Arama Sonuçları
Boş arama ile 230 sonuç bulundu
- Eternity And A Day: Söyle Bana, Yarın Ne Kadar Sürecek?
"Neden anne? Neden hiçbir şey beklediğimiz gibi olmuyor? Neden çaresizce çürümek zorundayız acı ve arzularla ikiye bölünerek? Neden hayatımı sürgün geçirdim? Neden yalnızca o nadir anlarda kendimi evimde hissettim... Neden? Söyle anne, neden sevmeyi bilmiyoruz?" Theo Angelopoulos, yaklaşık 50 yıl önce çektiği ilk filmi Anaparastasi (Reconstruction / Yeniden Yaratma) ile hiç şüphesiz ’'Yeni Yunan Sineması’’ nın doğuşunu gerçekleştirmiş ve 1970’te başladığı bu serüvenden hayatının son anına kadar birbirinden güzel şaheserlere imza atmıştır. Angelopoulos sineması başlı başına bir deryadır, bir de Eternity And A Day ise mevzu, işte o zaman akan sular durur benim için… Bu filmi tanımlamak zordur, izlerken hisleriniz akıntıya kapılmışçasına oradan oraya sürüklenir, ne hissedeceğinizi bilemezken bulursunuz kendinizi ve nihai hissiniz tatlı bir hüzün olur. İşte bu yüzden Eternity And A Day benim için; hafızası, onu dünyadaki son gününde hayatının manzarasında gezdiren bir sanatçının, akıldan çıkmayan şiirsel bir vedasıdır. Film kaba bir tabirle, ölümcül bir hastalığa yakalanmış ünlü Yunan yazar ve şair Alexandre (Bruno Ganz) ‘nin, ölmeden önceki son gününü anlatmaktadır. Onun için ölmek, geçmişi gözden geçirmek ve başkalarıyla bağlantı kurmak için hayatta bir kez karşılaşılabilecek bir fırsattır. Konusu itibariyle çok da alışılagelmişin dışında bir konu olmadığı kabul edilebilir. Ancak Angelopoulos, bir insanın hayatının anlamı üzerine olan bu sıradan anlatıyı, kamerayı ana karakterin düşüncelerinde gezdirircesine kullanarak adeta büyülü şekilde anlatmaktadır. Filmde, duygulu ve yorgun, geçmişi hakkında derin bir kararsızlığı olan yazar Alexandre ana rolü, başta Marcello Mastroianni tarafından oynanacaktı; ancak Mastroianni’nin hastalanması üzerine Angelopoulos bu rolün, tam da Alexandre’nin deneyiminin ağırlığının elle tutulur bir hissini veren Bruno Ganz tarafından canlandırılmasına karar verir, iyi ki de öyle yapar. Ganz filmde performansını aslen Almanca canlandırmış ve kendisine Yunanca dublaj yapılmıştır. Ancak dil, görüntü ve hafıza için o kadar ikincil plandadır ki, Ganz’ın performansının Yunanca’ya çevrildiğini öğrenmek dahi filmin mükemmelliğinden bir şey eksiltmez. Film, ikisi de görünmeyen, yalnızca birinin adı Alexandros / Alexandre olan iki çocuk arasında geçen ve kulak misafiri olduğumuz bir diyalogla başlar: ‘’Dedem, zamanın kıyıda zar atan bir çocuk olduğunu söylüyor.’’ Alexandre’nin çocukluğunu anımsadığı bu açılış sekansından Theo Angelopoulos, bizi bir kez daha başarıyla, her zaman ana hedeflerinden birine kilitliyor: zamanın geçişi ve onun görsel olarak nasıl temsil edilebileceği… Angelopoulos’un filmlerindeki en güzel şeylerden birisi de hiç şüphesiz, tüm zamansal ve uzamsal sınırların silinerek her ikisinin de tek bir dünyada birleşebilmesidir. Sürekli hareket eden uzun, yavaş çekimlerin tekrar tekrar kullanımı Angelopoulos’un görsel stilinin bir imzası olmuştur. Kendisinin de dile getirdiği gibi: ‘’Filmimin karakterleri, zaman ve mekân yokmuşçasına zaman ve mekânda yolculuk ederler.’’ Dairesini, Selanik’in gri sahil sokaklarına bırakmadan önce (Filmin geri kalanında dairesine geri dönmeyeceğinden), Alexandre son kez ses sistemini açar ve Eleni Karaindrou’nun o mükemmel bestesi olan ‘’Sonsuzluk Teması’’ çalmaya başlar. Açık penceresini kapatmaya yönelir ve otuz saniye içinde sokağın karşısındaki açık pencereden aynı şarkı ona çalınmaktadır. Seslendirmeyle bu garip olgu açıklığa kavuşur. ‘’Son birkaç aydır dünyayla tek temasım, bana her zaman aynı müzikle cevap veren bu bilinmeyen komşum oldu. Onlar kim? Nasıllar? Bir sabah gidip onlarla tanışmak istedim ama sonra fikrimi değiştirdim. Belki onlarla tanışmak yerine onları hayal etmek daha iyidir.’’ Komşuyu hiç görmüyoruz. Ne olay tekrar ediliyor ne de Alexandre buraya tekrar dönüyor. Yine de burada onlarla tanışmak yerine onları hayal etmenin daha iyi olabileceği fikri, kahramanımızın ölen karısının yarı hayali görünümüyle geri dönüyor. Alexandre, ölmeden önceki son gününde hastaneye yatışını gerçekleştirmek üzere yola koyulmuşken, tek yoldaşı olan köpeğini emanet edebilmek için kızını (Iris Hatziantoniou) ziyaret etmeye gider ve bu ziyaret esnasında kızına, annesi Anna (Isabelle Renauld) tarafından yazılan mektupları verir. Bilirsiniz ki mektuplar, insan sıcaklığının ve varlığının bir temsilcisi haline gelmiş geçmişin en büyük kalıntılarıdır. Kızı mektuplardan birisini yüksek sesle okumaya başladığında, Alexandre balkona doğru yürür ve yüzündeki tebessümle, Anna’yı ortaya çıkarmak için perdeyi aralar. Alexandre film boyunca Anna’yla çeşitli zamanlarda karşılaşmaya devam edecek olsa da bu sahnede hatırladığı anı, onun hayatına dair pişmanlıklarını hissetmeye başladığı ve hayatının çoğunu neden onu en çok sevenlerden sürgünde geçirdiğini sorgulamaya başlayacağı ilk anı olacaktır. İşte Alexandre’nin yolculuğu, birazdan başlamak üzeredir… O -ya da biz- o son mükemmel güne nasıl ulaşacağına dair herhangi bir fikir edinmeden önce, Alexandre’nin yolu, 9-10 yaşlarında arabasının ön camını silen bir çocukla (Achilleas Skevis) kesişir. Işığın değişmesini beklerken camları temizleyen küçük çocuk, tatlı bir gülümsemeyle bahşişini bekler ve Alexandre de aynı şekilde gülümseyerek çocuğa ödemesini yapar. Çocukla çok farklı koşullar altında tekrar karşılaştığında, kendisini tamamen beklenmedik bir maceraya kaptırır. Alexandre bu çocuğun, komşu Arnavutluk’un Yunanca konuşulan bölgesinden gelen binlerce yasa dışı göçmenden birisi olduğunu ve sokakta yaşadığını öğrenir. Onu zengin Yunanlılara gizlice çocuk satan bir çeteden parayla satın alarak kurtarır ve Arnavutluk’taki büyükannesine geri götürmeye çalışır. (Başta çocuğun yalan söylediğinden ve büyükannenin var olmadığından habersizdir.) Bu, Angelopoulos filmlerinde çok önemli bir bileşen olan ‘’yolculuğun’’ da başladığı sahnedir. Angelopoulos, muhteşem şekilde fotoğrafladığı bu film boyunca, terk edilmiş çocuğun basit, beklenmedik dostluğuna tutunurken, kahramanın hayatından önemli anları ona yeniden yaşatarak şimdi ve geçmiş arasında pürüzsüz bir geçiş yaratmaktadır. İlginç bir şekilde, geçmişe dönüş sahnelerinde de Alexander, daha genç bir aktörden ziyade yine Ganz tarafından canlandırılmaktadır. Alexandre yolculuğu boyunca, ölümü aşmasını sağlayacak bir köprü bulmayı ummakta ve bu köprünün, fiziksel olarak var olup olmayacağına bakılmaksızın onu hayatta tutacak kelimeler olduğuna inanmaktadır. Eternity And A Day, The Suspended Step of the Stork (1991) ve Ulysses’ Gaze (1995)'den sonra Angelopoulos’un ‘’Sınır Üçlemesi’’ nin son bölümüdür. Ancak filmde ele alınan sınır, fiziksel bir sınır değildir. Bizi kuşatan yaşam ve ölüm arasındaki sınırdır. Alexandre sonunda Arnavut çocuğa veda ettiğinde, bu dünyayı barış içinde terk etme kararlılığını hissediyor gibi görünmektedir. Çocuk fiziksel bir sınırı geçerken, Alexandre mecazi bir sınırı geçer ve nihayetinde ikisi de özgürlüğüne kavuşur. Felsefi Yaklaşımlar Filmin başında ilk felsefi yaklaşım ‘’Zaman nedir?’’ sorusuyla başlamaktadır. Film ilerledikçe zamanın anlatımının iç içe geçtiğini ve geçmişin, bugüne ev sahipliği yaptığını görürüz. Geçmişe döndüğü sahnelerde Alexandre, hayatını edebiyat ve şiirlerle geçirirken ailesini ihmal ettiğini hatırlamaktadır. ‘’Tek pişmanlığım Anna, hiçbir şeyi bitirmemiş olmak. Her şeyi taslak olarak bıraktım, şurada burada sözcükleri parçaladım…’’ Filmde varoluşsal sorgulamalar da oldukça yoğundur. ‘’Yarın’’ sembolik bir zamandır. Geçmişin bir sonu vardır ve Alexandre yarının sonsuzluğunu yaşayabildiği kadar vardır. Varlığını kendi zamansallığı aracılığıyla deneyimleyebiliyorsa, ölümünü de ancak zamansallığını idrak ederek anlamlandırabilir. Ayrıca filmde, Alexandre’nin anlam arayışını da gözlemliyoruz. Sadece tamamlayamadıklarından pişmanlık duymaz, aynı zamanda anlam peşinde koşmaktan da umutludur. Hayatı boyunca aradığı kelimelerin aslında ne anlama geldiğini, ona nelerin acı verdiğini araştırmaktadır. Annesini ziyareti sırasında kurduğu cümlelerle aslında hayatını gözden geçirmekte, hangi duyguları yaşadığını, ne açıdan eksik olduğunu, nasıl yaşayabileceğini sorgulamaktadır. Angelopoulos’un tüm filmleri bir maceradır. Ona modern zamanın Homeros’u demek abartı olmayacaktır. Herhangi bir ortamda çok az yönetmen, yolculuğu ve zaman kavramını, yaşam ve ölümün döngüsü için böylesine güçlü bir metafor olarak kullanabilir. Bu filmde zaman ana temadır. Heraklitos’un dediği gibi: ‘’Zaman nedir? Zaman, denizin kenarında çakıl taşlarıyla oynayan küçük çocuktur.’’ Hepimiz sadece komşuyuz, müziğimizi pencerelerden çalıyor, duyulmayı umuyoruz.
- Süpermen, süpermen olmak lazım bazen. (Her Şey Çok Güzel Olacak 1998)
Her Şey Çok Güzel Olacak, bir Cem Yılmaz filmi olmayan en iyi Cem Yılmaz filmidir. Yılmaz, film kariyerinin başında olduğu için yönetmen kendisi değildir; oyuncu olarak filmin ana damarıdır. Mazhar Alanson ise zaten MFÖ ile Türkiye’nin en iyi müzik gruplarından birinin efsanevi solistidir; ancak oyunculuk yeteneği en az müzisyenliği kadar iyi olduğundan, Cem Yılmaz ile birlikte o dönem mükemmel bir kimya oluşturmuşlardır. Çünkü Cem Yılmaz, kendi ifadesine göre müzik yapmayı “yeteneği limitli” olmasından dolayı hobi olarak görüyor. Ancak stand-up komedyeni olarak, film aktörü olarak müzik kulağının olduğunu ve şarkı söyleyebildiğini, yapımlarında ve sosyal medya paylaşımlarında görüyoruz. Yılmaz ve Alanson'un müziğe karşı tutkularının olması ayrı bir kimya oluşturuyor. Her Şey Çok Güzel Olacak filminde yer alan “Bilemiyorum Altan” repliği yeni kuşak için de sık sık kullanılan bir deyiş halinde. Film için oluşturulmuş müzikler günümüzde hala popülerliğini sürdürüyor. En azından belli bir kuşak için. Ömer Vargı'nın yönettiği filmin yapımcılığını Filma-Cass adına Mine Vargı üstlenmiş, görüntülerini ise Garry Turnbul çekmiştir. Cem Yılmaz'ın Mazhar Alanson ile başrollerini paylaştığı ilk sinema deneyimidir. Ayrıca Cem Yılmaz bu filmin senaryosunda da yer almıştır. Film, Cem Yılmaz’ın o dönem stand-up komediliği kariyerini sömürmek yerine klasik bir drama çatısı altında iç amaçları, engelleri, çatışmaları olan komple bir film olarak tasarlanmış. Parası olan, düzenli, tertipli “ama” obsesif bir abi ile, para sıkıntısı çeken, düzensiz, “hayalperest” kardeş arasındaki karakterler çatışmaları, tabiatıyla hem dramatik hem de komik sahnelerin yer almasına neden oluyor. Diğer engeller/hedefler ise Altan’ın (Cem Yılmaz) karısına karşı kendini ispatlamaya çalışması / bunun için bar açılması / bar için paraya ihtiyaç olunması / para için aile, mafya ilişkilerinin içinde olayın kaosa dönmesi üzerine ilerliyor. Buralarda karakter değişimi olarak Mazhar Alanson’un (Nuri) Altan’ın her türlü tehlikeli eylemini sineye çekip, kendi konfor alanının dışına çıkma isteği izleyicide rahatlık yaratabilir. Konfor alanımız bizi tehlikelerden korurken aynı zamanda haz ve zevk dürtülerimizi de köreltebilir. Burada Nuri, konfor alanından çıktıktan sonra bir de Akdeniz’de aşkı bulunca artık Altan kadar “dengesiz, cahil cesaretli” bir karakter değişimine girebiliyor. Mafya ile böyle savaşıyorlar. Küçükken Tolga diye bir arkadaşım vardı. Yaşlarımız epey küçük tabii. Filmin tanıtımları dönerken bir rüya sahnesinde Altan, bara gidip “Tolga Naber?” dedikten sonra taranıyordu. Eh 90 doğumlu olan çocuklar olarak böyle bir sahne bizde ne iz bıraktı bilemeyiz ama filme karşı ilgimizi pekiştiren bir durumdu. Bu tür nedenlerden dolayı ilk yazılarımı hep en erken dönemde bana etki eden filmler üzerinden yazmayı tercih ediyorum. Umutlar, Hayaller, Hayatlar. Porshe, bir eczacı için çok uzak bir hedef olabilir ama bir arzu nesnesi. Altan için yani hiçbir işi olmayan birisi için pub/bar açmak ise imkansız bir hedef (legal yöntemlerle). Dolayısıyla hayatta arzularımızın peşinden giderken her şeyi kitabına göre yapmak için bazı insanlar 40 sene sebat ediyor bazı insanlar da illegal yöntemlerle bunları elde edip yakalanmayana kadar bir tedirginlik riskiyle zevkini çıkarıyor ya da daha da kötüsü daha düşük arzuların yaşanacağı yerlere düşüyorlar. Hapis gibi mesala. Bu yüzden filmin şarkı sözleri, filmin erişilmesi güç arzuları için çok güçlü nitelikte. Bir zamanlar fırtınalar estirirdim şarkı sözlerine bakalım: İnsan olmak yetmez, yetmiyor zaten süpermen, süpermen olmak lazım bazen (burası Altan’ın bar arzusu). Nasıl da yeniden aşık oldum ben? Bu sevda bambaşka avare eden, ne bileyim ben (Bilemiyorum Altan repliği bu kısımla alakalı olabilir mi acaba?) Bu ne biçim Hikaye Böyle Şarkısında ise: Bu ne biçim hikaye böyle Hasta mısın nesin bana söyle Gel gidelim güneylere Yenilenip dinlenmeye Deliyim ben aslında Senin gibisin' sevmekle Deli. Buraya kadar Altan’ın mentalitesi. Buradan sonrası da Nuri (Mazhar Alanson’un) her şeyi kabullenişiyle alakalı olabilir. Konfor alanından çıktı, zorluklar yaşadı. Ancak üzerindeki ölü toprağını atabildi. Bir kere olsun aşkı yaşadı belki de. Ancak yine de bize göre değil. Hayat zor. Evet, Altan. Yenge de aldattı seni ama hayat böyle. Başarısız olduysan oldun Yıkma kendini zaten yorgunsun Ya bu deveyi güdersin Ya bu diyardan gidersin Ya vazgeçer unutursun Ya da yolun açık olsun Hadi.
