top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 230 sonuç bulundu

  • Sizin 'Küçük Gün Işığı(m)' nız ne?

    Kaybetmeyi göze almayan, kazanmaya takmış bir baba, ailesini ve evliliğini bir arada tutmaya çalışan duygusal bir anne, savaş pilotu olana kadar sessizlik yemini etmiş Nietzsche hayranı bir ağabey. İntihara teşebbüs etmiş, problemli ama bir o kadar da iyimser bir dayı ve eroin bağımlısı bir dedenin içinde bulunduğu bir Volswagen minibüsü düşünün…. Ailenin küçük kızları olan Olive‘nin hayalini gerçekleştirmek için California’ya, çocuk güzellik yarışmasına giden ilginç bir ailenin yolculuk hikâyesi. Kendi derinliklerinde yalnızlığın içinde olan karakterlerin bir araya gelip bir aile kompozisyonu oluşturmasıyla izleyenleri sorgulatan, zaman zaman tebessüm ettiren ve keyif veren; ama benim en çok etkilendiğim kısım, hayatın gerçek acılarıyla yüzleşen ve izleyenlerin de yüzleşmesini sağlayan bir film. Hikâyede kendi içimizde empati kurabileceğimiz her bir karakterin barınması bize sempatik gelse de verilen mesajların duygusunu hissedebildiğimiz nadir yapıtlardan olduğunu düşünüyorum. Örnek vermem gerekirse: Kaybetmekten korkan Richard, (Greg Kinnear) yolculuk esnasında karşısına çıkan negatif durumların etkisine girmeden kızının başarısı ve kendi özelliğinin gerekliliğini yerine getirmek için motivasyonunu düşürmeden her ne olursa olsun güzellik yarışmasına yetişmeye çalışan bir baba olduğunu söyleyebilirim. Böylesine keyifli bir yolculuğa şahit olurken, karşılaştığımız karakterlerin de etkisi oldukça fazla. Stan karakteriyle Brayn Cranston, State karakteriyle Dean Norris. Brayn ve Dean için ayrı parantez açmak gerek, yolculuk esnasında kattıkları keyifli vakitler epeyce tebessüm etmemizi sağlıyor. Ve tüm oyuncuların başarılı performanslarına da şapka çıkarmak gerekiyor. Kariyerinin zirvesini ‘Little Miss Sunshine’ ile ilerleten muhteşem senarist Michael Arndt, En iyi Özgün Senaryo Oscarı’yla bu keyifli yolculuğu taçlandırmış; beraberinde 79. Akademi Ödüllerinde En İyi Film Dahil 4 dalda aday olurken bunların ikisini kazanmış. Gerek değinildiği hassas konular gerekse verilen önermenin derinliği, filmin jeneriği akarken kısa bir süre düşündürüyor. Sanırım biraz da bu yolculukla ilgili spoiler vermek gerekiyor. Evet, yolculuk sırasında yaşanan negatif durumlar olsa da pes etmeyen bir aile izliyoruz. Lakin bunların yanında, kızları olan Olive’nin hayalini gerçekleştirmek, en büyük motivasyonları. Negatif durumlar diyerek küçümsediğim etkenlerden birisi, yolculuktan önce ve yolculuğun bir kısmına eşlik eden Olive’nin umut kaynağı, eroin bağımlısı ve susmak bilmeyen ağzıyla Edwin Dede’nin ölümü. (Alan Arkin) Bu cümleleri yazarken bile gülümseten anlara şahit olmam izleyeceğiniz vakit absürt gelse de bir o kadar da motive ediciydi. Richard’ın kızı için yaptığı fedakarlık paha biçilemezdi. Spoiler dememe rağmen açıklayamıyor olmam da izlemenizi istiyor olmamla ilgili sanırım. Bu keyifli yolculuğa mutlaka şahit olmalısınız. Şimdiden iyi seyirler.

  • 43. İstanbul Film Festivali Başladı! - Açılışta Neler Oldu?

