da Mitzy (Emma Jenkins Purro) için duyguyu bastırarak dışa vurmasını sağlar. Olağanüstü ikili sahnesinde izlediğimiz dışa vurum, Pearl için ne kadar aldatıcı bir eksiklik olsa da kendini tamamlamak için yapması gerekenlerden ibarettir. Korku, gerilim, aksiyon ve psikolojik döngüsel kavramlara hizmet ediyor. Yalnız, korku, gerilim ve aksiyonun sıradanlaşmış yapısını bozmaması da yer yer üzmedi değil. Aksiyonu kırmak, gerilimi yaşatmak için klişe standartlarının dışına çıkılması işin daha da inandırıcılığını artırabilirdi. Lakin, kompozisyon kurgusundaki doğrudan rastlantısal kimlik bunalımına bir örnek. Pearl gibi içsel karmaşanın dönem dönem eleştirisine de şahit oluyoruz. Bu gibi karakterlerin problematiğinde eksik duyguları kanıtlama içgüdüsü evrensel bir mücadelenin de altını çiziyor. 1918’de birçok Amerikalı erkek denizaşırı ülkelerde savaşırken; geride kalanların, İspanyol gribinin dehşetiyle boğuşmaya bırakıldığı bir yılda başlar. Döneminde herkesi delirtebilecek bir durumdur. Ti West için de anlam yüklediği Pearl, kabus dolu bir çiftliğin karanlığına sürüklenir. Şahit olduğumuz şiddet eylemleri kimi zaman da istediğine ulaşmak için bu yolda her şey mübahtır söylentisi Pearl’ü haklı çıkardığında seyiricinin sempatisini de kazanıyor. Hikaye kurgusunda sıradanlaşmasının dışına çıkılması aslında Pearl’ün yaptıklarının farkında olması sağlıyor. Sevgisizliğini, ilgisizliğini dile getirdiği kısımlarda sahip olduğu büyünün farkında olması onu hayallerine açılan çürümüş bedenlerle baş başa bırakıyor.