- Duvara Karşı, Gegen die Wand, (2004)
Duvara Karşı çok kompleks bir film. Filmi özel kılan en önemli unsurlardan biri, filmin gri tonda olması. Mutlak sonuçlar çıkarmadan, karakterlerin kendine has mücadelelerini gösteriyor. Döneminde (2004) başrollerinin gerçek hayattaki kimliklerine yakın olması, "Alamancılık" diğer önemli unsurlar. Karakterlerin, olayların, şehirlerin siyah ve beyaz kadar zıt yansıtılmaması, filmi gerçeğe yaklaştırıp samimi kılıyor. Fatih Akın, Alamancılık ile ilgili tespitlerini filmin her yerine serpiştirirken; Sibel karakterinin, tutucu ailesinin baskısı ile özgür olmak arasındaki çatışmasını ve Cahit karakterinin varoluşçuluk, yalnızlık, aidiyetsizlik buhranıyla birleştiriyor. İki karakter de rehabilitasyon kliniğinde denk geldiklerinde win-win bir anlaşma içerisine giriyorlar. Filmin, o zamana denk yapılan diğer Türk filmlerinden ayrı olmasındaki (ki Duvara Karşı resmi olarak Alman filmi) en büyük unsur, karakterlerinin ne çok iyi ve de ne çok kötü şekilde yanısıtılmış olması. Neyse o. Burada salt gerçekliğe yaklaşmanın filmi sıkabilme ihtimalini Akın, dinamik kurgu ve sahne geçişleriyle geçiştirmiş. Bazı sahneler, kullanılan müziklerin üzerinde o kadar klip havasında duruyor ki o kısmı alıp, müziğin resmi klibi olarak dağıtıma koyabilirsiniz. Cahit karakterinin, filmin başında hayatını sonlandırmak istemesini düşünecek olursak bu karakterin ya da bu karakterin yansıttığı gerçeğin bir insanın kendi kendine, diğer şartlar ve durumlardan daha fazla zarar verecek potansiyelinin olduğunu söyleyebiliriz. Vücudumuz, her türlü hayatta kalma güdüsüne göre şekillenmiş /evrimleşmiş. Buna rağmen ilk sahne, Cahit'in kasti olarak arabayı duvara çarpmasıyla başlıyor. Fatih Akın, bu sahneyle Cahit'in hayatının tamamen yaşanılmaz halde olduğunu ekonomik bir şekilde anlatıyor. Sibel karakteri için durum farklı. O, Cahit'in aksine yaşamdan zevk alıyor ve motivasyonsuzluk içinde değil. Tam aksine, zevklerinin ve arzularının, ailesi tarafından engellenmesine karşı kendisine zarar veriyor. Hayatta kalmak için, hayatını sonlandıracak eylemler yapacak kadar yaşama sevdalısı. Film boyunca "Türk-Alman, Alamancı" temalarına uygun sahneler, anektodlar, olaylar, durumlar var tabii. Fatih Akın da "Alamancı" olduğu için bu sahneler oldukça samimi ve renkli. Ancak filmin odaklandığı ana hikaye, hayat dolu bir karakterin, hayattan zevk al(a)mayan bir karakterle ilk başta zorunluluktan, daha sonra da keyfi olarak birleşmesini göstererek karakterlerin bireysel çabalarını sunmak. Bu birleşmeden en fazla Cahit olumlu yönde etkileniyor. Aşık oluyor, hayattan zevk almaya başlıyor. Küçük detayların keyifli olabileceğini görüyor; ancak Sibel, bastırmak zorunda olduğu arzularını rahatça yaşayabilmek için evlilik anahtarıyla dilediği arzu kapılarını bir bir açarken, Cahit'in hapise girmesiyle çok kısa sürede hayatının yine aynı kabusa döneceğini düşündüğünden kendine zarar veriyor. Öz kıyım demiyorum. Çünkü, bir-kaç kez yapılan bu eylem, bazı insanların kollarına faça atması gibi duyguları fiziksel acıyla bastırma eylemi haline gelmiş durumda. Tabii asıl sorun ne? Asıl sorun, gazetenin, cinayet haberini verirken Sibel ve Cahit evliliğinin içinde yaşanan çok eşlilik ve buna bağlı kıskançlık haberini vermesi... Sanırım... Sanırım çünkü Almancam yok ve hatırladığım kadarıyla detaylı bir altyazı da yoktu. Kıskançlık cinayeti gibi bir şey hatırlıyorum. Yine sanıyorum orada bütün detaylar yazıyor ki baba, kızını tam anlamıyla siliyor. Fotoğraflarını yakıyor. Şimdi burada kafamda bazı sorular oluştu. Film 2004 yapımı. Aşağıda alıntıladığım kaynakların yorumlandığı seneye göre yakın bir tarihte. O döneme ve o döneme kadarki Almanya'daki Türklerin analizlerine bakalım. "...Sarrazin gibi düşünenlerin 1960 ve 1970’lerde gelenlerde entegrasyon sorunu daha fazla olduğunu, 3. kuşaklarda bunun azaldığını, Almanca dilini konuşabildiklerini ve Alman toplumuyla daha fazla yakınlaşma sağladıklarını belirtmektedirler. Türklerin entegrasyon sorunu Türkiye’nin AB üyeliğini ve Türkiye’nin imajını etkilemektedir. Entegrasyonun sadece dil bilmek olmadığını Fransa’daki mağrip ve Afrika kökenli göçmenlerden farklı olarak, Almanya’da yaşayan Türklerin sistemle ve rejimle problemlerinin olmadığını bu konuda uyumlu yaşadıklarını ve entegrasyondan neyin anlaşılması gerektiği yönündeki sorumuza, meselenin dilin ötesinde kültürel olduğunu, dinin bu konuda etkili olduğunu Almanya’ya gelen İtalyan ve Uzakdoğululardan ziyade Türklerde ve Araplarda bu sorunların daha fazla yaşanmasının bundan kaynakladığı şeklinde cevaplar verilmektedir. Türklerin diğer İslam ülkelerinden gelen göçmenlere göre radikal eğilimlerinin olmadığına da dikkat çekilmektedir. 61 Bazıları ise her ülkede olduğu gibi Fransa’da da sosyal problemlerin olduğunu, medyanın bu olayları gereğinden çok yansıtması bu konudaki olumsuz algılamalara yol açtığını belirtmektedirler. 62 AB kamuoyunun Türkiye’nin imajıyla ilgili algılamalarda özellikle Almanya’da yaşayan Türk toplumunun önemli misyon üstlenmeleri gerektiği yönünde düşünceler vardır. Almanya’da vatandaş olmuş olanlar birlikte yaklaşık 3,2 milyon civarında Türk yaşamaktadır. Bunların önemli kısmı esnaf veya işçi statüsünde çalışırken az bir kısmı da işveren olarak çalışmaktadırlar. Diğer yabancılara oranla sayıca çoğunlukta olmalarına ve çok sayıda dernekleri olmasına rağmen aralarında işbirliği ve koordinasyon bulunmaması, Türkiye’yle ilgili konularda lobi faaliyetlerinde bulunmamaları, Türkiye’nin Avrupa’da olumsuz imajının silinmemesinde etken olduğu düşünülmektedir. 63 Bununla birlikte Almanya’da yaşayan Türklere olumlu bakanlar da bulunmaktadır. FDP uluslararası ilişkiler yetkilisi Helmut Metzner, her ne kadar Almanya’daki Türklerin geleneksel özelliklerini sürdürdüklerinden dolayı İstanbul’da yaşayanlardan farklı olsa da bunların Alman toplumuna yönelik zararlarının olmadığı, sistemle uyumlu oldukları, alman toplumuna karıştıkları, çeşitli alanlarda iş yaptıkları ve mesleklerini sürdürerek ekonomiye katkı sağladıkları, bu da entegrasyonu kolaylaştırdığını savunmaktadır." Direkt alıntı: Dalar, M. , Ayhan, V. & Ataman, M. (2012). ALMANYA’DAKİ TÜRKİYE ALGISI: SAHA ARAŞTIRMASINA DAYALI BİR ANALİZ . Journal of Management and Economics Research , 10 (18) , 33-47 Tevfik Başer'in filmi olan 40m2 Almanya'sı aslında ilk kuşağın Almanya ile olan taşra-metropol-batı kültürü-anadolu kültürü çatışmasını anlatan ilk ve en iyi filmlerden biri olarak önem arz etmesi bakımından izlemenizi tavsiye ederim. 40m2 Almanya filminin geçtiği tarihinden (86) diğer filmin tarihine (2004) aynı kuşağın çok da değişmediğini görmüşken, 2. kuşağın ise yarı yarıya entegre olup kendi aralarında zıtlaşabildiğini, 2. kuşak olan Sibel ve abisi üzerinden görüyoruz. Sahi 3. nesil ne yapıyor, onların hikayeleri nasıl ilerliyor acaba? Buradaki yorumda dikkatimi çeken, günümüzde de yurtdışından gelen ve ülkenin gündemi üzerine yorum yapan gurbetçi/alamancı/Türk-Almanların en büyük problemleri Türkiye'yi, Almanya standartlarında yaşayarak idealize etmeleri. Burada kişisel bir anekdotumu anlatmak isterim. 2008'de İngiltere'de, haftalık 100-150 Pound'a çalışıp; biriktirdiğim paralarla İstanbul'a geldiğimde rahatça para harcamanın, İstanbul'un konforlu yerlerinde olmanın keyfini o zaman bile aldığımı hatırlıyorum. Verna Von Eicken'in makalesi filmin sosyolojik boyuttaki en iyi ve ender incelemelerinden biri: "...Duvara Karşı’nın İstanbul temsili, Türkiye'nin idealize edilmiş bir temsilinden büyük ölçüde kaçınıyor. Akın, Naficy tarafından analiz edilen "diaspora film yapımcılarının çalışmalarında sıklıkla efsanevi, ilkel bir vatan olarak işlenen "anavatan" tasvirini karmaşıklaştırdığını söylüyor. İstanbul'un görsel temsili, şehrin klişe görüntülerini bir doğu cenneti olarak göstermektedir..."...Bir grup müzisyen, İstanbul'un en büyük camisinin resimli kartpostal görüntüsünün önünde..." Bu gözlemde Akın, oryantalist öğelerini filme ekleyerek, batı seyircisinin her zaman beklediği İstanbul tasvirine cevap vermiş oluyor aslında; ama Akın, İstanbul böyle kartpostaldaki gibi bir şehir değil diyerek İstanbul, Türkiye sahnelerinde şehrin kompleksliğini ortaya koyuyor. İstanbul tasviri Sibel'in kişisel gelişimini gözler önüne seriyor. İstanbul, başlangıçta Sibel'in etnik anavatanıyla olan bağını, yalnızlık ve umutsuzluk duygularını gösteren bir anonimlik ve düşmanlık odağıdır. Filmin sonunda, Sibel'in güneşli ve dostane bir İstanbul'a bakan görüntüleri, Sibel'in hayatı üzerinde elde ettiği kontrolü görselleştirir. Sibel hem en karanlık saatlerini hem de en büyük mutluluğunu İstanbul'da yaşar. Aynı zamanda, Sibel'in kendini keşfetme süreci Hamburg'da başlar ve İstanbul'a taşınması kasıtlı değil, tesadüfidir. Her iki kahraman da nihayetinde Almanya yerine Türkiye'de yaşamayı seçse de, Duvara Karşı, göçün başarısızlığını ilan etmekten çok, hem Türk hem de Alman kültürlerinde büyüyen veya yaşayan insanların karşılaştığı zorlukları ve fırsatları tasvir ediyor. Batılı yaşam tarzını, tüm erdemleri ve tuzaklarıyla deneyimlemenin, karakterlerin kimliklerini nasıl şekillendirdiğini ve etnik anavatanlarına ilişkin algılarını nasıl etkilediğini gösteriyor. Cahit, birinci kuşak göçmen olarak doğduğu yerin romantik imajını korurken, Sibel'in Türkiye ile güçlü bağları yoktur. Sadece belirli bir gruba ait gelenekleri ve aile yapılarını bilir. Ailesinin Almanya'da uygulamaya devam ettiği Türkiye'deki zaman ve yer, anne babasının muhtemelen 1960'larda veya 1970'lerde terk ettiği Zonguldak şehri. Duvara Karşı, bu 1. nesil göçmen karakterleri aracılığıyla, on yıllardır Almanya'da yaşayan, ancak kültürel bütünlüklerini korumak için Alman toplumunun liberalleşmesini görmezden gelen Türk-Alman ailelerdeki arkaik aile yapılarının kalıcılığını sorunsallaştırıyor ve bu nedenle kadın kurtuluşu, Almanya'dakinden daha muhafazakar. Türkiye'de yaşayan birçok aile. Ailesinin baskıcı ataerkil bakış açısının Sibel'in Almanya'da yaşadığı kadın eşitliğiyle yüzleşmesi, babasına ve erkek kardeşine karşı isyanının temelini oluşturur. Aslında yazıda akademik nicel olarak aradığım (aslında çok arasam bulabilirim belki ama bu yazıyı yayınlamayı aşırı zorlaştıracak) "yurtdışındaki, ilk göçmenlerin, Türkiye'deki aynı zamanda doğmuş yaşıtlarına göre daha muhafazakar olması durumu." Bu, bir derste, bir yerde, bir yerlerde duyduğum bir tespitti. 40m2 Almanya filmindeki olan aşırılıklar aslında bu güdünün örnek bir yansıması olabilir. Filmin sonunda Sibel hem kendini bu aile baskısından kurtarmış hem de İstanbul'da yeni bir hayat kurarak aidiyet duygusu kazanmıştır. Bu nedenle, olumlu sonuyla Duvara Karşı, Alman-Türk topluluklarında kalıcı ataerkil yapılar sorununu inkar etmeden; Sibel karakterini yalnızca bir kurbandan ziyade kendi kendini yöneten bir kişi olarak tasvir eden kahramanının dokunaklı bir güçlenme hikayesidir. "Güçlenme" ifadesini biraz iyimser olarak yorumlamaktayım. (Yalnız bu yazı, filmin eleştirisinden çok eleştirinin eleştirisi gibi oldu ama film gibi dağınık bir yazı işte hehe.) Fatih Akın, bir röportajda filmin sonu için şöyle söylüyor: (Sibel'in) Bir erkeği (kocası) var ve bir çocuğu var. Ama o bundan memnun değil. Bence değişmez olan şu: bütün karakterlerim arayış içinde... Daha iyi bir yaşam arayışı içinde. Ancak SOLINO dışında hepsi başarısız oluyor. Yoksa daha iyi bir yaşamı bulup bulmadığı her zaman açık kalır. Ve menşe ülkede kurtuluş ararlar. Ama kurtuluş bulamıyorlar. Filmin belki de Türkiye'de çok fazla izlenmemesinin nedeni sanat filmlerinin örüntüleri içinde olan belirsizlik, gerçekliğe yaklaşmak gibi unsurların oluşu olabilir. Filmin çıktığı sıralarda 14 yaşındaydım ve film tabii ki malum olan bir konu hakkında ünlüydü ve büyüklerimizin, bunun hakkında konuşarak filme gitmek veya korsan CD'sini almak hakkında aklımda kalan konuşmaları var. 20'li yaşlarımın başında ilk izlediğimde ayrı, 30'lu yaşlarımın başındayken ayrı değerlendirmelerim oldu. Kitaplar için malum olan bu deneyim bazı filmler için de geçerli. Farklı yaşlarda izlemek, farklı algılamaları ortaya çıkarıyor ve yeni bir deneyim sunuyor. Duvara Karşı da bunu yapan filmlerden biri. Ancak Fatih Akın bu kadar olgun ve detaylı bir film yaparken daha sonraki filmlerinde -bir-kaç tanesi dışında - yarattığı sığ ve tekdüze filmlerine anlam veremiyorum. Not: Bu yazının yazıldığı akşam şöyle bir Instagram hesabının paylaşımına denk geldim :) Kaynaklar 1- Eicken, V. von. (n.d.). German-Turkish Identity in Fatih Akin’s Head-On: Transgressing Gender Boundaries, Redefining Home and Belonging. Diasporic Constructions of Home and Belonging. doi:10.1515/9783110408614-028 2-Dalar, M. , Ayhan, V. & Ataman, M. (2012). ALMANYA’DAKİ TÜRKİYE ALGISI: SAHA ARAŞTIRMASINA DAYALI BİR ANALİZ . Journal of Management and Economics Research , 10 (18) , 33-47 Yazı: Gurur Sönmez İletişim: gurursonmez@gmail.com
- Benliğin Yolculuğu: IDA
İnsan, aşkın bir varlıktır. Var olduğu andan itibaren başlayan hayat yolculuğunda, dünyayla yaşadığı bedensel aidiyetin yanında dünyaya dair olmayan, ruhsal aidiyeti de beraberinde taşımaktadır. Peki aidiyetimizi ve benliğimizi oluşturan nedir? Onu yeniden keşfettikten sonra geçmişi ne yaparız? Bizi mümkün kılar mı, bizi kurtarır mı? Dünümüz, bugünümüz ve yarınımız iç içe midir? Nereden geldiğini bilenler, nereye gideceğini de bilenler midir? Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin 2013 yapımı filmi Ida, Stalin sonrası adeta gri bir gökyüzü altında yol alan yorgun, büyüsü bozulmuş bir ülke olan 1962 Polonya’sında geçiyor. Sessizliğin, sadeliğin ve portrenin muhteşem kullanıldığı, siyah beyaz görüntülerden oluşan Pawlikowski’nin Ida’sı, Andrzej Wajda’nın ‘’Masum Büyücüler’’ ’inden, Jerzy’ye kadar uzanan filmlerde olduğu gibi adeta bir başyapıt niteliği taşıyor. Bu kompakt şaheseri, öfke ve yasın birbirine karıştığı, ideolojik, sosyolojik ve felsefi çatışmaların iç içe geçtiği, dinin ve benlik olgusunun birbiriyle çatıştığı bir hesaplaşma olarak nitelendirebiliriz. Pawlikowski Polonya’da doğmuş olmasına rağmen, çalışmalarının çoğunu (My Summer of Love, Last Resort…) Büyük Britanya’da gerçekleştirdi. Bu nedenle Ida için, yönetmenin çocukluğunun anılarından, manzaralarından ve seslerinden izler taşıdığını ve bir çeşit eve dönüş hissi uyandırdığını söyleyebiliriz. Bana kalırsa, bu retrospektif ve izlenimci bakış açısı aslında filmin kendi bakış açısına da ayna tutmakta. Film 60’lı yıllarda, yani Komünist yönetim ve modernleşme döneminde geçse de filmin Orta Çağ’dan beri değişmeyen bir manastırı temel aldığı düşünülürse, filmin perspektifinin Polonya tarihinin geniş bir alanını yansıttığını ifade edebiliriz. Görkemli bir manastırda rahibe adayı olan, hayatını dine adamış ve yaşamı boyunca kilisede büyümüş olan Anna (Agata Trzebuchowska), daha önce hiç manastırdan ayrılmamış ve ailesi hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Rahibelik yeminini etmeden önce yaşayan tek akrabası olan teyzesini ziyaret etmek için Baş Rahibe tarafından yönlendirilmesi, Anna’nın benlik arayışının başladığı noktadır. Teyzesi Wanda Gruz’u (Agata Kulesza) bulduğunda, gerçek adının Ida olduğunu, ailesinin katledildiğini ve aslında bir Yahudi olduğunu öğrenir. Filmin bundan sonrası için kelimenin tam anlamıyla bir yolculuğa çıktığımızı söyleyebiliriz. Ida ve teyzesi Wanda, aslında birbirinin zıttı iki karakter olsalar da ailelerinin mezarını aramak için çıktıkları bu yolculuk, her ikisi için de kendi iç dünyalarına yaptıkları bir yolculuğa evirilecektir. Ida’nın inancı ve disiplinli sadeliği yaşayacağı deneyimlerle sarsılacak, Wanda ise kendi gömülü üzüntülerinin hayata dönmesiyle sınanacaktır. Film, iki ana karakterin de (Ida ve Wanda) birbirlerine aykırı yaşam tarzlarını göstererek çatışma yaratırken, aynı amaç uğruna birleşen bir çift uyumlu arketip de sunuyor. Wanda zaman zaman Ida’ya sorduğu sorularla onu kışkırtarak farklı perspektifler sunmaya çalışsa da her ikisi de birbirlerinin hayatına saygı duyarak ilişkilerini dengeli yürütüyor. Ida manastırı terk ettiğinde dünyaya açılan hevesli bir rahibe adayı izlenimini yaratırken, Wanda ise hem kendisine hem de başkalarına yaşattığı dehşetten etkilenen, neredeyse hayata küsmüş, nihilist bir izlenim yaratıyor. Wanda’nın intiharından sonra benliğinin sınırlarını tamamen aşan ve düğümlerinden kurtulan Ida, rahibelik yeminini etmekten vazgeçerek teyzesinin evine taşınıyor ve hayatının bundan sonraki kısmında teyzesini rol model alıyor. Tam burada Ida’nın yolculuğunun bittiğini düşündüğümüzde, onun için yol yeni başlıyor. Geçmiş hayatından sıyrılan ancak yeni hayatına da ait hissetmeyen Ida, bu yolculuğu içine sindiremeyerek yeniden Manastır’a dönüyor. Ancak bu son sahnede, Agata Trzebuchowska’nın da şahane oyunculuğuyla, Ida’nın geri dönse bile artık eski Ida olmadığını, sorgulama, inkâr, kabul gibi süreçlerden geçtiğini ve artık adanmışlık hissinden arındığını görebiliyoruz. Filmde çok az bilgi doğrudan veriliyor. Bunun yerine izleyici olarak sıradan diyalog ve açıklamalardan, ince ve detaylı önerilerden bilgiler toplayabiliyoruz. Filmde kullanılan bu çıkarım tekniği de bana kalırsa filmin nihai amacını daha güçlü ve bütünsel olarak hissettiriyor. Dağınıklığı ortadan kaldıran Pawlikowski, kamerayı neredeyse hiç hareket ettirmiyor. Sahnelerin çoğu, genellikle yüzleri kısmi gölgede bırakan ve tek bir ışık kaynağından beslenen uzun süreli çekimlerden oluşuyor. Figürlerin yer yer çerçevenin alt kısmında yer aldığı görüntülerle, sanki lanetli bir ülkenin tüm yükü insanların omuzlarına yüklenmiş gibi hissediyorsunuz. Bana kalırsa yakın tarihte çok az film Ida kadar çarpıcı bir görsel şölen sunabilir. Filmi izlerken durdurup uzun uzun her sahnesine bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Yer yer kaybolan renkler bana Vermeer aydınlatmasını anımsattı. Görüntü yönetmenleri Lukasz Zal ve Ryszard Lenczewski özel bir tebriği hak ediyor. Pawlikowski, filmi yalnızca Holokost ve Polonya tarihi üzerinden eleştirilenlere kızdığını söylemiş. Kısmen haklı çünkü Ida kesinlikle bir kimlik arayışı ve ruhsal yolculuğu temsil ediyor. Yine de her ne derse desin, her karesiyle tarih kokan mükemmel bir film yapmış. Ne demiş D.H. Lawrance, ‘’Azla vezneye güvenme, veznedara güven. Bir eleştirmenin asıl işlevi, hikâyeyi onu yaratan sanatçıdan kurtarmaktır.’’ Ida benim için kısa sürede çok şey başarmış bir film. Performanslar mükemmel, mekân ve dönem duygusu mucizevi. Pawlikowski’nin başyapıtı olarak kabul edilebilir ama henüz 64 yaşında olan bu yönetmenin daha söyleyecek çok şeyi olduğunu düşünüyorum.