    BenİzledimBlog ekibi olarak davet edildiğimiz İstanbul Kültür Sanat Sanat Vakfı (İKSV) tarafından N Kolay sponsorluğunda düzenlenen 43. İstanbul Film Festivali, 16 Nisan Salı akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılan açılış töreniyle başladı. Bu muhteşem gecede birbirinden değerli konuklar ve misafirler ağırlandı. Sunuculuğunu Tuğrul Tülek’in üstlendiği 43. İstanbul Film Festivali açılış töreninde 2024 Sinema Onur Ödülleri’nin yanı sıra, festivalin gerçekleştirilmesine katkıda bulunan kurum ve kuruluşlara teşekkür plaketleri takdim edildi. 43.⁠ ⁠İstanbul Film Festivali bu yıl 132 uzun metrajlı ve 12 kısa filmden oluşan zengin bir program sunuyor. Festival, 12 gün boyunca, film gösterimlerinin yanı sıra, konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla yapılacak söyleşiler, özel gösterimler ve etkinliklerle devam edecek. Gecede ilk Sinema Onur Ödülü, Meral Orhonsay’a sunuldu. 60’ı aşkın sinema filminde rol alan ve kariyeri boyunca birçok ödüle layık görülen Orhonsay’a, ödülünü, festival direktörü Kerem Ayan takdim etti. İkinci Sinema Onur Ödülü ise Engin Ayça’ya sunuldu. Çeşitli belgesel film ve kültür programlarının yönetmenliğini üstlenen, Bez Bebek, Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu gibi başarılı kurmaca filmlerin yanı sıra birçok belgesele imza atan Ayça’ya ödülünü, usta görüntü yönetmeni Çetin Tunca takdim etti. Festival bu yıl iki isme daha Sinema Onur Ödülü sunacak: Japon sinemasının en tanınmış oyuncularından Koji Yakusho ve MUBI işbirliğiyle festivale katılan usta yönetmen Wim Wenders. Festival programında Wenders’in üç filmi gösterilecek; Dört Filmde Koji Yakusho bölümündeyse usta oyuncunun başrolünde olduğu filmler yer alıyor. Festivalin açılış filmi, Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ve Genç ve Heyecanlı / Dazed and Confused ve … Önce üçlemesiyle tanıyıp sevdiğimiz Richard Linklater’ın gizemli bir kiralık katili konu aldığı aksiyon komedi türündeki yeni filmi Hit Man oldu. Katılımcıların da ilgisini ve beğenisini toplayan muhteşem film Hit Man'in, festival boyunca belirlenen salonlarda gösterime gireceği duyuruldu. Bu eğlenceli aksiyon komedi dolu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

  • En Gerçekçi Korku Deneyimi: Found Footage Tarzının Zirve Yaptığı Filmler Listesi