  • Miles Morales ve Çoklu Evren Deliliği

    Spiderman filmlerinin en iyisine kırmızı halı serme zamanımız geldi. Bildiğimiz gibi Marvel, bir süredir çoklu evrenler üzerine filmler yapıyor; hatta gelecek fazlar, yani 5,6 ve 7 tamamen çoklu evrenlere odaklanacak. Yani bir noktada aslında bunun bir sonu yok. Sony ise Marvel'ın bu yorumuna saygı duyarak kendi bünyesi altındaki karakterleri de aynı çizgide tutuyor. Yazının devamında Sony ve Marvel olarak ayırmadan tek faz altında değerlendireceğim. *Devamında spoiler var!* Öncelikle bu filmin genelinden bahsetmek istiyorum. Aşama aşama değerlendirebiliriz. Şarkıları yine çok başarılı, animasyonları yine hayran bırakan türden. Aynı çizgiyi çok güzel korumuşlar. İzlerken yine aşık oldum diyebilirim. Kurgu ve hikayeden öte bu filmin çizerleri, animasyonlarını kurgulayan ekip büyük bir tebriği hak ediyorlar. Her sahnesi, hareketi birbirleri ile uyum içinde. Bence hepimizin beklentisini fazlası ile karşıladı diyebilirim. Marvel'ın Miles ve Faz 4 Planı Şimdi de konusundan ve Marvel'ın gelecek planlarından bahsetmek istiyorum. Bu konu çok çalkantılı olsa da bahsedilmesi gereken çok ince çizgilere sahip. Öncelikle zaten bu fazın başından beri Marvel'ın çoklu evrenlere odaklanacağını biliyorduk. Bunu yavaş yavaş çizgi romanlara paralel bir şekilde götürmeye çalıştı. Başarılı olduğunu da söyleyebilirim. Eksik olduğu çok nokta olsa da benim gibi çizgi romanlarla filmlerden önce tanışmış biriyseniz az çok mutlu olmuşsunuzdur. Çünkü Marvel'ın laneti hep çizgi romanlarla paralel ilerlemek istemesi ama yapamaması olmuştur. Bunu kırdığını söyleyebilirim. Ama gelecek yapımlardan bahsetmeden önce genel olarak bu filmde ne gördük ve devamında veya faz 5'te karşımıza neler çıkabilir onları konuşalım. Bu filmde çizgi romanlarda gördüğümüz nerdeyse bütün spidermanler ile karşılaştık. Sinema evreni dahil hepsini gördük. Yani çoklu evrenleri ciddi anlamda detaylandırdık diyebilirim. Hatta fark ettiyseniz Community dizisinden tanıdığımız Childish Gambino da filmde vardı. Kendisi normalde Aaron Amca'nın sinema evrenindeki versiyonuydu. Hatta televizyonda arkada bir sahnede kendisinin Community dizisindeki spiderman pijaması giydiği bölüm bile vardı. Küçük ama tatlı bir Easter Egg idi. Favorim Miguel O'Hara oldu. Kendisi çok güzel işlenmişti. Çizgi romanlarla da uyumlu ilerliyordu. Hikayesi ve karakter gelişimi de aynı şekilde. Gelecek filmde muhtemelen kendisinin geçmişine daha çok odaklanacağız. Çünkü Miles'a kendisinin çoklu evrenlerde yarattığı bir hata yüzünden kaybettiği şeylerden bahsederken tam hakim olamadık. Bence onun öyküsünü daha iyi dinlemeliyiz. Spiderman Far From Home filminde bütün Peter'ların toplandığı sahnede, hepsinin teker teker kaybettikleri insanları anlattıkları an gibi olmasını istiyorum. Yani biz seyircileri duygusal açıdan daha tatmin edecek sahneler olabilir. Miles'ı, Marvel bu açıdan zekice kullanmalı. Kendisini izlediğimizden daha mı güçlü yoksa daha mı zayıf gösterecek? Gelecek faz 4 ve 5 yapımları için şu şekilde konuşabilirim; bu film, animasyon ve aslında ana zaman çizgimizden uzak bir dünyada geçiyor. Fakat bu durumun da şu an izlediğimiz faz 4'e bence iyi bir katkısı olacak. O da şöyle olabilir, What If? Dr. Strange bile belki gelebilir. Evet bu ihtimal olmamalı, sonuçta, odağımız spiderman evreni; ama yine de ihtimali var. Ben Spiderman karakterini düşündüğüm zaman aklıma direkt Secret Wars ve Moon Knight geliyor. Bu da beraberinde Daredevil'ı da getiriyor. Hala cevaplanmamış çok sorumuz var biliyorum, ama yine de teorilerle devam edebiliriz. Özellikle şu an olaylar daha karmaşık hale gelmişken teori yapmanın tam zamanı. Onu da belki bir Moon Knight, Venom, Daredevil ve Spiderman takımı ile kurtarabiliriz. Odaklandığımız, zaman çizgisinin ana olayları en son Guardians Of The Galaxy ile devam etti. Onun çok öncesine gitmemiz gerekiyor. Ben faz 4 ve 5 için biraz daha çıkmamış yapımlara odaklanmak istiyorum. Yani bir çizgi roman okuyucusu gözü ile bakmak istiyorum. Şu an Marvel'ın yapması gereken şey bence daha çok Spiderman'e odaklanmak. Spiderman sağlam bir kilit karakter oldu. Dr Strange, Loki ve Wanda üçlüsü sonrası Spiderman'e daha çok odaklanmalıyız. Çünkü çizgi romanların faz 4'e göre sıralamasını yaptığım zaman Secret Wars, Civil War 2 ve WW Hulk yapımları karşıma çıkıyor. Bildiğimiz gibi, Moon Knight karakteri Spider-Man ve Punisher gibi kahramanlarla ortak çalışmıştır. Captain America tarafından Secret Avengers’a davet edilip farklı görevlere de gönderilmiştir. Hatta Amazing Spider-Man #353 – 358 arasında yayımlanan Secret Empire kapışmasına katılan ekipte de kendisi vardır. Yani Spiderman'in genel yapımları için özetlemem gerekirse kendisi kilit kahraman özelliğini taşıyor. Ana konumuza devam edelim. Kısacası bu film çok güzeldi. İzlerken tekrar tekrar hayranlık duydum. Tam bir çizgi roman filmiydi. Beklediğime değdi. Animasyonların hikaye ve görsellik bakımından bu kadar başarılı olması, özellikle çizgi roman filmi olunca, beni çok mutlu ediyor. Easter egglerle dolu bir filmdi. Özellikle senaryonun çok güzel çoklu evren inceliği içermesi beni ayrı mutlu etti. Çünkü çoklu evren mevzusu şu an Marvel ve Sony içinde izleyeceğimiz ana kurguyu oluşturduğu için dikkatli işlenmesi önemli. Bu yazıda belki filme çok odaklanamadık ama biraz odağın faz 4'e ve devam yapımlarının bu filmle olan bağlantısına çevrilmesini istedim. Kısacası bu film kesinlikle 9/10'u hak ediyor. Devam filmini sabırsızlıkla bekliyor ve Metro Boomin'in listesini son ses dinlemeye devam ediyorum!