- Çevreci Teröristler: The East
Yaklaşık 10 yıl önce izlediğim bu yapım sayesinde Brit Marling ve klişe dışı senaryolarıyla tanışma şansı buldum. Benim gibi; sakin, içe dönük ama dünyadan 1-2 saatliğine de olsa dünyadan koparan hikayeler izlemek isteyenler için kendisini bilmeyenlerle de tanıştırmak isterim. VIP tüzel müşterileri olan bir güvenlik şirketinde çalışan Sarah Moss, son dönemlerde terör eylemlerinde bulunan The East adlı bir radikal çevreci grubu takip etmek için gizli göreve gidiyor. Doğa ve insan sağlığına zarar veren herhangi uluslararası şirkete, kendi silahlarıyla terör saldırıları düzenlemeyi misyon edinmiş bu grup, hippie akımını benimseyerek her türlü tüketim ve israf kültürüne karşı yaşıyor. Her türlü teknolojiden, modern tıptan hatta kişisel hijyen malzemelerinden bile uzak yaşamayı misyon edinmiş bu gruba zamanla sempati beslemeye başlayan gizli ajan terör eylemlerine katıldıkça The East'in aslında terörist değil idealist olduğunu anlıyor. Irmaklara siyanür döken maden şirketleri, tehlikeli yan etkileri olan ilaçları piyasaya süren ilaç firmaları gibi vahşi kapitalizmin kolonisi olan bu ulusötesi yapıların ve hatta hükümetlerin kâra tırmanırken insan sağlığı ve ekosistemi çiğnediği mesajını filmden çok sakin bir şekilde alıyoruz. Bu insanların birbirini koşulsuz sevgi ve anlayış ile kabul ettiğini, toplumsal hırslardan izole yaşadığını şaşkınlıkla gözlemleyen kahramanımız, görevinden modern yaşama döndüğü zaman aralıklarında müthiş mutsuzluk çekmeye başlıyor. Çünkü o kirli yaşam artık ona modern dünyadan çok daha pür geliyor. Özellikle sıra dışı senaryoları ve inanılmaz dinlendirici anlatılarıyla tanıdığımız Brit Marling yine filmin başrolünde bizi karşılıyor. Burada Brit Marling'i övmeden geçemeyeceğim. Seneler önce bir röportajında okuduğuma göre, ABD'de yaşayan oyuncu Hollywood'da yer almak isteyecekleri kadar kaliteli ve özgün senaryolar bulamadıkları için bu filmin de yönetmeni olan Zal Batmanglij'le birlikte kendileri senaryo üretmeye başlıyor. Bunun üzerine ortaya The East'in yanı sıra I Origins, Sound of My Voice, Another Earth ve The OA gibi muhteşem yapımlar çıkıyor ve hepsinin de başrolünde kendisi yer alıyor. Bu filmlerin hepsinin tarzı birbirine çok benziyor, dolayısıyla artık beyaz perdede "Marling tarzı" denildiğinde bilenler hangi anlatı biçimden bahsedildiğini hemen anlıyor. Ayrıca oyuncu kadrosunda çokça hayran olduğumuz Alexander Skarsgard ve sonradan cinsiyet değiştirerek erkek olan Ellen Page (yeni adıyla Elliot Page) yer alıyor. Oldukça akıcı anlatıma sahip olan yapım seyirciyi içine çekiyor, yalnız akıcı derken hiçbir aksiyon yok. Belleğe kazınan sekanslar, doğru yerde giren müzikler ile yavaş yavaş seyirciyi düşündürüyor. -Bunu başaracak kadar sert olmadığı mı düşünüyorsun? -Hayır, o kadar yumuşak olmadığını düşünüyorum.
- Neden Film İzlemiyorsun?
Blog için saatlerce araştırıp, belgeleri ortaya dökmek için uğraşacağım filmler hep eski döneme ait. Motivasyonum bu yönde. Neden son çıkan filmlere karşı ilgi duymuyorum, hatta izlemeye tahammül edemiyorum bunu sorgulayacağım. İlk götürüldüğüm film, sanırım taş devriydi. Teyzem ve eniştem beni sevdiğinden mi alıp götürüyordu ilk başta yoksa evlenmeden önce flört etme şartı mıydım yoksa ikisi mi bilmiyorum. Ancak 94-95 arası sinemaya gitmek sanırım 80 ve 70'ler ile birebir aynı deneyim olmasa da şu anki deneyimden oldukça farklıdır. Sinema salonları AVM içinde de olsa evde olmayan bir ses ve görüntü sistemi var. Bütün işitsel algılarını işgal ediyor ve oradaki insanlar ile bir ritüelin içindesin. Film, fantastik bir evrende geçiyorsa bir kat daha heyecanlı oluyor. Film, Burger King oyuncakları ile pazarlanıyorsa, boyama kitapları, dergileri varsa iki katına çıkıyor; üzerine bir de oyunu da çıkarsa filmle artık bütünleşiyorsun. Bir de ufak birisi olunca bunların hepsine x10 heyecan ekleyin. Yıl 90'lar olunca x2 daha diyelim. Çünkü çok az şeyden etkileşim alınan bir dönemde biz bizeyiz. Hayat yavaş, ama en ufak şey bile keyif veriyor. Lise sonrası, 2000’lerde gitmenin de anlamı vardı. AVM olmayan sinemalar, ritüelin ve sosyalleşmenin farklı türünü oluşturuyordu. Sinema ve sonrası yapılan aktiviteler, bütün film izleme deneyiminin içindeydi. Film sıkıcı bile olsa, yanında özel birisi varsa ona odaklandığından filmin sıkıcı, olup olmaması çok önemli olmuyordu. Festivaller belli bir niş kitle için güzel bir toplanma bahanesi oluyordu. Festivaldeki bütün filmleri izlemek için satışlar açılır açılmaz, uzuuun kuyruklarda bekleyecek kadar sinemaya ve festivallere tapmadım; ama festivaldeki bütün filmlerin kaliteli olduğunu ve tamamen zevk alacağımı bilseydim kuyruğa ben çadırımla gelirdim. Bu filmler yıl boyunca art house olarak belirli yerlerde gösterilecek olan filmler zaten. Ne gereği var ki? Önemli filmleri aldıktan sonra festivalde tanıdıklara rastlamak, üst üste film izlemek, entelektüel bir faaliyetin içinde bulunma hissi, festival için ayrılan zaman ve ritüeller hoştu. Ancak ne film yapımcıları bir başka art house çekecek parayı ve imkanı bulabiliyordu ne de sürekli artan sinema deneyimi masraflarına ayıracak para vardı izleyicide. "Torrent, hdfilmcehennemi, 480p film izle vb." ile paralel olarak giden bu film izleme ritüelinden çekiliş, yerini Türk kapalı gişelerine bıraktı. Yani tek atışımız vardı. Ya Şahan Gökbakar, Şafak Sezer, Yılmaz Erdoğan, Cem yılmaz filmleri ya da Warnerbos, DC/Marvel Filmleri. Tüm bu gelişmelere parelel olarak Nuri Bilge Ceylan’ın (NBC) Cannes başarıları, filmini diğer ülkelere pazarlayabilmesi, entelektüel çevrelerde sık sık adının geçmesi... Hatta parodileri yapılarak popüler kültürle buluşan NBC ön plana çıkınca, art house (sanat filmi diyelim) film yapımcıları tarafından NBC filmlerinin replikaları gibi filmler yapılmaya başlandı. Bazıları küçük ölçekte öğrenci yapımlarıyken, bazıları büyük ölçekte, büyük stüdyo ve oyuncularla yapılan filmlerdi. Taşıma suyla değirmen dönmeyeceği için NBC değil ama NBC akımı da bir süre sonra sona erdi. (Taklitler aslını yaşatır). Çünkü sinema; eski, hantal, kolektif, acımasız, yorucu ve riskli bir uğraştı. Hala da öyle. (Evet iPad ile de film çekersin ama hala mekan, kostüm, dekor, oyunculuk, yeme-içme masrafları, lojistik, bürokrasi, sesçiler, ışıkçılar vb. bir sürü masraf var). Dijital kayıt ve düzenleme teknolojilerinin ilerlemesi ve ucuzlaması, kullanımı tabana yaydı. Vine videolarında 5-10 saniyede, insanlar bir hikaye anlatıyordu. YouTube videolarının içerikleri neredeyse profesyonel yapımlar gibi olmaya başladı. İnsanlar bir başkasının hikayesini izlemek için sırasıyla Televizyon, Torrent, Korsan sinema izleme sitelerini veya sinemaya gitmeyi yük olarak görmeye başladı. Netflix ve diğer platformlar gelince artık izleyici evinde masrafsız “iyi” şeyler izlemeye başladı. Sonra pandemi geldi ve sinema deneyimi artık yılda bir-kaç blockbuster için deneyimlenecek niş bir eğlence halini aldı. Bunun ötesinde sinemaya gitmek bir yana, film izlemek eskisinden daha yorucu bir hale geldi. Sahi eğlence için yapılan bir şey sıkıcı geliyorsa... O zaman? Evet, o zaman film izleme, tüketme ihtiyacı hissetmiyorsun. Eskiden hiç sevmeyeceğin ve gerçekten de berbat olan bir film için bir sürü zaman, efor, para verirken; şimdi, oldukça başarılı bir filmi izlemek istemiyorsun. Filmin hazırlanış evreleri, karakterleri tanımak, hikayeyi anlamaya çalışmak zihinde büyük bir yük yaratıyor. YouTube tarafından, içerikleri hızlı bir şekilde izlettirmek adına, izlenenlere x1, x2, x3… hızlandırma özellikleri eklenmesi, amatör video hazırlayanların anlatacakları konunun ilgi çekici/işe yarayan yerlerini görmek açısından kullanıcı deneyimine seviye atlattı. Uzun bir süre sonra bu özellik normal hayatımızda iletişim kurduğumuz insanların ses kayıtlarını hızlıca dinlemek için x2, x4 çarpanlı hızlarla ilerletilmiş bir hale geldi. Teknoloji, kullanıcıların talepleri ve deneyimleri üzerine büyür. Toplumda hareketin, hızlı olmanın önemli olduğu durumlarda böyle özelliklerin hayatımıza eklenmesi şaşırtıcı değil. Sadece kafamı yorduğum şey, toplumun tamamen ADHD, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) semptomları yaşıyor oluşu. Normalde bu rahatsızlık ya da biyolojik/psikolojik fenomen, belli kişilerde genetik olarak, karakter yapısına işlenmiş olarak tanımlanır. Yerinde duramama, çabuk sıkılma, tatminsizlik, aşırı tepkisel durumlar gibi semptomları oluşturur. Time dergisi Microsoft tarafından yapılan bir araştırmayı aktarırken; çalışmanın, insanların ilgi/odak noktalarının azaldığı ile ilgili makelenin anahtar noktalarını koyalım: Kanada'daki araştırmacılar 2.000 katılımcıyla anket yaptı ve elektroensefalogramları (EEG'ler) kullanarak 112 kişinin beyin aktivitesini inceledi. Microsoft, 2000 yılından bu yana (veya mobil devrimin başladığı zaman) ortalama dikkat süresinin 12 saniyeden sekiz saniyeye düştüğünü buldu. Raporda, "Ağır çoklu ekranlar, alakasız uyaranları filtrelemeyi zor buluyor - birden fazla medya akışı tarafından dikkatleri daha kolay dağılıyor" dedi. Microsoft, değişikliklerin beynin zaman içinde kendini uyarlama ve değiştirme yeteneğinin bir sonucu olduğunu ve daha zayıf bir dikkat süresinin mobil bir İnternet'e geçmenin bir yan etkisi olabileceğini teorileştirdi. Anket ayrıca, mobil kullanım için nesiller arası farklılıkları da doğruladı; örneğin, 18-24 yaş arası kişilerin %77'si, "Dikkatimi çeken hiçbir şey olmadığında ilk yaptığım şey telefonuma uzanmak" sorulduğunda "evet" yanıtını verirken, 65 yaşın üzerindekilerin yalnızca %10'u bu orana "evet" demektedir. Kaynak: https://time.com/3858309/attention-spans-goldfish/ Sosyolojik olarak bizi sabırsız yapan, her şeyden çabuk sıkan, tatminsizlik yaratan şeyin; her şeyi hıza bağlamanın, teknolojinin ve otomasyonun hayatımıza olan etkisi olduğu yorumunu yapabilirim. Hayatta bir çok şey yapabilecekken neden kasiyerin sırasında 2 dakikadan fazla bekleyeyimden, yavaş yavaş bu filmi izleyene kadar başka şeyler yaparıma… Mesala reels izlemek, instagramdaki ilginç videoları izlemek daha iyi olur gibi düşünüyorsun. Herkes gibi ben de yeni bir film izlerken çok zorlanıyorum. Eğlenmek için, eskiden sevdiğim filmleri tekrar izliyorum. Ancak özenilmiş bir filmi ve iyi hazırlanmış 20 dakikalık komik/ilginç YouTube videosunu izlediğimizde aynı hazzı aldığımızı düşünsek de film ve daha derin olarak kitap okumanın, hazzın yanında tatmin olma duygusunu da pekiştirdiğini düşünüyorum. Çok aç olduğumuzda yediğimiz lezzetli bir fastfood ile ambiyansı harika bir etkinlik için toplanılmış mükemmel bir yemeği yemek gibi aradaki fark. Birisinin hazzı kolay ve kısa zamanda alınıyor. Diğer tarafta ise komple bir deneyimle tatmin olma duygusunu elde ediyoruz. Elde bilimsel araştırma olmadan, alan da psikoloji olmadan, işkembe-i kübradan sallamak kolay ve etik dışı gelebilir; ama bu nasıl açıklanabilir ki? Veya böyle bir araştırma yapılabilir mi? Mesala çok fazla güldüğünüz, eğlendiğiniz günün sonunda ve bir yerlerinde neden aşırı kötü ve tatminsizlik içinde kalıyorsunuz? Her şey çok saman alevi gibi yaşandığından olabilir mi? İnsan bir mekanizma. Yıllardan beri dış etmenlere ve insan etkileşimine göre biyolojik ve psikolojik olarak etkileniyor. Şu an geldiğimiz nokta belki belli bir kuşak sonrası için standart haline gelecek ve onlar tamamen tatmin olma hissini yaşayacaklar. Yine de bilimsel açıdan gidelim, buradaki çalışmada sinemanın başlangıcından, günümüze film sürelerinin lineer şekilde arttığını güzel bir yöntemle sunmuşlar: https://towardsdatascience.com/are-new-movies-longer-than-they-were-10hh20-50-year-ago-a35356b2ca5b Türkiye'deki film sektörünün içinde olan bitenler, sinema salonlarının tekelleşmesi ile ilgili 2016 yapımı güzel bir belgesel var. Sadece Türkiye’de değil. Doomer kültürü tüm dünyada ve genç kuşakta da tasvirlenirken “hayatın tüm katmanlarını tatmış ama bunun çöküntüsü içinde olmak” olarak nitelendiriliyor. Geçmişle ilgili fantezilerde, “ah o eski günler” dediğimizde, o eski günlerin değeriyle şu anki hızla hareket eden otomasyonun ve insanların yaratamadığı tatmin duygusunu mu kıyaslıyoruz acaba? Bu arada tatmin olmak için doğalgazsız, sıcak susuz, hijyensiz, kıtlığı bol dönemlere gitmenin anlamı yok. Bu tür problemler üzerine insanlık çabaladı ve bu lüksler şimdinin temel ihtiyaçlarına döndü. (Ki ben bu yazıyı yazarken, gelecek olan kıtlık, savaş vb. ile ilgili makaleler yayımlanıyor). Şimdi film izlemeyi bir kenara bırakalım. Kitaplığımıza ve kitaplarımıza bir bakalım? Yoo yoo, gibi içten bir ses geliyor değil mi? Bunu yazarken işi yazarlık olan, akademisyen olan niş kesimi bir kenara bırakıyorum. Şeytanın avukatlığını yapabileceğim zamanlar oldu. Şimdi bu siteyi açarak, yazı yazmanın bile saçma geldiği zamanlardan; tam tersi, film izleyebildiğim, kitap okuyabildiğim ve yazabildiğim duruma evrildim. Bunun nedeni, bu hızlı tüketimin bir türlü tatmin edemeyişi histerisini yaşıyor olmam olabilir. Konfor bölgesi denilen durum, sahip olduğumuz ve alışkanlıklarımız olarak betimleniyor. Genelde yeni bir iş, uzak diyarlara gitme, sosyal ağı geliştirme durumunu sağlamak adına bunun propagandası yapılıyor. Aslında konfor alanı, bizi rahatsız eden alan aynı zamanda. İnsan adaptif bir canlı, bir şeye alışınca motivasyonunu yitiriyor. Çoğunlukla. Çünkü, annemin seneler boyunca aynı örüntü içinde yaşadığını görünce tamamen yanıldığımı düşünüyorum. Yemek yaparken, ütü yaparken, temizlik yaparken, yemek yerken hiçbir şekilde telefonuna bakmıyor, TV izlemiyor ya da müzik dinlemiyor. Salonda saatlerce dizi izliyor. Televizyonu kapatıp yatağına gidip uyuyor. Doomer jenerasyonun hayatı daha kompleks. Her eylemde bir başka etkileşim içinde olmak gerekiyor. Müzik dinlemek, podcast dinlemek, dizi & film oynatmak arka planda vb. Hatta “Second screen” olarak bir şey izlerken bile telefonla uğraşmak. Uyuma eylemi her türlü uyarıcıyı kenara bırakıp, yatağa kafayı koyup kendi başımızla kalmakla sonuçlanmıyor. Çünkü kendimizle de konuşacak kadar konforsuz hissetmek istemiyoruz. Bir sürü dert var çünkü. Sürekli kusursuz müzik, film, görsel, sanat yapımlarını sadece rutin işleri yaparken tüketmek belki de bizi hiçbir şeye karşı o kadar şaşırtmıyor artık. Belli sosyolojik gruplarda fandom (hayran kültürü) devam ediyor tabii ki. Koreli müzik gruplarının tutkularına bakın mesela. Genellikle filmler gerçeğin kendisine yaklaştığında keyifsiz bir hal alırken, fantastik ve bir sürü arzunun yer aldığı büyük bütçeli yapımlar ilgi çekiyor. Aslında sinemanın ilk çıktığı yıllara baktığımızda orijinal olarak fantastik, gerçek dışı janralar sinema sanatının temelini oluştururken; hayatı birebir kopyalayabilen yönetmenlere saygı duymanın ötesinde sinemanın normu buymuş gibi en prestijli ödüllerin bu tarz filmlere gitmesinde de haksızlık var gibi görüyorum. Korku filmleri, komedi filmleri ve fantastik filmler iyi yapıldığında drama filmleri kadar ödüllendirilmeliler. “Gişe başarısından kendilerine pay alıyorlar zaten bir de ödül mü vereceğiz?” denenebilir ama sinema sektörünün temeli eğlencedir. Eğlence endüstrisidir. Bu endüstride başarılı olmuş filmler, sinemanın varoluş ve var olma amacına destek verir. 4-5 tane kapalı gişe yönetmeninin bütün sinemayı domine etmesi karşılığında bütün prestijli ödüllerin de sanat filmlerine gitmesi gibi bir karşıtlık sürdürülebilir değil. Orta yol, organik bir şekilde bulunamadı. Sinemaya gitme ritüeli belki öldü ama filmler ve film izlemenin kıymeti hala sürüyor. Sadece film yapımcıları çoktan konfor alanlarının dışlarına çıktılar ve değişen izleme alışkanlıklarına ve platformlara göre yapımlar yapıyorlar ya da planlıyorlar. Çok sancılı ama yaratıcı bir dönem içindeyiz. Her ne olursa olsun klasik biçim ve anlatı yapısına sahip filmlere de şans vermek lazım.