    Found footage ya da bulutu film, bir filmin gerçek bir olayı veya kurgusal bir hikayeyi taklit etmek için kameralar tarafından belgelenmiş gibi yapılmış olduğu bir film çekme tekniğidir. Bu tarz, amatör görüntüleme araçlarıyla çekilmiş sahneleri içerir ve genellikle karakterlerin kendi bakış açılarından veya bir karakterin gözünden kaydedilmiş görüntülerle izleyiciye sunulur. Found footage filmleri, düşük bütçeyle yapılan ve genellikle gerilim ve korku türlerinde kullanılan yapımlardır. Gerçekçilik, düşük bütçeyle yapılan filmler, gerilim ve korku türünde kullanım ve gizem ve belirsizlik, found footage tekniğinin öne çıkan özellikleridir. Listemizde bu türün en iyi örneklerini bulacaksınız. Unfriended: Dark Web Hikayenin tamamı screenlife tekniği denilen, bir bilgisayar ekranı üzerinden, çeşitli internet siteleri, sohbetler, video aramaları ve diğer dijital araçlar aracılığıyla izlenmektedir. Bu da, izleyiciye, olayların gerçek zamanlı gelişimini izleme ve karakterlerin korkunç durumlarına daha derinlemesine tanık olma şansı vermektedir. Teknolojinin karanlık yönlerini ve dark web denilen gerçeği göz önüne seren film, serinin ilk filmi Unfriended'ın aksine oldukça realistik bir anlatıma sahiptir. Profil Found footage tekniği her ne kadar korku filmlerinde kullanılsa da Profil'de akıcılığı ve gerçekçiliği yansıtmak adına oldukça başarılı bir seçim olmuş. Gerçek bir olaya dayanan film, screenlife tekniğiyle anlatılmaktadır. İŞİD'e katılmak için evlerinden kaçıp örgüte katılan, sonrasında da seks kölesi olarak kullanılan genç kızların hangi kanallar aracılığıyla kandırıldığını soruşturan bir İngiliz kadın gazeteci, internet üzerinden sahte bir profil oluşturur. Özellikle Batı toplumlarında eşit haklarla yetişen genç kızların evlerinden Suriye'ye kaçıp örgüte katılmalarındaki süreci anlamak adına kendini radikal cihatçılar için uygun bir yem haline getirir. Lakin bu süreç gazetecinin öngördüğü gibi ilerlemez. Host Film, COVID-19 pandemisi sırasında çevrimiçi bir Zoom görüşmesinde gerçekleşen olayları konu alıyor. Hikaye, bir grup arkadaşın uzaktan bir seans düzenlemeye karar vermeleriyle başlıyor. Bu seans sırasında, bir mediumla iletişim kurmak için Zoom'u kullanıyorlar; ancak seans sırasında beklenmedik olaylar meydana geliyor ve karanlık bir varlık ortaya çıkıyor. "Host" filmi, çoğunlukla web kamerası ve cep telefonu kameraları gibi gerçek zamanlı çevrimiçi iletişim araçlarıyla çekilmiş. Bu da filmi gerçek zamanlı ve gerçekçi bir deneyim haline getirmiş. Film ayrıca, modern teknolojinin ve dijital iletişimin korku unsurlarını başarıyla kullanmasıyla da imzasını atmış. Jeruzalem "Cehenneme açılan üç kapı vardır; Bir çölde, biri okyanusta biri de Kudüs'tedir." (Jeremiah 19,Talmud) Kudüs'e gelen üç Amerikalının seyahatine el kamerası kayıtlarından şahit olunmaktadır. Şehrin tarihi ve mistik dokularını izlerken bir anda yer sarsılır ve savaş uçakları Kudüs'ü bombalamaya başlar. Şehrin yeraltındaki karanlık bir sırrın yüzeye çıkmasıyla beraber şehir tecrit altına alınır ve tüm çıkışkar kapatılır. Öyleyse, Süleyman Peygamber döneminde inşa edilen 19 metre yüksekliğindeki Ağlama Duvarı, şehri dışarıdakilerden korumaktan ziyade içeriden gelecek şeyleri hapsetmek için yapılmış olabilir mi? As Above So Below Felsefesini, Dante'nin İlahi Komedya'sındaki cehennem tasvirinden alan film, çok sağlam bir hikayeyle karşımıza çıkmaktadır. Paris'in ünlü yeraltı mezarlığına kaçak giren bir grup turist, derinlere indikçe Dante'nin 9 katlı olarak tasvir ettiği cehennemin her bir katını indiklerini fark etmemektedir. El kamerasıyla çekilen amatör görüntüler izlendiği hissini veren film, seyircide, yeraltı mezarlarının karanlık atmosferinin içine dalma hissi uyandırıyor. 