  • AIR: ''Aveneu 23''

    Hayatının anlaşmasını yapmak için hayatını ortaya koyan, enerjisini etrafa bulaştıran adam Sonny Vaccaro ile tanışmanızı öneririm; hele de spor ayakkabısı şirketiniz varsa... Nike'ın, elbette, Sonny’den önce de başarılı bir şirket olduğunu hepimiz biliyoruz. Nike kurallarını çiğneyerek, belki de Micheal Jordan’a inanarak açtığı bir savaşı; hem anlaşma ile hem de Micheal Jordan’a olan güveni ile taçlandıran bir azmin hikayesi. Bir parantez de filmin adını taşıyan efsaneye açalım; Michael Jordan bir süperstar oldu ve oyun tarihinin, tartışmasız en büyük basketbol oyuncusu oldu. Ve filme adını veren ayakkabı Air Jordan, tüm zamanların en çok tanınan ve en çok beğenilen spor ayakkabısı oldu. Sonunu bildiğimiz bu film, bize,kendini nasıl izletiyor peki? Ben Affleck’in oyunculuğundan gelen aldatıcı ışıltının altında yatan sır, büyük yönetmenlerle çalışmış bir görüntü yönetmeni tercih etmesi olmuştur. Air'i, aynı bir hediye paketine benzetebiliriz. Jordan gibi biz de filmin sonunda paketi açtığımızda mutlu oluyoruz. 1984 kadar eski bir moda eğlencesinde, Sonny’nin Jordan’a sunacağı anlaşma kadar gergin, yeni Ben Affleck filmi karşımıza çıkıyor. Affleck, Nike'ın, sadece kendisi için değil, aynı zamanda Nike için de önemli olan bir ayakkabı yaratarak Jordan ile nasıl imzaladığını anlatıyor. Damon ve Affleck eski iki yakın arkadaş. Bu ikili, Nike’ın basketbol ayakkabılarında dünya markası olmak için bütün bütçelerini iki, üç oyuncu yerine; ona, yani Jordan’a yatırmaya karar verirler. Klasik bir engelleri aşarak sonunda ödüle kavuşulan, kafa dağıtmalık iki saatlik çerez. Damon, genç Kuzey Karolina guardını yüzyılın yeteneği olarak gören ve onu daha havalı Converse ve Adidas gibi sıkıcı markalardan uzak tutmak için amansızca genç Kuzey Karolina guardının peşine düşen Sonny Vaccaro'yu canlandırıyor. Affleck ise Nike'ın kurucu ortağı ve eski CEO'su Phil Knight ile karşımıza çıkıyor. Sakinliği ve kurumsal kibrin ilgi çekici bir karışımı ile Affleck, bizlere, yönetmenliğinin yanında zanaatini de gösteriyor. Ofiste çıplak ayakla dolaşıyor ve mor olmasına rağmen üzüm renginde ısrar ettiği bir Porsche’si var. Evet, sevgili okuyan, 84 model, üzüm rengi bir Porsche. Vaccaro, bu hikaye ile bizim de böyle bulutların üstünde bir başarı hikayesi çizebileceğimizi hissettirdi. Uzaktan bakınca Air reklamı gibi duran bu film, aslında vizyonu ve işinde iyi olan insanları, ofisleri ve ayakkabı üretim yerleri ile anlaşmanın sonunda sizlere NBA’in kapılarını açıyor. Greetings To MICHEAL JORDAN & CORONA