- Pembiş Işıklar Altında Suikastler
Vizyona giren filmlerden olan Suikast Treni (Bullet Train) filmine gidelim mi sorusuna cevap veriyorum. Evet, gidin. Ancak bu tavsiye filmin, derin bir görsel tatmin sağlayacağı anlamına gelmiyor. Gidin ve Brad Pitt'i, Sandra Bullock'u, Ryan Reynolds'ı görün. Hatta bir ara Channing Tatum'u da görebilirsiniz. Ama gerçekten minik bir ara. Zaten Pitt dışındaki yıldızlar çok kısa görünüyor ekranda. Magic Mike'ın Bullet Train ziyareti. (Suikast temalı filmde çıkıp bi striptiz show yapsa işte o zaman gerçek bir aksiyon olurdu.) Bu bile iyi bir PR yapmaya yetiyor. Mesela ben hep merak ederdim Sandra Bullock'un botokslarını. Geceleri uyuyamazdım. En son halini gördüm ve merakımı giderdim. Artık Bullock'lu botoksların neye benzediğini biliyorum. Bu magazinel bilgiden sonra dublörün dilemmasını konuşalım. Hollywood film yıldızının dublörlüğünden, aynı yıldızın film yönetmenliğine giden yolun geldiği noktadır Suikast Treni. David Leitch aksiyon filmleriyle bilinen bir yönetmen. John Wick ve Deadpool 2 de aksiyon türü izleyicilerinin yakından bildiği seriler. Tür olarak bana pek hitap etmese de sevilen yapımlar bunlar. Fakat tüm o Hollywood mimikleri, klişeleri ve hızlı tempolu bir müzik eşliğinde dövüşmeli sahnelerin yanı sıra iyi-kötü ayrımından başka bir de "iyi niyetli" etiketinin bulunduğu bir film. Japon roman serisinden uyarlanan filmde -ki dikkat spoiler geliyor- birbirinden alakasız gibi görünen suikastçıların bir trende bir araya gelmesi ve aa çok şaşırtıcı bir şekilde aynı şeylerin peşine düşmeleri anlatılıyor. Bu bahsettiğim iyi niyetli kavramı da suikastçıların bazılarının kötü şansı sebebiyle yaptığı hatalara dayanıyor. Hata dediğim de adam öldürmek. Herkesin zayiatı, mesleğine göre tabi. Hakkını yiyemem. Suikastçıların absürtlüğü ve birbirine bağlanan karakter hikayelerinin nispeten çok boyutlu olması keyifli. Ama işte zevk meselesi. Dövüş sahneleri, hatta bizatihi profesyonel dövüş maçları ilgimi çekse de müzikli, ritimli ve şahını Jackie Chan abimizin yaptığı komedi bazlı dövüş sahneleri beni çok fazla çekmiyor. Aslında niyetim filmi faşist bir şekilde ele almaktı. Ama yazarken filmin bana hitap etmeyen bu türün en kötü örneği olmadığına karar verdim. O yüzden aksiyon severseniz gidin derim. Ama şunu kesinlikle söyleyebilirim ki en aksiyon severlerin bile listesinde ilk 10'a girecek bir film değil. Bir gün gerçekten çok beğendiğim bir filmden bahsedeceğim. O güne kadar da yaşlı ama karizmasından pek bir şey kaybetmeyen Brad gibi I'm Sorry diyorum.
- TICKET TO PARADISE: Yarım Kalmış Aşklar En Tehlikeli Aşklardır
Yazımında ve yönetmenliğinde Ol Paker’ın olduğu Ticket to Paradise, romantik komedi türünde bir film. Başrollerinde, Hollywood sinemasında çok yakından tanıdığımız George Clooney ve Julia Roberts bulunuyor. Filmin konusuna gelecek olursam, David ve Georgia yıllar önce boşanmış bir çift, birbirlerinden hiç hazzetmeseler de kızlarının mezuniyeti için bir araya geliyorlar. Mezuniyetin ardından kızları Lily, arkadaşı ile filmdeki tüm olayların başlangıç noktası olan Bali’ye tatile gidiyor ve orada hayatının aşkını bulduğuna, kendisinin aslında oraya ait olduğuna inanıyor. Kızlarının tatilden döndüğünde avukat olarak işe başlayacağını düşünen David ve Georgia yaşadıkları şok ile birbirlerine olan nefretlerini bir kenara bırakıp kızlarının haberi olmadan onu kararından vazgeçirmek için iş birliği yapıyorlar ve bu sayede bence filmin en eğlenceli sahneleri ortaya çıkıyor. Zaman zaman ailelerimizin her şeye karıştığını düşünür ve bu durumdan rahatsız oluruz. Filmi izleyen herkesin benimle hemfikir olacağını düşünmesem de ben bu film sayesinde biraz da olsa aileme hak verdim diyebilirim. Genel olarak aileler, kendi zamanlarında kötü tecrübe ettikleri olaylardan dolayı çocuklarının mutsuz olabileceği karardan dönmesi için çabalıyor. Tabii ki her konu için aynı şey olmak zorunda değil, çünkü hepimiz farklı bireyleriz; o anki olaylara karşı herkesin vereceği reaksiyon farklı olabilir. Filmde Georgia ve David, üniversiteden mezun oldukları gibi evlenmelerinin onları büyük bir hataya sürüklediğini düşünüyorlardı. Kızları da mezun olduğu gibi 2 aylık tanıştığı kişiyle kilometrelerce uzakta evlenmek isteyince, ister istemez aynı şeyleri yaşayacağını ve mutsuz olacağını düşündükleri için onu kararından vazgeçirmek istediler. Lily, ailesinin yaptığı şeyleri öğrenince kararlarına saygı duymadıklarını düşünse de, ailesi, vazgeçmesinin en iyi karar olacağını düşünüyordu. Bence Amerika’nın kültürüne bağlı olarak yetişmiş birisi için o kültürden tamamen farklı bir kültüre alışmak zordur ve epey zaman alır. Lily, yaklaşık 2 aydır Bali’de olmasına rağmen kültürlerine hemen uyum sağlıyor ve kendisinin oraya ait olduğunu düşünüyor. Aslına bakarsak aitlik düşüncesi çoğu kişiye fazla ütopik gelebilir ama bence insan, ilk defa gördüğü yerde bile aslında oraya ait olduğunu, yaşamı boyunca orada olabileceğini hissedebiliyor. Bana tek garip gelen şey, Lily’nin başka bir kültürü bu kadar hızlı kabullenebilmesi ve uyum sağlayabilmesiydi. Filmin teknik özelliklerine baktığımızda bariz bir gişe amacı mevcuttu. Başrollerde, Julia Roberts ve George Clooney ile yıldız sistemi kullanılmıştı. Oyunculuklar ise tek kelimeyle muhteşemdi. Genç oyuncular, her ne kadar güzel oyunculuk sergilemiş olsalar da filmi ayakta tutan ikili kesinlikle Julia Roberts ve George Clooney’di. Harika uyumlarının yanında canlandırdıkları karakterlerin özelliklerine kadar başarılı bir şekilde ekrana yansıtmışlardı. Karakterlerini o kadar başarılı canlandırmışlar ki ikisinin yerinde başka bir oyuncunun olduğunu hayal bile edemiyorum. Özellikle David ve Georgia, birbirlerine baktıkları anlarda her zaman o yarım kalmışlık hissi, seyirciye başarılı bir şekilde geçiyordu. Hani derler ya “Yarım kalan aşklar en tehlikeli aşklardır. 20 yıl sonra karşılaşırsanız yeniden başlamak istersiniz.” İşte bu cümle tam da bu filmin özetiydi. Her ne kadar birbirlerinden nefret ettiklerini söyleseler de aslında bu nefret, içlerindeki yarım kalmış sevgiyi aşamadıkları için olan nefretti. Filmdeki diyaloglar, tam romantik komedi türüne uygun yazılmıştı; bu sayede film hiç sıkmadı ve çok akıcıydı, bir an hiç bitmesin istedim. Eğer siz de benim gibi romantik komedi türündeki filmleri çok seviyorsanız, bu filmi kesinlikle vizyondayken izlemenizi tavsiye ederim. Birbirinden güzel Bali çekimlerini sinemada izlerken, adeta oradaymış gibi hissetmek isteyeceğinize eminim.
- Oslo Üçlemesi: Dünyanın En Kötü İnsanı
29 ve ardından 30 yaşında, hayatının en tatlı baharını yaşamaya hazırlanan, kendini bulma çabası içinde bir genç kadın ve kendi tabiriyle, bir sonraki adıma geçmeye hevesli, belki bir miktar da geç kalmış sayılabilecek, hayatını oturtmuş olgun bir erkek… Julie ve Aksel’in hikayesi, üçlememizin son filminin ilk kısmı, ana hatlarıyla böyle. Bu defa, ilk iki filmden farklı olarak, başrolde bir kadın var ve hisleriyle, düşünceleriyle, ifadeleriyle son derece kadın bakış açılı bir film izliyoruz. Sosyoekonomik konumuna göre çılgın sayılabilecek kararlar alarak büyüyen, hiçbir şeyin sonunu getirmeyen, Norveçli bir kızın yaşam öyküsüne, dertlerine dahi imrenerek bakıyoruz bu son filmde. Her azılı sosyal medya kullanıcısının, bol “like” almayı umacağı, sükseli bir kareyle başlıyor film. İlerleyen süreçte, bu kareyi kendi sahnesinde de görüyoruz; ama kızımızın, güzel poz çekilme gibi bir amacı yok, hatta gözlerinden, ben kimim ve şu an burada ne işim var bakışları okunuyor… Kafamızda birbirine bağlı ve çözümsüz sorular canlanıyor: O, Before serisinden fırlamış kadar romantik malum gece bir aldatma mıdır? Eğer bu hikâyenin, sonradan muhteşem bir devamı gelmese yine de aldatma sayılacak mıdır? Cevabımız evetse, bu kadar güzel bir aldatma hikayesi, kızımızı dünyanın en kötü insanı yapacak mıdır? Eğer öyleyse, için için keşke benim de başıma gelse diye imrendiğimiz bu romantik kısa hikâye, hepimizi dünyanın en kötü insanları mı yapacaktır? Peki hikayelerimizin Akselleri kimlerdir? Sonuçta bir yerde hepimiz bir Aksel aramıyor muyuz, onu bulduğu halde kıymetini bilmeyen bu şımarık kıza bir de hak mı vereceğiz canım? E Aksel’in yerine bulduğu, onun daha az entelektüel ama daha genç ve yakışıklı versiyonundan da sıkıldı işte. Ah biz insanlar… Kendimizi Julie yerine koyduğumuzda onu kötü kalpli bulamıyoruz; yaptıklarına, en azından hissettiklerine hak verip, bazen Aksel’e güceniyoruz. Sonuçta, aşırı güzel olmamakla birlikte kendine has bir aurası olan gencecik bir kızla sevgili olma şansını yakalayan bir sevgili, işine ve orta yaşlı hayatına kendini kaptırıp, onu ilgisiz bırakmamalıydı. Derken kendimizi Aksel yerine koyduğumuzda, bu defa ona hak verip Julie’ye lanetler okuyoruz. Gerçek sevgi bu mu yani, beş dakika ilgisiz kaldın diye hemen yakışıklı gençlerin kollarında, icabında, “ama o aldatma sayılmaz!!!11” diyebileceğin tatlı heyecanlar mı araman gerekiyordu? Peki ya ama aslında aşk, tam olarak böyle bencil bir şey değil midir zaten? Tüm bunların yanında, aşırı yaş farkı, ilişkilerde problem yaratır mı sorusunu da mercek altına alıyoruz. Esasında, bir miktar mantık sahibi olan herkesin, cevabını bildiği bir soru; elbette yaratır. Film, en bariz örneklerle bu gerçeği yüzümüze vuruyor. Hayatta kendini arayış ve buluş zamanlarının tutmayışı; çocuk sahibi olmak için gereken fiziksel ve ruhsal motivasyon uyuşmazlığı; hayattan alınan hazzın, birbirini tutmayan vektörlerden oluşması… Yani hayatı hayat yapan hemen hemen her şeyin, sadece on küsür yıllık bir aralıkta bambaşkalaşması ve çiftlerin, aşklarını sağlam tutmalarında büyük zorluklar çıkarması… Öyle ya, tabiri caizse ununu eleyip eleğini asmış olgun sevgilisi karşısında Julie, 30 yaşında hala kendini buz üstündeki Bambi’ye benzetiyor ve bu benzetmeyi yapabilmesine hala şaşırmaktan da kendini alamıyordu. Filmin, otuzuncu yaş günü bölümünde, Julie’nin babasıyla yaşadığı iletişim ve sevgi problemini görüyoruz. Olayların bir şekilde dad issues’a bağlanmış olmaması belki daha mı iyi veya en azından daha mı az klişe olurdu; yoksa bağlanma şemalarının, aile fertleriyle olan bağıntısını o kadar da hafife almamalı mıyız bilemiyorum. Bu nedenle haddimi aşmamak için es geçtiğim bir ayrıntı. Ve masalsı bir müzik eşliğinde zamanın donduğu o çok basit, ama büyülü sahne… Hadi itiraf edelim o an Aksel ölse hiçbirimizin umurunda olmazdı. Julie’nin, gerçekten dünyanın en kötü insanı olduğu an, yeni sevgilisi Eivind’e, edebiyattan sanki ne anladığını, ona kalsa 50 yaşına kadar barmenlik yapmaya devam edeceğini söylediği, o aşağılamanın ve memnuniyetsizliğin kekremsi kokusunu ciğerimizde hissettiğimiz andı. O kadar kırıcıydı ki çocuklar toplanıp gittiler içimden. Son olarak, Anders Danielsen Lie’den bahsetmeden geçmek olmaz. Hüzün, bir insana bu kadar yakışmasaydı belki kendisi bu üçlemenin ortak adamı olmazdı. Bu film, üçlemeye ne kadar damgasını vurduysa, her üç filme de asıl damgasını vuran Lie’dir. Kim bilir, belki bir film daha gelir de dörtleme olur; izlemelere doyamadık, tadı damağımızda kaldı ey Trier…
- Film gibi, dizi gibi bir belgesel: The Last Dance / Michael Jordan
The Last Dance aşağıdaki alıntıdaki gibi bir dizi/belgesel "ESPN'nin 10 bölümlük belgesel dizisi The Last Dance'in hem inanılmaz izlenebilir hem de vasat olduğunu söyleyebilirim. (Editör ve belgeselci Robert Greene'in Twitter'da söylediği gibi, 'Yılın en iyi dizisi/yılın en kötü belgeseli.'" The Last Dance, NBA kültürünü bilen birisi için bile yoğun, yorucu ve aşk-nefret ilişkisi ile bağlanabileceği bir seri belgesel. 10 bölüm yani 10 saate yakın bir belgeselden bahsediyoruz. Bölüntüler birbiriyle bağlantılı olduğundan, rastgele bir bölümünü açıp izlemeye kalkışmanın anlamı sadece NBA kültürüne sahipseniz olur. Eğer NBA kültürünü bilmiyorsanız film tam bir cehenneme dönebilir... AMA! Gerçekten belgeselin anlattığı şey sadece spor, NBA, basketbol üzerine değil. Bunlar temalar. Belgesel, yetenekli ve hırslı bir sporcunun süper ünlü, milyoner olma yolculuğunu gösterirken bu arada başına gelen engeller, kişisel ilişkiler, duygusal durumları da yoğun bir şekilde gösteriyor. 1986’da profesyonel görüntülerle başlayan belgesel, daha öncesinde Michael Jordan’ın kişisel albümü ve aile üyelerinin anlatışı üzerinden belgeleniyor. Neredeyse film kalitesinde görüntüleri ve olağanüstü ses kayıtlarını 90’lar döneminde kaydedebilmek, kaydını tutabilmek ve bugünlere kadar gelmesini sağlamak olağanüstü bir iş. 2022 yılında 20-25 sene önce Michael Jordan, soyunma odasında nasıl bir duygu içinde olduğunu izleyebilmek harika. Belgeselde beni etkileyen en önemli şeyin, gerçekten yetenekli olunduğunda ve yeteneğinizin karşılığının olduğu bir ülkede doğmanın hayattaki başarı basamaklarını deparla atıyor olabileceğini görmek olduğunu söyleyebiliyorum. Mesala belgesel 10 saat ise, Michael Jordan’ın bir anda milyoner olması – tüm dünyada tanınıyor olması 30 dakika içinde özetlenebiliyor. Onun için ise en fazla 4-5 yıl gibi bir süreyi içeriyor (86’da profesyonel kariyerine başladığını ele alırsak). O kadar hızlı bir şöhret ve para kazanmak ki, ne yapacağınızı anlayamıyorsunuz. Daha 20’li yaşların başında en önemli keyfin, bir otel odasında yalnız başına kalabilmek olduğunu Michael Jordan üzerinden görebiliyoruz. Yani görebiliyorsak yine de yalnız değil, odada bir veya birkaç kişi var video için. Asla tek başına olmak gibi bir durum söz konusu değil. Dışarıda dolaşmak imkânsız. Maça giderken, maçtan çıkarken sürekli hayran seli, basın ordusu. Paranız var ama nereye, neye harcayacaksınız? Hem sürekli bir “iş” var ortada. Evet spor, eğlence; ancak bu bir iş ve 7/24 sürüyor. Sabah erken kalkmak, antrenmanlar, maç, basın toplantısı, soğuma, eve dönüş. Bir sonraki maça hazırlanma? Yazın? Eh, bir süre sonra olimpiyatlar macerası başlıyor. Jordan, bu başarısı için sadece yeteneğini değil, çocukluktan beri abilerine karşı oluşturduğu “mücadele”, “kişisel algılama” duygusal motivasyonunu kullanıyor. Hatta internette dalga geçmek adına “Everytime Michael Jordan "Took It Personal” (Jordan her olayı kişisel algıladığında) videoları/memeleri dolaşıyor. İlk başta güçlü-deneyimli abilerin ve babasının organik olarak oluşturduğu hırs, ilerleyen yıllarda delüzyona dönüşüyor. Bunu kendisi de ifade ediyor. Bir maçta ona laf edilmemesine rağmen kendini, laf atıldığına ikna edip/kandırıp, yarattığı suni hırsını doping olarak kullanıyor. Doping ve