18. yüzyılda Paris nüfusu hızla artmış, salgın hastalıklar ve çevresel kirlilik yüzünden mezarlıklar, şehir sakinlerini tehdit eden bir durum haline gelmişti. 1763'te, şehir yetkilileri mezarlıkların boşaltılması için bir karar aldılar; ancak, taşınması gereken yaklaşık 6 milyon ceset vardı. Bunun üzerine, şehir yetkilileri eski taş ocağı madenlerini yeraltı mezarlarını oluşturmaya başladı. Tüm bu cesetlerin taşınınması sekiz yıl sürmüştü. Napolyon dönemine geldiğimizde ise, madenlere yığın halinde atılan bu kemiklerin, bir tünel süslemesine dönüştürülmesine karar verilmiştir. Böylelikle, Paris'in 250 km'lik yeraltı mezarları turistik bir ziyaret noktası haline gelmiştir. Cloverfield Sekans filmlerinden Uzaylı İstilası Temalı 10 Favori Film listesinde bahsettiğimiz serinin 2008 yapımı olan ilk filminde, Manhattan'da bir ev partisindeyken şehrin istila edildiği anları el kamerasıyla çeken bir grup genci izliyoruz. Filmdeki görüntülerin çoğunun anlık ve titrek olması, gerçekçilik ve doğallık hissini en üst seviyeye çıkarıyor. Blair Witch Project Elbette, buluntu filmler arasında kült olarak Blair Cadısı'nı listeye almadan geçilemez. Film, üç genç belgesel yapımcısının Maryland'deki Blair Cadısı efsanesini araştırmak için ormana girmelerini ve ardından kaybolmalarını konu alıyor. Film, gerçekmiş gibi sunulan kurgusal bir hikayeyi izleyiciye aktarıyor. Yönetmenler Daniel Myrick ve Eduardo Sánchez, amatör bir his vermek için filmin büyük bir kısmını el kameralarıyla çekmiş ve oyuncuların gerçek hayattaki tepkilerini yakalamaya odaklanmışlar. Filmin en önemli özelliği, ekranda asla bir Blair cadısı göstermemesi, ancak varlığını iliklerimize kadar hissettirmesi. Oyuncuların gerçek isimleri, canlandırdıkları karakterlere verilmiş ve oyunculardan, dialogları tamamen doğaçlama gerçekleştirmeleri istenmiş. Bu da found footage tarzının yarattığı gerçekçilik dozajının kat be kat artmasını sağlıyor. Cyberbully Screenlife tekniğindeki film, Taylor Hillridge'in sıradan lise yaşamının, çevrimiçi bir arkadaşlık deneyimiyle nasıl bambaşka bir hal aldığını anlatıyor. Başlangıçta masum bir niyetle başlayan bir çevrimiçi sohbet, Taylor'ı acımasız bir siber zorbalık hedefine dönüştürür. Sullivan, gençler arasında giderek yaygınlaşan bu fenomeni, dikkat çekici bir şekilde perdeye taşırken, teknolojinin gücünü ve internetin karanlık yüzünü de ustaca vurguluyor. Filmin plot twisti ise oldukça başarılı. REC Korku sinemasının unutulmaz İspanyol yapımlarından olan REC'in hikayesi, bir televizyon muhabiri olan Angela Vidal ve kameramanı Pablo'nun, bir itfaiye ekibiyle birlikte gece vardiyasında yerel bir itfaiye istasyonuna gönderilmesiyle başlıyor. Ancak, bir acil çağrı sonrasında, apartman dairesinde yaşanan garip olayları belgelemeye başladıklarında, sıradan bir görev, kısa sürede, bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Apartmandaki dar alanlarda geçen klastrofobik sahneler ve el kamerası çekimleri sayesinde, 2007 yılında çekilmiş bu film, günümüzde bile en korkunç yapımlardan sayılıyor. Chronicle Bir grup lise öğrencisi yeraltından çıkan gizemli bir enerjiye temas ettikten sonra doğaüstü güçler kazanıyor. El kamerası, güvenlik kameraları ve telefon ekranı üzerinden anlatılan film, nispeten yüksek bütçeli bir found footage örneğidir. Hero ve antihero karakterlerin güçlerini keşfetme süreçlerini, found footage'ın gerçekçi anlatımıyla sunarken CGI efektlerle de fantastikleştiriyor.