  • Bilmemek

    Filmin asıl olayı LGBTİ+ miydi, örselenmiş evlilik sendromu muydu, evlilik içi eril tahakküm müydü, aldatan evli kadın mıydı? Her biri başlı başına babayiğit olacak konuyu bir araya getirmek zor zanaat, nitekim öyle de olmuş. Evet, en nihayetinde hepsi bir “bilmemek” paydasında toplansa bile tekilde fazlasıyla yüzeysel kalmış. Güzel noktalar var; boncuk gözlü başrol çocuğun, ruhunu vererek büründüğü rolü gibi. Kazandığı, umut veren genç erkek oyuncu ödülünü her zerresiyle hak etmiş. Annemiz de mutsuz kadın rolünde başarılıydı, ancak atla deve bir payı olduğunu da söyleyemeyiz. Ben, babanın oyunculuğunu başarılı bulmadım; bu kadar basit bir rol, bu kadar kötü oynanabilirdi hatta. İnsan, sarhoş rolü bile yapamayacaksa bu taraklarda neden bezi olur anlam veremedim. Atarlı giderli sert çocuk babanın, karşısına çıkan ilk zorlukta yıkılması, sesinin çıkmaz olması, araba kullanamayacak hale gelmesi; pasif annenin de dirayet timsali olup tüm işleri, ağlayarak da olsa yürütmesi bir miktar klişeydi. Ama göz ardı edilebilir bir miktar. Benim, filmin ayakta alkışladığım kısmı, su topu oyuncusu ergen zorbalar ve onların sahneleriydi. Hepsi özenle, tek tek seçilmiş; günümüz z kuşağına özgü tavırlar kokan gerçek karakterlerdi. Hani, eşcinsel olabilirsin ama bunu bize söyleyeceksin, ikiyüzlülüğü. Eskinin, homoları dövelim mantığından bir tık evrilmiş; temelde aynı, ancak modernlik iddiasıyla, “güven” kalkanına saklanmış. Müthiş bir işçilik. Hele hele maviş başrolün kankası Tunç’un tavırları; arkadaşını, ne yapacağını kestiremeyen ürkek savunuşları, en sonunda eline yüzüne bulaştırışları. Çete liderinin, olaylar yaşandıktan sonra geri adım atamayışı ama ileri de gidemeyişi. En iri yarı ve sezardan sezarcı oğlanın, vicdan azabı içinde, geri dön Tülay diye ağlamaları. Hepsi cuk oturmuş. Son olarak, günümüz Türkiyesi için queer sinema, "her şeyin içine bir eşcinsellik koyuyorlar bıktık ya" seviyesinden çok ama çok uzakta. Bizler, "eşcinsel ama ne yapsın elinde değil hastalık bu" diyenlere bile, ehveni şer kabilinden, en azından öldürülsün demiyor diyecek haldeyiz. Bu nedenle, yönetmen Leyla Yılmaz’a cesareti ve başarısı nedeniyle ne kadar şükran duysak azdır; her ne kadar, günün sonunda yine biz söyleyip biz dinliyor olsak da.