sporcu ilişkisinin sadece kanda ortaya çıkan kimyasallarla değil, duygusal mentalite ile yapılacağını gösteriyor belgesel. “Trash talking” denilen, sporcuların birbirine laf atması, motivasyonunu düşürücü hakaretler etmesi 90’lı yıllarda ve 2000’li yıllarda hakemler tarafından izin verilen bir kural ihlaliydi. Adam adama temas sırasında ortaya çıkan fiziksel itişme ve kakışma da buna dahil. Bu yıllarda NBA’de oynayan sporcunun, sadece basketbol yeteneği, fiziksel kapasitesinin yanı sıra tüm bu duygusal ve fiziksel çekişmelerin arasında kendine mukayyet olması veya tam tersi, centilmenliği kenara bırakıp; "Burası NBA... Burada mücadele var... Efendilik arayan Avrupa Ligi'ne gitsin" mottosuyla hareket etmesi gerekiyordu. Burada, Ekşi Sözlük'te, İronik Sazan adlı kullanıcının şu entry’sini alıntılamak isterim: "7. bölümde jordan ın hırs başarı ve karşılığında kötü insan olarak anılması üzerine yaptığı konuşmayı ne olursunuz ileride bir tedx zımbırtısında ya da iş yaşamında karşımıza yönetici olarak çıkan ama aslında bir oç olan, mj ile kendini bir kefeye koyanlardan dinlemeyelim!.. buradaki başarı ve sonucunda kendine yabancılaşma/yalnızlaşma hikayesi sporun hastalıklı kazanma ruhuna bağlı olarak cidden kan ter ve gözyaşına dayanıyor. sizinki gibi; sikko iş yaşamınızdaki ucuz satış hikayelerinize, gerçekte asla yaşanmamış/sahte başarı senaryolarınıza, iyi insanların hakkını emeğini sömürmenize dayanmıyor." Belgeselin içeriğinin teknik ve yaşananlar doğrultusunda ilerleyişine bakalım: Belgesel, iki zaman çizelgesi arasında gidip geliyor: Chicago Bulls'un 1997-98 sezonu - takımın altıncı NBA şampiyonluğunu kazandığı – ve o döneme olan çocukluktan başladığı yer. NBA’in o zamanki yıllarına şahit olmuş hayranların ilgisini çekebilecek noktaların tekrarından ve Jordan'ın çeşitli oyuncular tarafından gerçekten maruz kaldığı veya kendisinin öyle algıladığı küçümsemeler, laf atışmaları, fiziksel çekişmeler hakkında sık sık anlatılan hikayelerden oluşuyor. Karakter olarak Jordan'ın bariz otoriter oluşu, diğer oyuncularla olan bu tutumun sonuçları çok sık gösteriliyor. Burada NBA’den anlamasanız ve olayı salt realite showu olarak görseniz bile “eh tamam” dedirtiyor. Jordan’ın grip olmasına rağmen harikalar yarattığı meşhur maçın (The Flu Game) detayı ilk defa kamuoyuna açıklanıyor bu belgesel sayesinde. Aslında olay Jordan’ın, Denver’daki deplasman maçı öncesindeki gece karnının acıkması ve takımdan, yardımcılarıyla açık bir pizzacıdan söylediği pizzadan zehirlenmesi olayı olduğunu anlıyoruz. Aslında bir grip değil, bir gıda zehirlenmesi olayı. Bazı olaylar medyaya anlatıldığı kadarıyla kalıyormuş demek ki. Bu arada tabii ki zehirlenip, hasta halde maça çıkması The Flu Game’in tarihsel yanını gölgelemiyor. Dizi ayrıca Jordan'ı küresel bir süperstar yapan hemen hemen her şeye değiniyor: Nike ile yaptığı anlaşma, Dream Team'de Magic Johnson ve Larry Bird'ün 92 Olimpiyatları'nda oynaması, beyzbolda kariyeri, NBA hayatında iki kez emekli oluşu, Space Jam günleri... The Last Dance'in, salt basketbol, spor belgeseli olmamasını sağlayan dramatik unsurlar: Jordan'ın kumar sorunu, kumar oynayışının medyadaki yansıması. Belgeselde hayattaki en değer verdiği kişi olarak babasının gösterilmesi ve babasının esrarengiz ölümü ve bununla profesyonel kariyerini sürdürme çabası. Her ne pahasına olursa olsun kazanma tavrı ve zorbalık noktasına kadar agresif zihniyetinin işlenişi. Bireysel olarak ne kadar yetenekli ve başarılı olsa da takım olmadıkları sürece şampiyon olamaması ve bunu fark edip kibirinden ödün verme süreci; arkadaşlarına pas atması. Olimpiyat içinde diğer yıldızlar arasındaki rekabetçi tavrı. ABD milli takımı neredeyse kendi içinde bir takım olarak mücadele ediyor. Yukarıda da biraz değindim ama gerçekten hayatın anlamsız şekilde dengesiz olduğunu yüzünüze realistçe çarpıyor bu Netflix belgeseli. Coğrafya kaderdir deseniz bile en fazla refaha sahip olarak varsaydığımız bir ülkede; hasta, engelli, parasız, evsiz, kariyersiz olup bunun acısını ömrünüzün sonuna kadar çekmekle “kaderlenmiş” olabilirsiniz. Ancak birisinin, bir zamanda şöhret, başarı, sevgi, nefreti, saygıyı bu kadar kısa zamanda kazanıp, uzun yıllar bunu sürdürmesine hiçbir kapital motto slogan üretemez. “Çok çalış, çabala, hep yenil, yeniden yenil, çamura bat, çık ama ayağa kalk saldır, pes etme” vesaire vesaire. Bu sloganların karşılığı, kişinin toplumun önem verdiği bazı arzuların giderilmesinde ne kadar önemi olduğu sürece vardır. Takım sporları etrafında gerçekleşen taraftarlık da arzulardan birisi. Artık cephe savaşları olmadığı için büyük kazanış-kaybediş duygusallığını, ölüm-kalım heyecanını simüle eden savaş yerleri stadyumlar ve savaşan sporcuların birbirleriyle olan mücadelerinden oluşuyor. -Birkaç önemli milli müsabaka olayını hariç tutarsak- Hayatım boyunca takım, taraf tut(a)madım, anlamsız buldum. Bu yüzden müsabakalardan zevk almadım. Taraftarlık ve dahası holiganlığın, muhakkak insan beynindeki kimyasallarla, duygularıyla alakalı açıklanacak bir tarafı vardır. Ancak NBA benim için bunun ötesinde, müthiş derecede estetik hareketlerin yer aldığı ve showun diğer spor dallarına göre kat ve kat daha fazla yaşandığı bir organizasyon olmuştur. Şu an takip etmesem de eskiden böyleydi. Michael Jordan zamanında birebir mücadele ve itişme-kakışma, küfür, hakarete izin verilmesinin belgeseli daha da epikleştirici yönünün köpürtülmesine neden oluyor. Aslında belgeselin değil komple NBA organizasyonunun yapmak istediği, yaptığı şey buydu. Belgesel, uzun bir dizi-film gibi. Yani film gibi dramatik öğelerin yer aldığı belgesel ama uzun ve bölünmüş olanından diyebiliriz. NBA ile ilgili bir gram bile alakanız yoksa izlemenizi tercih etmem. Çünkü NBA oyuncuları, koçları, sahipleri, takımları başlı başına ön hikayeye sahip. Belgesel bazen bunları detaylıca işliyor ama NBA kültürüne uzak birisine bu detaylar çok sıkıcı gelebilir.
- Müzik Belgeselleri -1: Woodstock '99: Tam Bir Felaket (2022)
Nemli bir sıcak... Su ve yemek, festivalin başında elinizde alınmış. Ne içün? Tabii ki içeride daha pahalıya su, yemek ve içecek satmak için. İyi, peki... Diğer şeyler? Yani "kafayı bulduran şeyler" bunlar dışarıdan getirilen yiyecek ve su kadar tehlike yaratacak maddeler olarak görülmediğinden, kafayı bulan öfkeli kitlenin; çöplere, sıcağa, pahalılığa ve müzik gruplarının olayları daha da köpürtmesiyle etrafa, insanlara zarar vermesiyle, çoğu gözlemci, katılımcı tarafından festival, tarihe felaket olarak geçmiştir. Festivallerin genel özellikleri, çadır alanlarının yeterince dış hava şartlarından izole edilememesi, iğrenç tuvalet kabinleri ve dışardan yiyecek, içecek sağlayan işletmelerden pahalıya beslenmek. Eğer iyi bir organizasyonsa, ortalıkta oluşacak çöp, çamur, su sızıntısı gibi insanı rezil edecek etmenlerin önüne geçebilir. Ancak Woodstock 99’da bunlardan çok azı sağlanmış. Belgesel içinde de bahsedildiği gibi “hadi çeyrek milyon insanı festivale getirelim ve ne olacak bakalım” düsturunda festival düzenlenmiş gibi bir organizasyon planlamasını görüyoruz. Festivalin ilk düzenleyicileri ve organizatörleri meşhur Woodstock 68 ile aynı, ancak toplumsal ve zamanın politik koşullarına göre daha farklı bir atmosfer var 99’da. Grupların müzik tarzları da 68’deki “çiğ produksiyonun” aksine cilalanmış, djlerin işin içine girdiği Nu-Metal denilen farklı bir müzik türü ile uğraşan müzik gruplarının; Limp Bizkit, Korn gibi aşırı popülerliği festivalde headliner olarak yer almış. Rage Against the Machine ve Red Hot Chili Peppers da bu grupların yarattığı karmaşayı daha fazla körüklemiştir. İnsanlar, arabalarını park alanına getiriyor, bırakıyor. Cep telefonu yok. Birbirini kaybeden, ortak alanlarda buluşuyor; ama ortak alanlarda da birbirini kaybedenlerin aynı anda bulunması ayrı bir sorun. 99’da benim bile cep telefonum vardı, Amerikan gençliğinde neden yoktu acaba Korn, ki bu konserden 4-5 yıl sonra benim de hayran olacağım müziğin ilk şarkılarını çaldığında insanlar gerçekten deliriyor. Sıranın en önünde olan biri, diğerlerinin zıplamalarıyla oluşturduğu dalgaya kapılırsa vücut iradesinin tamamını kaybederek muallak yere savrulduğunu görüyoruz belgeselde. Kızların göğüslerinin açılması, çıplaklık 68’ festivaline bir gönderme aslında ama toplum ve o dönemki hippi kültürününün çok uzağında olan bu festival topluluğunda çok kötü sonuçların doğmasına neden oluyor. 68 ve hippi kuşağının oluşmasındaki toplumsal nedenlerin oluşumundan farklı 70-80 doğumlu bu kuşak daha içine kapanık, bireysel hayatlar yaşarken birden içinde bulundukları “özgürlük alanı” ve bunun yanında alkol, uyuşturucu; susuzluk, sıcaklık ile birleşince kendi içinde bulunduğu izole hayatındaki farklı personasını ortaya çıkardığı bir alan olarak önlerine sunuldu. Cuma gününden itibaren pis hale gelen tuvalet ortamı, içeride satılan su satıcılarının erzağının tükenmeye başlamasından suyu 5 dolara satmaları (99 enflasyonuna göre sanırım şu an 8-9 dolar vb ediyordur) insanlar tuvalet etrafına konuşlanan duş alma/bedava su içme alanının borularını patlatıyorlar. (sıra beklememek ve borudan fışkıran suyu içmek ve suyla yıkanmak için) Bu patlayan boru, tuvalet alanında olduğundan ortalıkta çamurla karışık, insan dışkılarının bir araya karıştığı bir kıvam ve bu kıvama kendini bulamaya hazır insanlar bulunuyor. Çamurun içinde yüzüyoruz derken aslında 250.000 kişinin dışkılarından oluşan havuzun içine dalıp “kirlenmek güzeldir” mottosuyla yüzüyorlar, çamurda... Limp Bizkit geldiğinde insanlar çıldırmaya hazır hale geliyorlar. Bir şarkıda Fred Durst “Breaking Stuff” şarkısını, insanları kışkırtmak için bilerek daha bir coşkuyla ve şarkı arası ufak yönlendirmelerle insanları etraftaki işletmelerin veya festival alanını çevreleyen, plywood dedikleri tahta parçalarını sökerek ve insanların üzerinde sanki sörf yapıyormuşçasına dolaşmasıyla olaylar kızışıyor. Sesin alana nasıl ulaştığını kontrol eden 800 metre ötedeki ses kontrol kulesini izleyiciler sarsmaya başlıyor. Kuledekilerin hayatı tehlikeye girmeye başlıyor. Tahliye de edemezler. Dışarıda bir sürü azgın izleyici var. Tam bu noktada Limp Bizkit o zamanın en hit şarkılarından biri olan Nookie’sini çalacakken, kule Fred Durst üzerinden izleyiciyi sakinleştirmek için mikrofonun sesini kısıyor. Sadece müzik enstrümanların sesi çıkıyor. Bizim Fred Durst’ün yayında sesini duymamızı sesin direkt DI-Box’dan çıkmasına bağlıyorum teknik olarak. Yani 2022’de Youtube'da Fred Durst “mikrofonumu niye açmıyorsunuz, beni duyabiliyor musunuz” derken, seyirciler belli bir süre duyamıyor aslında. O yüzden seyirciler şarkıyı beklerken, Durst de mikrofonu çalışana kadar şarkıya girmeyi reddediyor. Sahneye görevlilerden biri geliyor orada “sakinleştirmen lazım kuleye saldırıyorlar, kuleye saldırıyorlar" diyor ama önemsemiyor Durst. Önemsemesi gerekir mi? Bence değil. Sonuçta güvenlik ve organizasyon onun görevi değil. Organizasyonun her senaryoyu düşünmesi gerekirdi. Daha kötüsü Red Hot Chili Peppers sahnesi geldiğinde, daha önceden planlanan ve bir “toplumsal olaya” farkındalık yaratmak için insanlara mum dağıtılması.. Yani son güne gelinmiş. Woodstock meydanındaki rezillikler, mağduriyetler ortada. Belediye başkanı bile görüyor ortamı. Ancak son gün, kalabalığın eline mum veriyorlar ve Red Hot Chili Peppers repertuarında resmi olarak yer almayan Hendrix’in Fire şarkısını çalmaya başlıyor... Ne dahice değil mi? Daha sonrasında ufak tefek yangınlar çıkmaya başlıyor. Amerika’nın ordu ve polis arasında, aslında bizde tam karşılığı olmayan bir kolluk kuvveti olan ‘National Guard’ lar artık olaya el atmaya başlıyor. Yangın diğer yerlere de sıçrıyor. Parayla satış yapan dükkanların tüpleri, yakılan ateşler sonrası birer birer patlıyor. Belgeselde ve Woodstock 99’da öne çıkan gelişmeler: Tuvaletler, kapısı açılmayacak şekilde koku yayıyor ve rezalet haldeler. Aşırı sıcak ve bunun yüzünden bir sürü kişi susuzluk yüzünden bayılıyor, nöbet geçiriyor. Taciz ve tecavüz iddiaları. Tacizleri direkt müzik gruplarının sahne performanslarını izlerken seyirciler arasında görebiliyorsunuz. Tecavüz iddiaları ise yerel ve ulusal olarak haber olan ama muallakta kalan bir konu. Uyuşturucu kullanımına görevliler tarafından müsaade ediliyor. İçeri yemek ve basit içecek sokamıyorsunuz ama illegal her türlü içeriğin içeri girmesine müsaade ediliyor. Woodstock 68 gibi, söylenene göre barışçıl, kolektif ve “davası olan” nesil yerine 99’da toplumdan izole olarak yaşamak zorunda kalan insanların sosyal ortamlarda nasıl hareket edeceklerini anlayamadığımız, pis enerjiyle ve madde kullanımıyla ortaya daha fazla konforsuzluk yaratacak durumların nedenini görüyoruz. Tabii katılan herkesin deneyimi tamamiyle "felaket" değil. Üzerinden zaman geçtiği için hatırlarımızdaki kötü olaylar, kötü olayların travmatik etkisini bir kenara bıraktığımızda olumlu kısımlarını hatırlamaya programlanmış gibi olabiliyor. Festivalin ana sorunları olarak, dış kaynaklı hizmet sağlayıcıların, yüksek fiyattan su, yemek satışı yaptığı, yüksek hava sıcaklığı, güvenlik ve hijyen denetimsizliği ve eksikliği olarak özetlenip "güzel festivaldi ya" şeklinde ifade edilen açıklamalara da rastlayabiliyoruz günün sonunda. Bu türden festivalin büyük bir kalabalığın sunduğu anonimliğin, engelleri nasıl buharlaştırarak şiddete, yıkıma ve cinsel saldırıya yol açabileceğini de gösteriyor. Belgesel dizisiyle alakalı karşılaştığım bazı yazılardan kısımlar: "Belgesel dizisi, hem '69 hem de '99 festivallerinin ırksal olarak homojen olduğunu tartışmıyor - barış ve sevgiyi ele aldıklarını iddia ederken, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi barış ve sevgiye giden yolculuğu etkileyen gerçek dünya meseleleri. sınıf ayrıcalıkları (festival müdavimleri yüksek bilet ve ulaşım masraflarını nasıl karşılayabiliyorlardı?) tartışılmadı." Yazının tamamı için tıklayın. Dizi, kadınların taciz edilmesi ve cinsel saldırıya uğraması gibi festivalde yaşanan gerçek trajediler göz önüne alındığında, isyanın beyaz erkek öfkesinden, hak edilmemiş bir öfkeden kaynaklandığına değiniyor... Dizi, bu genç beyaz adamlara, eylemlerini hesaba katmadan bir şeyleri yakmalarını söyleyen kültüre sadece ipucu veriyor. Bu, izleme deneyimini içe dönük bir alıştırmadan daha az ve izleyiciden algılanan saçmalıkta duraksamasını ve kıkırdamasını istemekten daha fazlasını yapıyor. Yazının tamamı için tıklayın. 