top of page

Rıza


Tayfun Pirselimoğlu’nun Vicdan ve Ölüm üçlemesinin 2007 yılına ait ilk filmi. Yakın çekim, yırtık kenar mahalle perdesini havalandıran rüzgâr görüntüsüyle başlıyor film. Anlıyoruz ki varoşlarda sıradan bir gündeyiz. Sonradan aynı perdeyi hem gündüz hem gece sık sık göreceğiz.



Ana temamız, yoksulluğun ve çaresizliğin, kendi kaderine boyun eğmiş bir şekilde yaşayan zavallı bir insanı suça sürüklemesi. Rıza’yı, Raskolnikov’un epey bir sığ hali olarak düşünebiliriz. Hukuk öğrencisi değil, hayatı felsefi bir biçimde sorgulayamıyor; ama temel ihtiyaçlarda tüm insanlar ortak nihayetinde. Rıza da yataklara düşüyor, buhranlar geçiriyor. Üstelik Rıza’nın maktûlü, Raskolnikov’un maktûlesi gibi şirret bir kadın da değil; filmde hep kendisine iyilik yaptığını gördüğümüz güler yüzlü bir mülteci.



Filmin özü, Rıza’nın, böceği ayağının tersiyle, pervasızca ezdiği sahne. Aslına bakılırsa bu kadarı yeterliydi, seyirci olarak mesajı almıştık ama anlamayan kalmasın istenmiş olacak ki, kamyoncu filozof beybaba “herkes gücünün yettiğine değil mi” diyor üstüne basa basa. Buna benzer sahneler sık sık tekrarlanıyor. Her şey gözümüze sokulmuş durumda. Neredeyse biri, seyirci için pankart açıp; gül, üzül, ağla, hüzünlen yazacak…


2000’lerin başı henüz ekranda sıkça LGBTİ+ görmeye alışmadığımız yıllar; ama yönetmen fazlasıyla öngörülü, filme eşcinsel ilişki esintileri serpiştirmiş. İyi hoş, öyle bir “erkeklik” ortamında bile böyle şeyler olur mesajı veriyor buna eyvallah da neden seyircinin bu kadar, tabiri caizse, aptal olduğu düşünülüyor? Bir pisuvar önü sahnesinde ağzını silerek, telaşla içeri giren genç bir delikanlının ve hemen ardından gelen adamın hal ve tavırlarından, on saniye öncesini anlamak çok zor değil; bir daha o adama fermuarını çektirmek, günah benim suç benim nutku attırmak neden gerekiyor?


Durun henüz bitmedi. Filmin en bomba kısmı kesinlikle ve kesinlikle kaçak göçmen Afgan kızın, açlıktan bayılma noktasına geldiği, çişini korkudan oracıktaki bir kaba yapıverdiği, içi herif dolu bir otel parçasında, habire, akşam düğün var makyajıyla oturmasıydı. Kızım senin ülkende savaş çıkmış, kocan kaçmış, kayınbaban da gitmiş, yol bilmez iz bilmezsin, bilinmez diyarlarda aç adamların arasında yapayalnız kalmışsın o göz kalemini nasıl çektin, kirpiklerini o kadar ne ara boyadın? Odana birileri gelmiş, bilmediğin bir dilde konuşuyorlar, çığlık çığlığa bağırsana, herhangi bir tepki göstersene. Korkmak böyle bir şey değil. Ama sözüm sana değil tabii…



Aynı minvalde, çamaşırcı eski aşık abla neden yerli yersiz küfrediyordu? Zaten gözlerindeki, hayatı tespih yapmışım sallıyormuşum ifadesiyle, içinde bulunduğu durumu ifade etmekte gayet başarılı olan bir oyuncuya insan neden role bürünmesi için durduk yere küfrettirir?



Film boyunca ara ara gördüğümüz, sigara içerek karşı binadan yargılayıcı gözlerle oteli izleyen atletli şahıs sanırım vicdanı temsil etmekteydi. Dekalog serisinin tamamında gördüğümüz melek metaforunu anımsattı bana. Güzel bir ayrıntı.




Filmden aklımda maalesef kalan basit bir ayrıntı ise, bir zamanlar 60TL’ye on paket sigara alınıyor oluşu ve fasfakir insanların, kafalarına esince mekâna oturup iki bira içebiliyor olmaları…

77 görüntüleme0 yorum

İlgili Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page