  • Holy Spider/Kutsal Örümcek

    “Eyvah! Meclise Hizbullahçılar mı girdi? Olamaz! Yoksa İran mı oluyoruz?” korkularını ciğerimizde hissettiğimiz şu günlerde izlenmesi halinde insanı anksiyete krizine sokan bir film çekmiş Ali Abbasi 2022 yılında. Sanki bizlere acı acı gülerek diyor ki, siz daha korkmaya yeni yeni başlarken biz çoktan alıştık, kanıksadık bile. Gerçekten, filmin başrolü, kendini mesleğine adamış, gözü pek ve cesur gazeteci Rahimi Hanım, aykırı karakterine rağmen, filmde yaşanan her türlü pislik ve hukuksuzluğa, kadınlara özgü çaresiz bir alışmışlık halinde. Tek istediği, bari, suçluların bir şekilde açığa çıkıp cezalarını çekmesi. Örselenmiş kadın sendromunun bir adım gerisindeki bu alışmışlığını, otel odasını basıp kendisine sigara veren ve ardından, otel odasında erkeklerle baş başa sigara içtiği için onu namussuzlukla suçlayan polis sahnesinden açıkça görüyoruz. Rahimi, dişli karakterine rağmen ne bağırıyor, ne şaşırıyor ne de kötü bir söz söylüyor; tek yaptığı, adamın arkasından sigarasına tükürmek gibi işlevsiz ve zavallı bir eylem. Gelelim, katilimize. Katilimiz Said esasen sessiz, saygılı ve silik bir karakter. Karısına ve çocuklarına iyi davranıyor, tam bir aile babası; özellikle kızına çok düşkün. Muhtemelen majör depresyonda, kendine bir hayat amacı arıyor. Dinin, bu tip bir boşluktaki kimselere yardımcı olması bakımından tehlikeli bir ince çizgisi var: kişiyi, kelimenin tam anlamıyla teskin ve mutlu edebilir; yahut, filmdeki abartılı örneği gibi çeşitli dışsal faktörlerle birleşip bir canavar da yaratabilir. Filmde Said, İran İslam Cumhuriyeti’nin kendisine verdiği yetkiyle, sokağın desteğini de arkasına alarak “ahlaksız” kadınları öldüren bir seri katile dönüşüyor. Said kendini görevine o kadar adamış ki, evine getirdiği seks işçilerine yönelik hiçbir cinsel davranışı olmuyor; tek bir kereliğine, maktuleye küçük bir cinsel temasta bulunuyor ve akabinde derhal tövbe ediyor. Öyle ya o, kendi karısıyla bile yoğun istek üzerine lütfen sevişen bir adam. Said’in karısı, filmde neredeyse çocuklarla eşdeğer zavallılıkta bir karakter. O kadar acınası bir konumda ki söylediği sözlere kızamıyoruz bile. Orta doğu toplumlarında, kadına verilen tek büyük görev olan annelik ve karılık yapma konusunda hem hevesli hem de becerikli. Kendisine göre çok yaşlı ve çirkin olan kocasına tapıyor; onun için giyinip süsleniyor, iyi huylu ve sevecen. Katil olduğunu öğrendiğinde dahi kocasını, doğru olanı yaptığı için sahipleniyor. Aslında, doğru olanın ne olduğuna dair bir fikri olmadığını görüyoruz, ezberden konuşuyor; kocası hapse girerse kendisine sunulan tek seçeneğin, sahip olabileceği tek dünyanın yok olacağını biliyor ve yok olmaması için kendini paralıyor. Filmin en sonunda, Said’in oğlunun, küçük kız kardeşini de kullanarak babasının, kadınları nasıl öldürdüğünü betimlediği sahneyi son derece yersiz buldum. Oğlanın, babası ve olaylar karşısındaki konumunu; kendi ailesi eliyle suça sürüklenen çocuğa dönüşecek olma ihtimalini, filmdeki ayrıntılardan güzelce anlayabilmiştik. Bu kadar abartarak gözümüze sokulmasına anlam veremiyorum; bazı yönetmenler, izleyiciyi kıt akıllı sanıyor. Bu tip bir filmde idam cezasına değinmeden geçmek olmaz. Evet, kendi kendini ahlak polisi ilan eden, küçük dünyasına bir anlam katabilmek için, kendi değer yargılarına göre insan öldürmeyi amaç edinmiş soğukkanlı suçlulara dahi idam uygulanmamalıdır. İdam, bir cezalandırma türü değil, devlet eliyle işlenen bir öldürme suçudur.