2. Bölümün Merkezi kamera kayıtları olmayan en dehşet kısmı: Fatboy Slim'in (Norman Smith) setinde kalabalığın içinde gerçek bir minibüs gördüğünü hatırladığı bir sekanstır; sahne yöneticisi A.J. Srybnik soruşturmaya gönderildi - Srybnik'in anlattığına göre, minibüsün içinde genç bir kız buldu, "gömleği göğüslerinin üzerine çekilmiş, pantolonu ayak bileklerinin etrafında", bir adam şortunu geri giyiyordu. Kız ambulansla götürüldü. Smith, röportajı sırasında, kelimenin tam anlamıyla önünde gerçekleştiği iddia edilen cinsel saldırı hakkında bilgilendirildiğinde, haberler karşısında gerçekten şaşırmış görünüyor. "Bütün o insanların eğlendiğini ve benim herkesin birbirini sevmesini istediğimi düşünmek, burnumuzun dibinde olan şeyler arasında düşünmek iğrenç" diyor. Woodstock'un orijinal organizatörü Michael Lang, festival sona erene kadar herhangi bir cinsel saldırı haberi duymadığını söylüyor. Bir noktada, "Biletlerinizi alan insanları inceleyemezsiniz - yapamazsınız" diye yakınıyor. Belgeselin büyük kısmı katılımcılara değil, durumu daha da kötüleştiren sahne arkası sorunlarına odaklanıyor. Belki de en vahşi ifadesi: Woodstock '99'daki zamanları hakkında röportaj yapılan festival katılımcılarından birkaçı, özellikle “Heather” ile, korkutucu bir deneyim olsa da, buna sahip olmaktan memnun olduğunu söyleyerek, deneyim hakkında sevgiyle konuşuyor. Belgeselin başında Jewel ve Bush'tan Gavin Rossdale, Korn'dan Jonathan Davis ve Fatboy Slim'den enerjinin önemini, 200.000 aç, susuz, sömürülmüş hayrandan oluşan bir kalabalığın her an nasıl idlerine dönebileceğine şahit oluyoruz. Orijinal Woodstock barış, sevgi ve müzikle ilgili olarak sunulurken, Woodstock '99 bir şekilde hayatta kalmakla ilgiliydi. Seri, özellikle nostaljik iyimserlikten tam bir ihmale giden planlama toplantılarının VHS görüntülerinden başlayarak, sahne arkası görüntüleri ile ilgi çekici. Woodstock '99'un doğru niyetlerle nasıl tasarlandığını görebilirsiniz; Yiyecek, su ve malzeme maliyetlerini düşürdüklerinde ve olayı kavurucu sıcak bir asfalta yerleştirmeye karar verdiklerinde bu niyetlerin aynı hızla ortadan kalktığını görebilirsiniz. Metaforlar tam orada. Woodstock '99'un geçtiği Roma (New York) yandı; Wyclef Jean, Jimi Hendrix'in “The Star Spangled Banner”ın Woodstock versiyonunun düşmanca bir cover'ını oynadı ve ardından gitarını parçaladı, burada şenliğin dalgalanan öfkesini yakalayan sert bir kesim; sonra zenginlerin ve yoksulların (dışkılarıyla kirlenmiş sularıyla) tüm görüntüleri vardır. Belgesel, daha büyük önemine çok fazla inmiyor, ancak şiir büyük ölçüde kendisi için konuşabilir. "Trainwreck", her gün için bir bölüm ile hızlı bir şekilde ilerler; farklı temaları, popüler kültür referansları, isim damlaları ve genel schadenfreude her zaman göze çarpar, ancak bu keskin doğa, büyük resimdeki daha önemli veya ilginç parçaların bazılarını gözden kaçırmaktan suçlu olabilir. Ünlülerin sahne arkasında gösterişsiz, sponsor ağırlıklı konaklamalara nasıl davranıldığı veya diğer her şeyde olduğu gibi benzer bir yönerge eksikliğiyle sefahati yayınlayan izleme başına ödeme öğesi hakkında daha fazla şey olabilir. "...asıl saçma olan bu gelişmelerin ne kadar bariz olduğuna şaşırmaktır. İnsanlara hayvan gibi davranır ve onları dört dolarlık su şişeleriyle sömürürseniz misilleme yapacaklardır. İsyan edecekler. Ve eğlence durduğunda, onları sakinleştiren tek şey, tüm kırgınlıkları ile baş başa kalacaklar. Bir yere gitmesi gerekiyor. Bu durumda, burada konsere gidenler arasında bulaşıcı bir dürtü olarak tanımlanan kaosa ve yıkıma yol açtı. Bu hikayede pek çok şey önlenebilir ve tahmin edilebilirdi ve bu belgesel, birbiri ardına zorlayıcı bir geçişle çöküşünü gösteriyor." "Griffiss Hava Kuvvetleri Üssü, kapanmış yerine festival için hazırlanılmış bir hale getirilmişti O zamanki belediye başkanı Joseph Griffo Woodstock için: "yerel ekonomiyi canlandırmak için bir şanstı; ayrıca rock yıldızlarının ellerini (para yüzünden) ovuşturmaktan da zevk aldığı belliydi. Organizatörler bir uçak hangarını haftasonumu için bir eğlence alanını dönüştürdüler ve üssün çevresine sekiz millik bir “barış duvarı” inşa ettiler, amacı hippi duvar resimleriyle ince bir şekilde gizlenen yatırımlarını korumaktı. Kısıtlı bütçeler, gıda hizmetini fahiş fiyatlar belirleme gücüne sahip satıcılara dağıtmak ve gerçek güvenlik görevlilerini işe almak yerine, bir katılımcının esasen “sarı tişörtlü çocuklar” olarak tanımladığı bir “barış devriyesi” işe almak anlamına geliyordu." Time' da alıntılan bu kısımda organizasyonun en baştan ne kadar gelişigüzel tasarlandığı açıklanmış durumda. Bize düşen belgeselde çeyrek milyon insanın belirli lükslerini ve hatta temel ihtiyaçlarını ellerinden aldıklarında neler yapabildiklerini izleyip..gerisi sizin yorumlamanıza kalmış. İster haftasonumu eğlencesi olarak bakın, ister psikolojik açıdan isterseniz sosyo-ekonomik açıdan. Belgesel bize belge olarak bu tespitleri yapabilmek için derli, toplu bir kaynak sağlıyor. Yazı: Gurur Sönmez
- The Exorcist: Hayat değiştiren film.
Hayat değiştiren film? anlamı güçlü ve klişe bir tanımla. Ancak henüz 8-9 yaşındayken her şey o kadar korkutucu ki. Özellikle dinle alakalı korkular. Mesela ben kendimden örnek vereyim, mutlaka çoğu insanda aşağı-yukarı böyle endişeler olmuştur. "Yemin edip bozarsan cehenneme gidersin" "Kutsala küfretmenin çok günah olması ve beynin istemsiz bu korkudan ya küfredersem diye vesvese yapması." "Cin, üç harfliler” Cehennem kavramı, Yaratıcının korkusu bir yana 90'larda Türk medyası Saadettin Teksoy ve çeşitli gerçeklik programları altında bizim izlemememiz gereken bir sürü korku unsuru program yapıyordu. Mesela bir evde adamın teki namaz kılarken taşlanıyormuş. Olaya bakın. Exorcist filmi zaten yaşanıyormuş o zaman? 1999-2000 tarihleri arasında Şeytan (Exorcist) filmlerinin tanıtımları başladı. Televizyon reklamını hatırlıyorum. Küçük, masum bir kız birden canavara dönüşüyor. Bu şekilde kafalarda merak uyandırmıştı. O dönemler CD ya da DVD üzerinden film değiş-tokuşu yapardık. Bir arkadaşım Şeytan'ı izlediğini, aşırı derecede korktuğunu, kızın kafasının ters çevrilmesi, yatağının ve yatağının üzerinden yukarı kalkması falan aklımızı aldı. Mavi ilkokul önlüklü 10 yaşındaki çocuk sanki kendisi böyle bir olayı deneyimlemiş gibi anlatıyordu; biz de bütün odağımızla onu dinliyorduk. Sonra filmin kopya (korsan) CD'sini istedim. CD'yi eve getirdim. AVSEQI dosyası açıldı. Ezan sesinin geldiğini hatırlıyorum filmden. Irak’ta kazı yapılırken genç bir peder Pazuzu adlı bir şeytan heykeli çıkarıyordu yer altından. Ezan, sıcak, sarı tonlar, yönetmenin bilinçli olarak şehirde jump scare hileleri yapması da cabası. Friedkin başlangıçtaki sahnelerin uzun olmasını, sessizliği göstermenin daha sonraki büyük sahnelerde daha fazla etki yaratması için bir temel inşaa etmek olarak yorumluyor. Irak'tan sonra film içindeki zamanda sonraki yıllara, Amerika'da yalnız bir anne ve henüz 10-11 yaşındaki kızıyla ilişkilerine şahit olduğumuz bir zamana gidiyoruz. Bir süre sonra küçük kızda "anormal" olaylar oluyor. Psikiyatri, korkutucu tıp tahlilleri ve operasyonları filmin korku ritmini arttırıyor. Bir süre sonra o meşhur Regan'ın yatakta zıpladığı sahne. Ailenin endişe içinde kalıp son çare olarak bir rahibe başvurmaları. Konunun teolojik kısmı hakkında bir mantık yaratılması vb. gibi sahneler devam ederken kız artık dünyadan kopmuş, fiziksel yapısı değişmeye başlamış, ses tonu erkeksi-şeytani bir hal almaya başlamıştır. Ve o müthiş sahne. Regan bir yatağın baş ucunda geceliği ile otururken vücudu sabit bir şekilde kanlı ve deforme olmuş suratı arkaya döner. Ve ben cd yi çıkarırım terliklerimle kendimi dışarı atarım. "Ben az önce ne izledim lan" cümlesini ilk kurduğum zaman olabilir. Daha ilk sahnelerde bu kadar korkunçsa devamı nasıl olabilir ki? Herhalde aklımı yitiririm diye düşünmüştüm. Buraya kadarki deneyimin bile bana çok zarar verdiğini düşünüyorum. Filmlerin içerikleri açısından her türlü sansüre karşı olsam da filmin izlenme kısmında yaş kısıtlamasının olmasını ve bunun ciddi şekilde denetlenmesi gerektiğini savunuyorum. Bir psikiyatrist veya nörolog değilim ancak bununla ilgili çalışmaları okuyup ayrıca bir dosya yazısı yapacağım. Korku, özgüvenin en büyük düşmanıdır. Özgüven ise sizin potansiyeliniz ve potansiyelinizin üzerinde bir sürü beceri ve yeteneği kullanmanızı sağlar. Korku, büyük bir zaman kaybıdır. Yaratıcılığa ket vurur, odaklanmakta güçlük çekersiniz. Bir nevi engelliliktir. Bazı yerlere yalnız gidemezsiniz, bağımlı olursunuz (her anlamda), korkuyu bastırmak için yapmanız gereken şeyler değil de kafanızı meşgul edecek diğer şeylere yönelirsiniz. Eğlence veya rahatlıkla korkularınızı bastırmaya çalışırsınız. İşte benim için hayatımı değiştiren bir film oldu Exorcist. 9-12 yaş arası tamamen bir önceki paragraftaki kısır döngü ve birbirinin peşini bırakmayan silsilelerle geçti. Gerçekten o dönemde izlememem gereken bu filmi izlememin yasaklanması gerekirdi. Bu korku, sadece kendi hayatımın çocukluk zamanlarını değil, ileriki yaşta başka nedenlerle nüksedecek çeşitli ruhsal sıkıntıların, kafa karışıklıklarının, radikal seçimlerin temelini oluşturacaktı. Yoksa çocukken çok küçük yaşlarda bilgisayara erişebilen, ülkedeki devasa etkinliklere katılabildiğim sevgi dolu, orta-üst sınıfa ait bir çocuktum işte. Hayat güzeldi. Profesyonel İzleyiş Tabii artık Psikoloji bölümüyle üniversiteye başlayıp daha sonra sinema bölümüne geçince hem filmler ve hem de bu insanlar neymiş hakkında daha açıklayıcı ve bilimsel olarak gözlemlerim olmaya başladı. 20'li yaşlarımın başında Exorcist dosyasını açtım artık. Neymiş bu film, nasıl çekilmiş, filmin sosyolojik boyutu neymiş. Exorcist filmi nasıl ortaya çıkıyor? Bir kitapla. Kitap daha önceki yıllarda bir kasabada gerçekleşen olaydan esinlenen bir yazar tarafından kitaplaştırılıyor. "Gerçekten" vuku bulan olayla çok alakası yok kitabın. Daha çok ilham üzerine yazılmış bir kitap denebilir. Ancak film, kitap ile oldukça örtüşüyor. Kitap bestseller olunca, Warnerbros o dönem yönetmen arayışına giriyor. Stanley Kubrick sadece kendi senaryolarını çektiği için kabul etmiyor. Diğerleri de farklı nedenlerden reddediyor. İş, French Connection filmiyle Oscar kazanan William Friedkin'e kalıyor. Bu filmde ne oluyor kısaca? Bir peder yıllar önce kuzey Irak'ta kazı çatışmasında bir heykel görüyor. Heykeli incelerken birden arkadaki sarkaçlı saat donuyor. Anlıyoruz ki bu heykelde bir olay var. Sonra sekans değişiyor ve yıllar sonrasının Amerika’sına gidiyoruz. Aktris bir anne ve küçük kızı arasındaki sevgi gösterileri, şakalaşmalar vb. izlerken kızın yatağında sallantılar oluyor. Doktora gidiyorlar. Kas sıkışması deniyor, histeri deniyor, deniyor da deniyor. E artık yatak havalanıyor dediklerinde psikiyatriste gidiliyor. Onlar da telkin yöntemiyle tedavi edelim, ruh çıkarma seansı yapın diyor. Ruh çağırma seansına da hem rahip hem de psikiyatrist olan Rahip Karras geliyor. İnancı da zayıf halde. Karras'ın yanına da tecrübeli birisini vermek adına paragrafın başındaki esrarengiz heykel ile karşılaşan peder, yıllar sonraki bu şeytan çıkarma seansına çağrılıyor. Konuşmalardan ve olan olaylardan anlıyoruz ki şeytanın küçük kızla bir sorunu yok. Bu heykeli bulan rahiple ve genel olarak dinle... Yani şeytan yine şeytanlığını yaparak ölümlere, kötü olaylara sebebiyet veriyor ama kızın içinden çıkıyor. Absürt bir dedektif-rahip diyaloğu ile film bitiyor. Nasıl, böyle anlatınca basit, saçma bir film değil mi? Eh ne zaman, nerede, hangi duyguda, hangi amaçla, hangi altyapı ve okumalarla izlediğinize bağlı olarak hem bir başyapıt hem de rezalet bir film olabilir. Sadece döneme göre görsel efektlerin, görüntü yönetmenliği kalitesi tartışmaya kapalıdır benim nezdimde. Harika bir film, teknik olarak -zamanına göre-. Kardeşim biz 12 yaşında böyle rolde oynayacak birini nasıl oynatacağız? Filmin yetişkin oyuncuları zaten daha önce bilindik isimlerden oluşuyor. Rahip Karras dışında. O da tam olarak kendini oynuyor diyebiliriz. Çocuk oyuncu seçimlerinde ise 100 farklı çocuk arasından Linda Blair seçiliyor. Blair, inanılmaz sevimli, enerjik, her şeye tamam diyen bir kız; ama yine de ortalıkta neler olup bitiyor çok farkında değil. O dönemde sendikalar zayıf, çocukların, bir rehber eşliğinde sette zaman geçirmesi gerekiyor. Söylendiğinde göre ablası ona eşlik edecekken sete çok nadir geldiği söyleniyor. 10 yaşındaki Blair, orta yaşlı teknik ekibin harala gürelesi, mekanik efektler, kamera, ışık, set kurulumu içinde aylar boyunca ortada yaşıyor. Film, bir çok nedenden dolayı 10 haftaya yakın bir sürede çekildiğinden özellikle Linda'nın psikolojisinin ilerleyen yıllarda çok stabil olmaması için büyük bir zemin hazırladığını düşünüyorum. Blair, kendisini "Ben Disney Prensesi" olacaktım diye düşlerken, tüm zamanların en korkunç sinema karekterine dönüşmesi büyük bir talihsizlik. Üstelik oyunculuk konusunda yeteneğini konuştururken uzun çalışma koşullarında şımarıklık yapmaması hatta filmin daha gerçekçi olması için -biraz da teknolojinin yeterince gelişmemesi nedenlerinden- soğuğa, sakatlanmalara, hafif yararlanmalara maruz kalıyor. Psikolojik yıkımı set arkası videolarında gözlemleyeceğimiz işaretler barındırmasa da Lindra Blair'in kariyeri boyunca Exorcist dışında büyük bir yapımda oynamaması -yeteneğine ve o dönemki şöhretine rağmen- Exorcist sonrası toplumun Linda'ya bakışındaki tedirginliği, film yapımcılarının daha neşeli, sevimli kız çocuğu rolleri vermesinde isteksiz olmuş olabilirler. Daha sonra Linda kendini içkiye ve uyuşturucuya veriyor. Bu da stabil bir oyunculuk kariyeri için başlı başına sorun yaratmış olabilir. Rahip, Rahip gibi olsun ama oyunculuk da yapsın. Jason Miller (Damien Karras karakteri) Yönetmen Friedkin’in ilk tercihi değildi. Friedkin, Jason Miller ile tanıştıktan sonra konuşmasında sorunları olan, vücut dilini beğenmediği biri olarak Miller’i kafasında iptal eder ve başka bir oyuncuyla anlaşır. Ünlü birinin, özellikle dini hassasiyeti yoksa filmlerde din adamını oynamasını samimi bulmadığını söylüyor Friedkin. Bu yüzden ya hiç bilinmedik bir oyuncu bulacak ya da gerçekten rahip birisini. Bu yüzden Miller “Beni deneme çekimine almalısın” demesine ilk karşı çıksa da sonra da kabul ediyor. İlk izlenimini beğenmemesine rağmen kamera karşısında Miller devleşiyor. Kamera bayıldı diyor Friedkin. Miller'ın, Damien karakteriyle aynı inanç krizine sahip olması da Friedkin için Damien karaterini Miller'ın oynaması için etkisi büyük bir olay. Friedkin hem Regan'ı hem de Miller'ı, Burstyn ile doğaçlama oynatıp deneme çekimi alıyor. Hiç veya çok az, ismi bilinmeyen oyunculardan büyük oyuncular çıkarmak sinemacılar için büyük bir ustalık meselesi. Normal hayatında hal ve hareketleri oyun için yetersiz gibi görünen insanlardan sinema ve televizyon yapımları söz konusu olduğunda gayet yeterli olabiliyorlar. Kızın kafası nasıl 360 derece dönüyor? Hem de 1974 yılında. Adamlar bildiğimiz robot yapıyorlar. Makyaj departmanı orijinalinden daha canavarca bir makyaj yapıyor robota. Aslında ikonik Exorcist suratı Linda Blair'in suratına yapılan makyaj değil robota yapılan makyaj. Gözleri uzaktan kumandayla oynatılıyor bir de ağzından buhar çıkartılıyor. 