  • Galaksinin Koruyucuları 3 - Şarkıları, Soundtracks

    Galaksinin Koruyucuları, Marvel’ın en renkli yapımlarıdır. James Gunn’ın ruhunu yansıttığı bu seride, sadece görsel şölen yaşamıyoruz; kulaklarımıza da bayram yaşattığımız bir film serisi bu. James Gunn her zaman olduğu gibi bu filmde de harika şarkılar seçmiş. Önceki filmler 1988’de Dünya’dan ayrılan Peter’ın müziklerine sahipti. Bu sebepten dolayı 70’ler ve 80’ler müzikleri ağırlıklıydı ilk iki filmde. Infinity War ve Endgame zamanı Dünya’ya gelen Star Lord (Peter Quill), 2000’lere kadar yeni müzikler keşfedip tekrar uzaya çıkmıştı. Bu filmde de harika müzikleri dinliyoruz. Seçtiği müziklerin, Dünya’ya olan özlemini ve ailesini yansıttığı besbelli. "Creep (Acoustic)" by Radiohead (1993) – Açılış sekansında, Knowhere sahnesinde çalmaktadır. "Crazy on You" by Heart (1975) – Adam Warlock’un Knowhere’e uçarak geldiği sahnede Rocket Rakun’a saldırırken çalar. "Since You've Been Gone" by Rainbow (1979) – Rocket’in yaralanıp Galaksinin Koruyucularının onu kurtarmaya çalıştığı sahnede çalar. Aynı zamanda bu şarkı fragmanda da yer almıştır. "In The Meantime" by Spacehog (1995) – Bu şarkı, Galaksinin Koruyucularının, Orgoscope’a sızmaya çalıştığı sahnede çalmaktadır. Aynı zamanda Aralık 2022’deki fragmanda da yer almıştır. "Reasons" by Earth, Wind & Fire (1975) – Orgoscope’ta Groot’un savaştığı sahnede çalar. "Do You Realize??" by The Flaming Lips (2002) – Galaksinin Koruyucuları, Counter-Earth Gezegenine giderlerken dinleriz. "We Care a Lot" by Faith No More (1985) – Bu şarkı Counter-Earth gezegenine girdiklerinde çalar. "Koinu no Carnival (From Minute Waltz)" by Ehamic (2018) – Bu şarkı Peter, Nebula ve Groot’un High Evolutionary’e giderken bindikleri arabanın radyosunda çalmaktadır. "I'm Always Chasing Rainbows" by Alice Cooper (1976) – Bowie’de (Uzay Gemisinde) çalmaktadır. Rocket komada yatarken, Galaksinin Koruyucuları ise High Evolutionary’a gitmiştir. "San Francisco" by The Mowgli's (2012) – Gamora Bowie’yi uçururken çalar. O sahnede zorla yere iner ve az daha Groot ve Peter’ı ezecektir. "Poor Girl" by X (1983) – Knowhere’deki kumar sahnesinde çalar. "This Is the Day" by The The (1983) – Galaksinin Koruyucuları, High Evolutionary’den Nebula, Mantis ve Drax’ı kurtarmaya gittiği sahnede çalar. "No Sleep Till Brooklyn" by Beastie Boys (1986) – High Evolutionary’de savaş sekansında çalar. "Dog Days Are Over" by Florence + the Machine (2008) – Filmin sonlarında yer alır. Knowhere’de meydanda herkes son bir kez kutlama yapar. Hatta bu sahnede Drax bile dans eder. "I Will Dare" by The Replacements (1984) – Credits’te çalar. "Come and Get Your Love" by Redbone (1974) – Rocket’in görevlerinden birinde çalar. Herkesin bildiği bir şarkı çalmak istediğini söyler. Bu şarkı aynı zamanda senaryoya bir son sözdür diyebilirim. Seride çalan ikinci şarkı aynı zamanda serinin sondan ikinci şarkısı olmuştur. "Badlands" by Bruce Springsteen (1978) – Son şarkıdır. After credits sahnesinden hemen önce çalarak, Peter’ın doğduğu zamana göndermedir. İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