74 yılında yapılan bu işlemlerin hepsine özel efekt deniliyor Şimdilerde dijital efektlerle işler halledilir. 74 yapımı Exorcist de meşhur örümcek yürüyüşü mekanik efektlerle yani misin gibi şeffaf iplerle akrobatik hareket yapan hanım kızımızın destek ipleri bariz belli oldığundan o sahne atılıp, bizim gibi 90 lıların aklını alan 99 sürümünde bu sefer dijital efektle ipler silinerek sahne konuluyor. Yazar & Yönetmen Çatışması Yazar istiyor ki kitabı bestseller olmuş aşırı bir iş oraya çıkmış. Filmi çekilirse ben de karışırım yönetimine, çekimine diyor. Fakat yönetmen ve WB bir 25 dakikalık sahneyi atıyorlar. Sonuçta bu bir endüstri, filmin akıcı olması lazım. Bu nedenle o 25 dakikalık kesinti için 74 yılından, Blue Ray release e gelen süreye kadar (99) küs kalıyorlar. Ancak yeni sürümde 25 dakika geri gelince aralarındaki beef bitiyor. Buna rağmen roman uyarlaması olarak the Exorcist filmi hem yazarı hem okuyacakları tatmin eden ender filmlerden denebilir. Büyüme Korkusu Filmle hatta daha köküne bakarsak kitapta büyümenin bir metaforu yapılıyor olabileceği ile ilgili yazılar okudum. Belki biraz aşırı okuma olabilir ama bu metafordan yola çıkıp senaryoyu kurmak çok zekice olurdu veya oldu yazarın niyeti buysa. O da Regan’ın büyüyor oluşu. Annesi ile birlikte dergi kapağında yer aldığı görüntüsünü “olduğundan daha yaşlı” bulan anne telaşıyla dergiyi yatağından çekivermesi, hastanede Regan’ın agresif ve yetişkin küfürleri kullanması ve bunu annenin kabullenmemesi “o daha çocuk” olarak birkaç defa yinelenen bu tür olayların olması ergenlik metaforu için yeterli değil tabii dahası var... Mesela kızın mastürbasyon yapması bunu ona şeytanın yaptırması yine ergenliğin, masumluktan çıktığı anlamını taşıyan tasvirler olarak gözükmekte. Suratının sürekli değişmesi, basit-ufak tefek yaralardan canavara dönüşülen yerlere de ergen bir bireyde akne, sivilce, kıl, tüy vb büyümesi genel olarak çirkinleşme denilebilir mi hocam? Dersin demek serbest ama film bunu metafor olarak açık bir şekilde kullanmıyor. Allah korkusu Öncelikle filmdeki Karras dahi inanç krizinde. Anne kitapta radikal bir ateist olarak betimlense de filmde “benim ve kızımın inancı yok” diye geçiştirilen bir plan var. Yazarın yapmak istediği çatışma, radikal bir ateistin rahip ve kiliseden medet umarak şeytan ayini çıkarma peşine düşmesiydi ve bunu filmde çok güzel bir şekilde başarmışlar. Yavaş yavaş, bilimin işe yaramadığı/açıklayamadığı olaylar sonrası Chris kızının durumunu düzeltmek için Karras’ın yanına gittiğinde, Karrası’ın aynı zamanda kilise tarafından Harvard, John Hopkins gibi saygıdeğer üniversitelerde psikiyatri eğitimi almış olmasından dolayı, Chris’in “şeytan çıkarma için gelir misiniz” cevabına bir “psikiyatrist” olarak gelirim evet sonrası ateist Chris’in bırak bilimi, psikiyatriyi hocam hacı hocalık iş bu gibi delirerek Karras’a yalvarması yazarın karakterleri siyah-beyazdan çıkarıp, hayatta her şeyin mümkün olabileceğini sadece uygun şartların yaşanması gerektiğini gösteren özel bir an bence. Karrasın “Exorcsim” işlemi için kanıtlara ihtiyacımız var, “şizofreni, paranoya vb.” keşfedildiğinden beri vatikan bu işlem için kanıt istediğini söylüyor. Bunlar da kişinin bilmediği yabancı dilde konuşması, metafiziksel aktiviteler vb. şeylerin kanıtlanmasıyla resmi prosedürün başlayacağı söyleniyor. Burada benim düşündüğüm, Vatikan’ın da bir politika güttüğü, psikiyatrik olaylara dinsel ritüellerle yaklaşmanın Vatikan’ın itibarına zarar vereceğini düşündüğünden baya baya doğa üstü şeyler olacak şartı koyduğunu düşünüyorum. Psikiyatrik bir sorunu varsa şeytan çıkarma ayini durumunu kötüleştirilebilir yorumu da yapılabilir tabii ki ve bu zaten resmi neden. Bu yüzden bürokrasi var. Bilim Korkusu Bilim adamları şaşkın. Kıza dönemin teknolojisiyle beyin tomografisine baktıkları, boğazından tüp geçirip film çektikleri kısımlar 74’te sinemada ilk kriz geçirilen sahneler olarak kayıtlara geçmiş. Film salonunu tek edip gitme eşiği şeytanlı sahnelerin çok öncesinde o dönemki bir bilimsel prosedürün uygulanışı sırasında oluyor. Ne acayip değil mi. Filmin içeriğinde psikiyatriste yönlendirmeden yani onu en son aşama yapıp, fiziksel muayene içinde günümüzde psikiyatristlerin yazdığı ritalin ilacı öneriliyor. Ritalin ADHD/DEHB tedavisinde kullanılan (şu an) kırmızı reçeteyle alınabilen bir uyarıcı. Gençlerde ve yetişkinlerde beyini uyararak, hiperaktif bireyleri sakinleştirmesine yarıyor en kısa şekilde özetlersek. Bir de tam tersi lobotomiden hallice thorazine ilacı eklenmesi farmakoloji veya psikiyatriye ne kadar uygun kombine ilaçlar bilmiyorum ama bilim adına her tuşa basıldığı açık. Literatür tükendikten sonra psikiyatriye geçiliyor ve psikoteraptideki “telkin” tedavisi açılımı yapılarak “içine şeytan girdiğini düşündüğü için gerçekten şeytan çıkarma ayini için kiliseyi mi çağırsanız” böyle bir yöntem de “bilimsel” çerçevede yöntem olarak sunuluyor “inançsız Chris’e ve o da kabul ediyor Karras’ın yanına gidiyor. Sanatsal ve teknik korkular -Film oldukça durağan ilerliyor. Sakin ve yavaş. Ancak hiç bir sahne gereksiz değil. Irak sahneleri de yaşlı, bakımsız, çalışan işçiler, çöl iklimi kaotik öğeler olarak izleyiciyi hazırlıyor. Hızlı bir arabalı atın aniden geçişi ve içindeki siyah çarşaf içindeki yaşlı kadının geçişi ilk jump scare'lerden biri. -Pederin eline heykeli aldıktan sonra arkada sakin sakin görevini yapan sarkaçlı saatin durması muazzam bir detaydı. -Pederin heykele yaklaşırken köpeklerin birbirleriyle dalaşmaya başlaması, doğanın tepkisi de güzel organik bir gerilim örneği idi. -Aniden zarıl zarıl telefon çalmalar, karanlık yerde birden ışık fırlaması. Bunları geçiyoruz. -Orjinal filmde yer almayan ve Blue-Ray ile ortaya yönetmenin koyduğu bazı subliminal kareler var. İlginçtir bu Pazuzu heykeli değil. Korkunç bir surat sadece. Bir kaç yerde oldukça görülebilecek hatta bir yerde 2-3 kare uzunluğunda görülebilecek halde. Paranormal olaylar, yönetmenin delilikleri, sakatlanmalar. Film sırasında kimse ölmüyor. Sadece çalışanların yakınlarından ölümler oluyor. Bu ölümler de beklentili, aniden olan birkaç ölüm var. Oyunculardan peder Karasın annesi set bittikten sonra ölüyor. Yönetmenin setin her tarafına silah yerleştirdiği ve gerginliği sağlamak adına rastgele ateş ettiği bildiriliyor. Annenin, şeytan tarafından odanın köşesine fırlatılmasında oyuncu tarafında ayrı, yönetmen tarafında ayrı değerlendirmeler mevcut. Ellen Burstyn, beline saydam bir ipin bağlandığını ve aniden çekildiğini söylüyor. Gerçekten filmde o planı net bir şekilde görüyoruz. Büyük ihtimalle Burstyn'in suratındaki acı da gerçek. Bu, iple çekilme planında önceden uyarılmadığını, filmin inandırıcılığı açısından yönetmenin bencilliğinden kaynaklı bir karar olduğu iddia edilse de. Yönetmen, film içindeki kötü davranışlarla ilgili iddialara "oyuncuların hayal güçleri olayları abartmasına neden oluyor" gibisinden bir açıklaması da bulunmakta. Sanat, Popülizm, Sanat, Popülizm, Satan? Küçük bir kızın için "şeytan" girme fikri direkt masum & suçlu çatışmasını seyircinin önüne seriyor. Kız sadece kendi içine giren "şeytan, kötü ruh, Pazuzu vb." ile tek başına mücadele etmiyor. Bunun karşısında din görevlileri ve kızın annesi de var. Şu an yeni izleyen birisi için büyük bir konsept değil bu açıdan. Şu anki canavarlarımızın istekleri daha büyük. Dünyayı ele geçirmek, insanlığın sonunu getirmek gibi büyük konseptler. 74 döneminde ve günümüzde artık korkarak değil gülerek izlenen yapıya gelene kadar filmin veya kitabın beslediği korku, masumunda başına gelebilecek bir mağduriyet üzerine olmasıydı. Aslında köy yerlerinde büyüyen insanların da orada anlatılan sözlü hikayelerdeki paranormal olayların yarattığı anksiyete aynı. "Karanlığın bilinmezliği yüzünden ortaya çıkan korku, içine yabancı ruhun girmesi, çirkinleşmek, iradenin dışına çıkmak, başka bir bedene hapsolmak, cehennemin içine sıkışmak." Filmi 74'de sinemada izleyenler ile 99'da tekrar DVD'den izleyenlerin yegane odaklandıkları filmin ana çatısı bu durumlar üzerineyken aslında film örtülü olarak, filmin amacına direkt etkisi bile etmeyen sahnelerle yönetmenin, yazarın o dönem içinde bulunduğu sosyolojik duruma da değiniyorlar. Filmin Irak’ta, sepya tonlarda toz-duman içinde, Ezanla başlaması WB ve Hollywood'dan beklenen ustalıkta bir açılış sahnesi ile başlaması filmin ritmini yüksekten başlatıyor. Sanat dediğim nokta aslında burada, sanat filmlerinde önemsenen bazı noktaların bulunmasına işaret etmekti. Annenin bekar oluşu, protesto, grev içinde bulunması 68 kuşağının modern hayattaki tek çocuklu anne modelini seyircinin üzerine gösterilmesi tesadüfi olmasa gerek. İnançsız olması, çocuğundaki norm dışındaki durumları ilk olarak modern tıpla çözmeye çalışması, Karras ile "Bu tür şeylere şizofreni, anksiyete vb" de deniliyor gibi diyaloglara girilmesi 74 yılına göre bile hoş bir ayrıntı. İçine Şeytan giren kızı, New York izleyicisine izletirken olayları teknolojiden ve sosyolojik gelişmelerden bağımsız olarak pek ala yansıtabilirlerdi. Seyirci yerdi nasıl olsa. Yani film populist bir film olmanın sınırlarında dolaşıyor. Damien Karras'ın sürreal rüyasına yer vermek gibi oldukça kişisel sahneler de filmde yer alabiliyor. Bu rüya sahnesi ile ilgili detayı izleyebilir ve köpek, kolye, Pazuzu şeytanı suratı, annesinin metro durağında karşıdan sitemkar bir şekilde bir şeyler demesi seyirci için bir şey ifade etmeyecektir. Buna rağmen işleniş tarzı "sanat filmi planı" gibi ifade edilebilir. Bununla birlikte 25 dakikalık bir bölümün 74 yapımı filminde yer almadığını belirtelim. Eileen Dietz, Friedkin ve tartışmalı konular. Yönetmen Friedkin'in "deli" olması konusunda bütün set ekibi mutabık. Oyuncuların kulaklarının yanında silah patlatması, oyuncuları tokaktlaması, fiziksel olarak zorlaması. Ancak bununla birlikte filme emek verilmiş kişilerin filmin sonundaki yazılarda adının geçmemesi günümüze kadar tartışılan, mahkemelik duruma gelmiş bir durum. Friedkin makyaj denemelerinde Eileen Dietz ile bir sürü deneme çekimi yapıyor. Ünlü "Şeytan suratı" Dietz'e yapılan bir makyaj ama Friedkin bu kadar ağır bir makyajı reddediyor. Elinde çekim olduğu için bu çekimleri aralara şeytanın gerçek suratını tasvirlemek için kullanıyor. Dietz aynı zamanda Linda Blair'in hem yaşından dolayı hem de bazı sahnelerin fazla "aşırı" olmasından dolayı yapamayacağı oyunu verebilmek için dublör olarak kullanılıyor. Dietz'in dublör olarak kullanıldığı planlar: Friedkin, Dietz'i ve dublör olarak kullanılan diğer Regan'lar için sonda isim vermemesi, yönetmen açısından "meslek sırrı" oluşturmak adına kasti yapıldığı söyleniyor. 74 yılında, 12 yaşındaki bir kızı hem fiziksel olarak mükemmel şekilde oynatabildiğini göstermek hem de Regan'ın Oscar alabilmesini sağlamak olabilir (Bu benim yorumum) Sonrası... Sonrasında Blair malesef düzgün projelerde yer alamadı. Tabii ki The Exorcist'in ekmeği yenilecekti ve The Exorcist II: Herectic adında ucube bir filmcik yapıldı. 15 sene önce sara sara izlediğimden çok bir şey hatırlamıyorum. Ancak The Exorcist III farklı oyuncularla ve farklı, iyi bir proje olarak biliniyor. İzlemek lazım. 2000'lerde ise The Exorcist'in orjinaline bir giriş yapılıyor ancak film yukarıda bahsettiğim masumluk ve kötülük ikilemini büyük olaylarla anlatmasından dolayı (nazi zamanı da dahil birtakım gariplikler) çok ilgi görmüyor. Ancak Emily Rose'un hikayesi gibi esinlenen yapımlar ilgi görüyor. Metin Erksan'ın filmin ucuz bir replikasını yapmasını sadece şimdi yazdım ve bitti üzerine denilecek hiçbir şey yok. Daha sonraki büyük formatlı korku filmleri her zaman gerilim/gore/aksiyon arasında gidip geldiğinden izlenmesi daha kolay ve daha az kişisel filmleri olması nedeniyle popüler kültür tarafından daha olumlu şekilde benimsenmiş olabilir. “The Exorcist gibi bir filmin başarıya ulaşaması için her sabah bu seksen beş kişiyi koordine etmem gerekiyor ve bu insanların her biri özel problemlerle ve sohbet etmeye geliyor ve hiçbiri benim kadar para kazanmıyor ve hiçbiri o kadar şöhretli olmayacak. Ancak bunlar konuşulmadan, sessiz bir anlaşma içinde kabulleniliyor ve biz işi sevdiğimiz için bir araya geliyoruz. Bunlar filmlere katkıda bulunan insanlar, adını asla bilemeyeceğiniz adamlar gelip 'bu çekimi neden buradan yapmıyoruz?' diyecekler ve gerçekten haklı çıkacaklar." — William Friedkin 74 yılında filmle ilgili izleyicilerin duyguları biraz garipti. Filmin sanat ve zanaat kısmının döneme göre üst seviyede olması filmin iyi & kötü yapım olmasından ziyade "garip" bir şekilde karşılandı. Bir Roller Coaster'a bindiğinizde belli bir oranda sarsılacağınızı, heyecanlanacağınızı tahmin edebilirsiniz. Bu heyecanlar hızlanıp, azalabilir ama sonuçta her şey öngörülebilir. Yolun ve turun sonu vardır ve tatmin olmuş halde inersiniz aletten. The Exorcist'de ise insanlar filmin ürkütücü olduğunu düşünüyordu elbette ama sinema salonunda uzun süre bu çılgınlığa maruz kalmak hatırı sayılır sayıda izleyiciyi dehşete düşürdü. Veya medyaya yansıyan reaksiyon videolarından biz şu an öyle değerlendiriyoruz. Ancak daha film yayınlanmadan ilk tanıtım sadece epilepsi hastalarını değil genel izleyiciyi dehşete düşürdüğünden resmi tanıtım filmi daha sonrasında değiştirildi. İlk versiyona bakalım: Produksiyon öncesi çalışmalar. Filmle ilgili elimizde sınırlı görüntüler var. Youtube'da denk geldiğim bu kolaj produksiyon tasarımını gösteren ender görüntülerden. İronik şekilde bir aşk filmine yakışır bir müzikle bu video parçalarını görüyoruz. Iraktaki kazıdaki genç pederin "yaşlandırma taktiği ile" yaşlandırılması ne kadar elzemdi, farklı