  • Çilingir Sofrası: Yarım Kalan Bir Hikaye

    Toksik maskülinitenin tavan yaptığı bir masadayız. Birbirini yıllarca görmemiş iki "dost"un hikayesini izliyoruz. İki farklı hayata sahipler, ama içlerindeki duygular bu iki farklı hayatı kabullenemiyor. Emir Can ve Yusuf Efe, yıllar sonra Beyoğlu'nda bir çilingir sofrasında buluşurlar. Birbirlerini ne kadar tanıyıp tanımadıklarına şahit olacakları o buluşma, aslında ikisini de içten içe istedikleri bir duygu karmaşasına doğru sürükler. Yusuf Efe, evlenmiş ve baba olmuş. Emir'i görene kadar, hayatındaki eksik duygu yoğunluklarından emin olmaktan da korkuyor. "Kendi" olamamanın eksikliği içinde, bir nevi mutsuzluğunu gizlemeye çalışıyor diyebiliriz. Duygu karmaşasının, bir noktada, Yusuf'un üstünde olduğunu görüyoruz. Aslında birbirlerini çok iyi tanıyorlar, fakat kabullenemedikleri bir şey içerisindeler. Bu noktada asıl kilit, Yusuf'a ait oluyor. Filmi izlemeye başladığınız zaman pek bir üstü kapalı anlam veya duygu aramıyorsunuz. En başından beri olayların ne olacağını ve aralarındaki kapalı kutuları çözebiliyorsunuz. Bu noktada karakterlerin birbirleri ile olan belki de zıtlıkları önem kazanıyor. Emir kendinden emin ve duygularını dışa vurabilen biri. Yıllar önce içinde sakladığı duyguları gösterebiliyor ve bu duyguların Yusuf'un kapalı kutusunu açmasını istiyor. Yusuf ise kendini, yaşadığı travmatik şeyler sonucu bir kutuya hapsetmiş. Sadece Emir ile olan ilişkisinde değil, evliliğinde ve ailesi ile olan hayatında sürekli olarak kendine bir şart koymuş. "Aile olmak bir şey fark ettirmedi", "Ben babam gibi biri olamam" gibi cümleler kurarak; sadece duygusal anlamda değil, farklı şekillerde de kendini bastırdığını anlıyoruz. Kendisi ile bir savaş içinde ilerlemeye çalışıyor. Bu savaşı da en son sahnede izliyoruz. Emir'e karşı, belki de ilk defa kendini açıyor; çilingir sofrasına oturdukları ilk andan beri ilk defa, ona hissettiklerini paylaşıyor. Kendini kabullenememenin verdiği büyük hasarı o an anlayabiliyoruz. İki farklı hayatları var. İkisi de lisede bıraktıkları halleri ile buluşuyorlar. Ne kadar kabullenmek istemeseler de hayatları devam etmiş olsa da hissettikleri hala lisedeki duygusallıklarından kalma. Güzel ve alışık olduğumuz bir hikaye. Şu an hayatımızda yaşadığımız, yaşayacağımız veya şahidi olduğumuz bir hikaye. Kısa ve öz bir şekilde anlatılarak başarılı bir şekilde izleyiciye sunulmuş. Yusuf karakterini çok beğendim. Yusuf'u kendi hayatımızda veya çevremizde çok aramaya çalışmamak lazım. Bulunduğumuz dünyada eksikliği olan bir karakter maalesef değil. Emir ise duygusallığı ile beni etkiledi. Çok baskın biri değil belki ama Yusuf'a karşı huylarını değiştirmesi aralarındaki duyguyu yoğunlaştırıyor. Kısacası film beklediğime değdi. Güzel bir merak ve heyecanla izledim. Bugün itibari ile de Gain'e geldi. İzlemek isteyen veya düşünen herkese tavsiye ediyorum. İyi Seyirler!