bir oyuncu bulunamaz mıydı tartışılır ama Şeytan'ı oynayan Linda ile aynı makyaj süresine katlanması ve sonucunda çok da başarılı bir "yaşlı görüntüsü" çıkmaması talihsizlik olmuş. Linda'nın burada en zorlandığı durumlardan biri göz bebeğini örten lenslerin takılıp, çıkartılması, sette insanların ağzından buhar çıkması adına -20'lere kadar inen soğukta pijamayla kalması, insanların suratına kustuğu mekanizmanın ağzını kapatmasını engellemesi gibi fiziksel bir sürü zorluk yaşadığı söyleniyor. Üstelik mekanik efektlerden biri olan, yatağın üzerinde belinin üst kısmının sürekli aşağı-yukarı şekilde yatağa çarpması şu an bile vücudunda hasar bıraktığı da Linda tarafından doğrulanmuş bir bilgi. Genel olarak Linda Blair bu oyunculuk tecrübesi için "Disney prensesi olacağımı düşünüyordum" demesi ve böyle bir iş sonrası hem kendi idealleri açısından bir hezimet oldu hem de toplum tarafından korkulan veya filmle özdeşleştirip hep onun üzerinden yapımlar içinde yer almasına itilen bir genç kız olmasına neden oldu. Daha sonraki alkol bağımlılığı, rehabilitasyon merkezlerini aşındırması bu filmin onda oluşturduğu bir dezavantaj olduğu kesin. Oscarlı yönetmenin Linda'yı 100 küsür kız arasından seçmesi herhalde alalaede bir çocuk oyuncunun yapabileceği şeylerin üstünde gördüğü bir aura veya mesleki sezgiden olsa gerek. O dönem başka yapımların başka başka işleri yüzünden Oscar alamadı ama Oscar almak/alamamak da böyle bir işte. O dönem kim Oscar aldı bilmiyoruz ama Linda'nın mükemmel ötesi bir çocuk oyuncu olduğu tartışmasız bir gerçek. Regan'ın şeytan sesi, kusması. Filmin seslendirmesi/dublajı çok kompleks bir şekilde yapılıyor. İlk önce genç Regan’ın (Linda Blair) sesi var. Vatikan’dan gelen “şeytan çıkarma” ayinlerden oluşan gerçek ses kayıtları var. Yönetmen Friedkin’in çocukluğunda radyoda sesinden etkilendiği ses sanatçısı Mercedes McCambridge var. Ses efektleri var. Bir de üzerine diğer set ekibinden söylediklerine göre Friedkin ortamı germek için sadece silah ateşlememiş bir de mikrofonu alıp uğultular çıkarmış. O sesler de kayıtların içinde mutlaka varmış. Dolayısıyla katman katman seslerden oluşan bir “pazuzu, şeytan” sesi dinliyoruz. Sesler kaydedilirken Mercedes McCambridge günde 8 saat boyunca film üzerine çalışıyor. Friedkin, sesin daha da bozuk çıkması için çiğ yumurta, alkol ve günde üç paket sigara içirdiğini söylüyor çocukluğunda hayran olduğu sanatçıya. Friedkin’in bu tarz bir yöntem izlemesindeki nedenin, şeytanın sesinin cinsiyetsiz olmasını istemesinden kaynaklı olduğunu söylüyor. Linda Blair'in orjinal "şeytan" sesi Burada izole edilmiş Linda Blair'in orjinal sesi bulunmakta. Yine de iyi iş çıkarmış. "Film ilerledikçe Regan'ın sesi ayrıntılı bir kakofoniye dönüşüyor. Bunu gerçekleştirmek için kullanılan seslerin bir kısmının Blair tarafından, diğerlerinin ise Mercedes McCambridge adlı bir seslendirme sanatçısı tarafından sağlandığı ortaya çıktı. Hırlayan ağaç kurbağaları ve bombus arıları da dahil olmak üzere bir dizi farklı sesin yüzlerce başka kaydından daha da fazlası geldi. Sesten sorumlu Chris Newman, "Billy [Friedkin] ve ben çekimlerden önce birçok tartışma yaptık" diyor. "En büyük sorun, Şeytan'ın kulağa nasıl gelmesi gerektiğini açıklayacak ortak bir dilin olmamasıydı. Örneğin, 'kim kötü biri?' diyebilirsiniz. ve birisi 'Hitler!' diye cevap verebilir. ama bu Şeytan'a Alman aksanı verebileceğin anlamına gelmez.Sonunda Billy bir kitapla toplantıya geldi ve bana Hieronymus Bosch'un Dünyevi Zevkler Bahçesi adlı resmini gösterdi. Onlarca resim var ve 'Şeytan'ın sesi böyle olmalı' dedi. Birçok yönden, sonunda yaptığımız şeyle, bence öyle." "Kustuğu sahne için, Blair'in çenesine yapay bir cihaz takıldı ve bezelye çorbası ve yulaf lapasının karıştırılmasıyla yapılan yeşil bir sıvıyı ateşlemek için gizli bir tüp kullandı. Bugün, Friedkin'in diğer tekniklerinin çoğu da son derece modası geçmiş görünüyor. Sahneleri istediği açılarda çekmek için ("sabit kamera" cihazlarından önce gelen bir çağda), personelin, kameramanların basitçe sallanacağı, şaşırtıcı bir dizi makara ve tel dikmesini istedi. Filmin ikinci yarısının büyük bölümünde Regan'ın oturduğu yatağı şiddetle sallamak için ekibi, sahne arkasında duran dört adam tarafından desteklenen Heath Robinson tarzı bir mekanizma kurdu." Kesilen Sahneler "Dikkate değer başka bir ekleme de, filmin şeytan çıkaranları Peder Merrin (Max von Sydow) ve Peder Karras (Jason Miller) arasında, üçüncü perdede Regan'ın odasının dışındaki merdivenlerde otururken geçen konuşmadır. Bu derin nefeste, ele geçirmenin gerçekte neden gerçekleştiğini tartışırlar (orijinalde adamlar kısa bir süre sessizce otururlar). Mark Kermode'un BFI Movie Classics: The Exorcist'e göre Blatty, Friedkin'in bu sahneyi kesmesi ve bunun filmin manevi ve teolojik özü olduğunu söylemesi nedeniyle özellikle öfkeliydi. Yine de en büyük farklılıklar arasında Blatty'yi en mutsuz eden şey var: Friedkin, Peder Dyer'ın (gerçek hayattaki rahip William O'Malley) ve dedektif William Kinderman'ın (Lee J. Cobb) ortak sevgileri üzerine bağ kurduğu teatral kesimde bir koda kesti. filmler ve şimdi ölmüş olan Peder Karras için, Blatty'nin görüşüne göre, iyiliğin kötülüğe açıkça galip geldiğini ve Karras'ın ruhunun bu iki adamın yeni keşfettikleri dostluk içinde yaşadığını belirten sözde canlandırıcı bir sonsöz. Kermode'a göre, Friedkin (elbette eski haline getirmeden önce), "O sonu vurdum ve hiç iyi değildi" diye hatırladı. Yine, tüm bu sahneler tarihsel olarak merak uyandırıcı olsa da, orijinal versiyondan uzak olmaları filmin dokusunu çok fazla etkilemezler. Ancak Friedkin'in, düşüncemize göre, Regan'ın annesi Chris MacNeil'in (Ellen Burstyn) karakter eğrisini değiştirdiği ve böylece resmin kendisinin tematik sonucunu değiştirdiği kısa bir çekim var. Hemen sonunda oluyor. Orijinal versiyonda, Regan ve Chris Georgetown'daki evlerinden ayrılırlar ve havaalanına gitmek için arabaya binerler. Peder Dyer, onlar giderken el sallayarak kapının dışında duruyor. Araba durur ve Chris rahibe seslenir. Pencereye gelir ve Chris ona, Regan'ın odasında bulunan, Karras'a ait olan ve iblis tarafından boynundan çekilen bir St. Joseph madalyonu verir. Dyer yumruğunu etrafına sardı, sonra Regan arka camdan dışarı bakarken uzaklaşan arabaya geçtik. Ancak 2000'deki kesimde, Dyer madalyonu bir dakika için elinde tutuyor, sonra nazikçe Chris'e geri vererek, "Bence onu tutmalısın" diyor ve o da yapıyor. Bunun bu kadar önemli olmasının ve bu sahnenin her şeyi değiştirmesinin nedeni, Chris MacNeil'in film boyunca dine veya Tanrı'ya inanmayan biri olarak sunulmasıdır. Doktorlar tarafından herhangi bir dini inancı olup olmadığı sorulduğunda, cevabı kesin bir "hayır". Katolik Kilisesi'nin ayinleri hakkında çok az bilgi sergiliyor. Aynı doktorlar ona şeytan çıkarma ayinine bakmasını önerdiğinde, sesinde biraz küçümseme dışında bir ifadeyle, "Bana kızımı bir cadı doktoruna götürmem gerektiğini mi söylüyorsun?" diyor. Blatty, The Exorcist'i her zaman inancın kötülüğe karşı zaferi hakkında bir film olarak görmüştür. Cizvit tarafından yönetilen Georgetown Üniversitesi'nde bir öğrenciyken romanına ilham veren olayı ilk kez duyan derinden dindar bir Katolik olan Blatty, inancın gücüne ve dünyadaki kötülüğün yaygınlığına karşı ağırlık olarak Tanrı'nın varlığına inanıyordu. The Exorcist'in iki ana yetişkin karakteri -Chris ve Karras- hikayenin sonunda aynı yere gelir: Chris sonunda Tanrı'nın varlığını kabul etmeye ve inanmaya başlarken, Karras kendini feda ederek kendi inancını yeniden keşfeder. Filmdeki kopukluklar, anlamsızlıklar üzerine. -Filmdeki Pazuzu şeytanının olayı dinlerde geçen şeytan'ın göreviyle aynı anlıyoruz ama neden ve nasıl bu kazı sonrası heykel ortaya çıktığı için ve heykeli bulan rahibin şeytanı kızdırması olarak yorumlanmış. -Pazuzu Kuzey Irak'tan yıllar sonra Georgetown'daki ünlü bi aktrisin kızının içine nasıl giriyor? bir bağlantı kurulmamış birden oluvermiş. Neden Regan'ın içine girdiği, filmin 2000'li yıllarda eskiden silinmiş olduğu sahnede söyleniyor. "Bizi aciz düşürmek, güçsüzlüğümü hissetirmek" ama nasıl bu kızın içine girdiği söylenmiyor. Covid gibi bir şeyse her yılda her yerde random bir kişinin içine girebilir bu "Pazuzu" ve sanırım modern dönemin yeni exorcist çekimlerinde bu mantıksızlık/mantık kullanılabilir. -Filmde, büyük yatak sallantıları, fiziksel sıkıntılar baş göstermeden, Regan bir akşam annesinin yanında yatıyor ve yatağının çok rahatsız olduğu için uyumakta zorluk yaşadığını söylüyor. Ardından pat hastanede görüyoruz oldukça ciddi bir muayeneden geçiyor. -Pederin annesini evinde görüyoruz / Daha sonra hastaneye (tımarhane?) kaldırıldığını görüyoruz, elleri bağlı şekilde sedyede yatıyor haykırdığı şey "evde olmak istemesi" sonraki sahnelerde Karras'ın annesinin öldüğünün haberini bir diyalogla öğreniyoruz. Karras'ın sürreal hikayesinin vuruculuğunu göstermek için annesini bakımsızlığa (her anlamda) bırakmasının vicdanı üzerine kurulmuş saheneler birbirinden kopuk gibi. -Polis/Dedektif karakteri. Bu karakter oldukça durağan, sıkıcı bir dedektif. Kendine has şakacı bir üslubu var. Kara mizah karakteri gibi işlenmiş olabilir kitapta ama filmdeki varlığı sıkıyor. Filmin sonundaki gereksiz film muhabbeti / Bir zamanlar anadolu'daki yoğurt hikayesi gibi. Şeytan çıkarılma olayı yaşanmış, bir peder kendini camdan aşağı atmış parçalanmış ertesi gün filmlere gider misin, birlikte gidelim şu var bu var muhabbeti her şeyin normale dönmesi gerektiği, hayatın akmaya programlanmış olmasını göstermek için yazılmış ama aklın yolu bir Friedkin bu sahneyi attığı için orjinalinde, senaryo yazarıyla aralarında küslük olmuş senelerce aklın yolu bir. Film teknikleri, Işıklandırma, özel efektler, dijital(?) efektler, makyaj, sahne tasarımı. 74 yapımı film için çok zengin bir ön çalışma görüntüleri var. Acaba bu arşivler bütün filmler için bir yerde saklanıyor mu. Oyun, sahne, efekt, makyaj provaları kaydedilmiş koyalım: Ünlü Spiderwalk Sahnesi Bu sahne 74 versiyonunda yok. Dönemin koşullarına göre görüntü yönetmeni kablo/ipleri boyayarak gizleyebilse de kurgu aşamasında iplerin oldukça belirgin olduklarını görünce sahneyi filme koymamışlar. 2000 sürümünde dijital teknolojiler gelişince ipler rahatlıkla siliniyor tabii. Bir yerde okuduğum bir yoruma göre (bana mantıklı gelmese de dikkate alınabilir bir yorum gibi geldi) Kızın içine şeytan girdikten sonra oda artık bir "hasta, mahremiyet odası" haline geliyor. Odanın ev içinde ulaşılması zor bir yerde konumlanması, izole gibi görülmesi. Kapının açılarak odaya girilmesi, korkunun, gizemin, hastanın evreninin olduğu yere açılması açısından güçlü görüntü. Ancak şeytanın odadan çıkıp evde dolaşması fikri o büyüyü bozuyor diye kaldırıldığı ile ilgili bir yoruma rastladım ama palavra tabii ki. Belgeselde görüntü yönetmeni/yönetmenler teknik nedenlerden koyamadıklarını söylüyor. Oyuncu seçimleri Linda, senaryo içinde-dışında kamerayla kayda alınıyor. Regan'ın masum kız olduğu zamanları içeriyor. Soğuk, kusmuklı Bezelye Ağızdan duman çıkabilmesi için her tarafta et soğutucular çalışıyor ama devasa ışık kameraları (günümüzde bile) aşırı sıcak yaydıklarından ve film ekibinin de yaydığı ısıdan ağızdan çıkan dumanların oluşması için exorcism sahneler 6 haftaya yayılıyor. 10-15 dakikada bir mola verilmek zorunda kalınıyor ısı yüzünden. Linda "Herkes, kayak montu giymiş, astronot gibiyken ben o soğukta pijama içindeydim" diyor. Kusma, kusmuk için kullanılan madde bezelye ezmesi ve o mekanizme ağzın tam kapanmamasına neden olduğundan Linda epey zorlanıyor. Kızın bir de gözlerine beyaz lens de takıyorlar etrafı da göremiyor. Buna rağmen hiç ya da çok az (haklı olarak) mızmızlandığı için bütün set kıza tapıyor. Mükemmel karakter mükemmel oyuncu ahlakı. Bir de yaş: 12. Oscarı önemseriz, önemsemeyiz ama hakkı yenilen en büyük Oscar davası budur. Robot Şeytan Exorcist denilince aklımıza gelen imaj aslında Regan'a yapılan makyajlı, korkunç surat değil. Filmde kafanın 360 derece için tasarlanmış robot/dummy'nin görüntüsüdür. Uzaktan kumandayla gözleri oynayabiliyor. Karanlıkta ve iyi ışıklandırmada oldukça gerçekçi ve korkutucu bir görüntüye sahipken ilk kafanın döndüğü günüz çekiminde de bir o kadar başarısız ve yapay bir görüntüye sahip. Etkilenmeler, kültürlerarasılık, ilhamlar. Jodorowsky delisinin El Topo filminin ses efektlerini yapan kişiyi Friedkin, Exorcist'in ses efektleri üzerinde çalışması için stüdyoya çağırıyor. Kızın kafasının dönerkenki çıkardığı sesin, bu adamın ekipten birinin deri cüzdanını alıp mikrofona tutup, buruşturmasıyla yapmış. Yeri işaretledim. Yine aynı belgeselde filmin ikonik posterinin Rene magritt'den esinlendiğini görüyoruz. Zamanı işaretli. https://youtu.be/3AREPGtfnzs?t=1652 Neden Sanat Tarihi dersleri almalıyız, "neden sinema ve televizyon bölümlerinde teorik dersler var uygulama olsa daha iyi olmaz mı" sorularının cevabını bu tür belgeseller izleyerek rahatça alabilirsiniz. Bu yazıyı an itibariyle yazmaya bıraktığımda hafif yorgunlukla iki elimle gözümü kapadığımda o şeytani yüz geliyor. İzlediğimde 10 yaşındaydım şimdi 32 yaşında. Yine de bu türden travmalar unutulmuyor. Sinema üzerine akademik çalışma yapmak, film yapımına olan ilgim, korkularım, karakterim tam anlamıyla ne kadar etkilendi bunu söylemek çok zor. Başlık clickbait olabilecek şekilde güçlü bir anlam taşıyor ama gerçeklik payı olduğunu düşünüyorum. The Fear of God Belgeselinde bir yerde İngiltere'deki çocuk izleyiciler için film yüzünden terapiste gittiklerini belirten bir yorum var. Bunu da o yıllarda bile çocukların kendi odalarında kendi televizyonları olması ve filmi tek başına deneyimlemiş olmasından bahsediyor. Tam da benim gibi, çok erken yaşta cd okuyucuya sahip bir bilgisayara sahip olup herkesten izole tek başıma deneyimlemem gibi. 2000 sonrası doğan ve modern korku filmlerine alışkın izleyiciler için film komik, sıkıcı ve önemsiz gelebilir. Bu gayet anlaşılabilir. Ancak dönemi ve sonraki korku filmlerini yönlendirmesi açısından tam bir kült. Sinema tarihi için en önemli korku filmlerinden biri sonuçta. Bu yazı 16-18 Ağustos 2022 tarihinde yazılmış ve sitenin ilk yazısı olduğu için deneme-yanılmalar için aceleyle yayına konulmuştur. Yazı bu tarih itibariyle epey karışık ve bir sürü yazı ve anlatım hatası mevcut olabilir. Ancak maddi bilgiler özenlikle araştırılıp, yazılmıştır. Yazıyı sürekli güncelleyeceğim.