  • Büyük Balık: Hayal Gücü Zenginliğini Gerçekliğin Dar Alanına Tercih Eden Film

    Büyük Balık, hayal gücü zenginliğini gerçekliğin dar alanına tercih eden ve bu yolla ölümsüzlüğe erişen insanların hikayesini konu alan bir fantastik dramadır. Tim Burton'ın diğer filmlerinden de aşina olduğumuz bu fantastik hikayeler bu filme de çok güzel etki etmiş. Alis filmleri başta olmak üzere her filmini ayrı bir sanat eseri olarak gördüğüm Tim Burton imzalı bu duygu yüklü filmi sadece hayal gücünün önemini bilenlere öneriyorum. Film, Edward'ın bir nehrin ortasında durmuş, tüm gücüyle devasa bir balığı yakalamaya çalışması ve alyansını balığı yakalamak için yem ederken açılıyor. Edward aşık olduğu kadın için her şeyi yaptığını ve istediğini elde ettikten sonra da onlara nasıl tanıştınız diye soranlara güzel bir hikaye anlatmak için gördüğü rüyalar ile birlikte karşısındakinin hayal gücünü zorlayan hikayeler anlatır. Büyük Balık, cesur renkler, büyük anlarla dolu ve estetiğinde sessiz bir kalite saklı olan bir filmdir. Dünyayı Edward'ın akıl almaz yaratıcılığından görüyoruz. İzlerken kafayı yediğiniz ve bunu da yaşamamıştır dediğiniz ne varsa çıkan bir hayal gücünden bahsediyoruz. Edward bize geçmişten hikayeler anlattığı için sürekli geçmişe dönüş sahneleri olan hoş, parlak ama bir o kadar da puslu, kasvetli ve asla ulaşılamayacak gibi duyguları aktaran sahnelere sahip bir film. Edward'ın fantezi hayatında ters giden bir şeyler var; sanki ona tanık olmamız gerekiyor ama biz tanık olmaktan öte içinde yaşıyoruz. Filmin şimdiki zamanda geçen sahneleri, siyahlar, griler ve renksiz beyazlar gibi donuk renklerle çekilmek zorunda kalınmış. Bu da Edward'ın anlattığı renkli ve akıl almaz hikayeler yüzünden oluşan ufak bir defo diyebiliriz.

  • Jedi Konseyi Seçimleri Başladı!

    Jedi Konseyi en iyi Jedi'yı seçiyor! Hemen oy ver ve en yüksek tercihi alan Jedi kazansın. Olamaz! Bazı Jedi'lar karanlık tarafa geçti. Sithler, konseyi ele geçiriyor. Şimdi de Sith tercihlerinizi görelim! Elemeler devam edecek. Kaçırmamak için sitemize abone olun ve bildirimleri alın. Tüm güncellemeleri Instagram sayfamızdan takip edebilirsiniz. GÜÇ SİZİNLE OLSUN!

BEN İZLEDİM

Ben İzledim; Film, Dizi ve Belgeseller hakkında eleştiri ve tavsiye yazılarının yer aldığı bir medya ve eğlence platformudur.

TAKİPTE KALIN

ÖNCE SİZ OKUYUN

Üye olarak, yeni blog yazılarımızdan ve haberlerden ilk siz haberdar olun!

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • TikTok

Copyright © 2022 www.benizledim.com

bottom of page