  • İskandinav Sinemasının İncileri: Mutlaka İzlemeniz Gereken Filmler

    İskandinav sineması, kendine has hikaye anlatımı, etkileyici doğa manzaraları ve derinlemesine işlenen karakterleri ile dünya sinemasında özel bir yere sahiptir. Bu makale, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İzlanda'dan seçilmiş, izlenmesi gereken en önemli İskandinav filmlerini sizler için derliyor. İster bu coğrafyanın sinemasına yeni bir meraklı olun isterse de tutkunu, aşağıdaki filmler İskandinav sinemasının zenginliğini ve çeşitliliğini keşfetmeniz için mükemmel bir başlangıç noktasıdır. İskandinav Sinemasının Öne Çıkan Başyapıtları 1. "Yedinci Mühür" (1957, İsveç) Ingmar Bergman'ın yönetmenliğini üstlendiği bu klasik, Orta Çağ'da bir şövalyenin ölümle yaptığı metaforik satranç oyununu konu alır. Hayat, ölüm ve inanç üzerine derin sorular soran "Yedinci Mühür", görsel ve tematik açıdan zenginliği ile İskandinav sinemasının dünya üzerindeki etkisini pekiştiren bir film olarak kabul edilir. Anahtar Kelimeler: Yedinci Mühür, Ingmar Bergman, İskandinav sineması, metaforik anlatım 2. "Dancer in the Dark" (2000, Danimarka) Lars von Trier'in yönettiği bu etkileyici film, müzikal elementlerle harmanlanmış, duygusal bir drama sunar. İzlandalı şarkıcı Björk'ün başroldeki performansıyla öne çıkan film, Amerika'da bir göçmen kadının trajik hikayesini anlatır ve izleyicileri derinden etkiler. Anahtar Kelimeler: Dancer in the Dark, Lars von Trier, İskandinav drama, Björk 3. "Let the Right One In" (2008, İsveç) Tomas Alfredson'un yönetmenliğini yaptığı bu film, vampir mitini benzersiz bir şekilde yeniden yorumlar. Soğuk İsveç manzaraları arasında geçen, bir çocuğun yalnızlığını ve yeni bir arkadaşlık kurmasının getirdiği değişiklikleri samimi bir şekilde ele alır. Anahtar Kelimeler: Let the Right One In, Tomas Alfredson, İskandinav vampir filmi, yalnızlık ve arkadaşlık 4. "Oslo, 31 Ağustos" (2011, Norveç) Joachim Trier'in yönettiği bu film, bir adamın bağımlılık sonrası yaşamını ve Oslo şehrinde geçirdiği bir günü mercek altına alır. İnsanın iç dünyasına dair ince gözlemlerle dolu olan film, izleyicilere dokunan güçlü bir dramatik yapı sunar. Anahtar Kelimeler: Oslo 31 Ağustos, Joachim Trier, İskandinav drama, bağımlılık ve iyileşme 5. "The Hunt" (2012, Danimarka) Thomas Vinterberg'in Mads Mikkelsen'in başrolde olduğu bu filmi, yanlış bir suçlama sonucu bir topluluktan dışlanmanın hikayesini anlatır. Toplumsal dinamikler ve insan psikolojisi üzerine derin bir eleştiri sunan "The Hunt", izleyiciyi etkisi altına alan güçlü bir dramadır. Anahtar Kelimeler: The Hunt, Thomas Vinterberg, Mads Mikkelsen, toplumsal dinamikler

  • Dune 3 Çıkacak mı? Ne zaman çıkacak?

    Denis Villeneuve'nin harika yönetmenliğiyle çekilen ilk iki film beyaz perdeye sunuldu. 2024 Mart ayında ikinci filmini izledik ve filmin konusunun toparlandığını final sekanslarında gördük. Filmin üçüncü filmi aslında ilk konuşulduğunda çıkmayacaktı. Fakat ikinci filmi, bizlere devam yapımının olacağının işaretini verdi. Bana soracak olursanız 3. bir film ve devam dizileri olacaktır. Fakat 4. filme uzatacakları bir konu yok. Zaten üçleme yapmak her zaman kutsaldır. Dördüncü bozar :D Yani kısacası Dune: Part 3 gelecektir. 2027 yılı başında çıkacağını tahmin ediyorum. Buraya tıklayarak DUNE PART 2 için yorumlarıma ulaşabilirsiniz.

  • Dune 2'de Neler Oldu?

    Birkaç yıllık bekleyişin ardından Dune devam filmi izleyicilerle buluştu. Öyle bir buluşma ki, izlerken kafayı yedim. Son zamanlarda bu kadar ağır film izlememiştim, sanırım en son Oppenheimer izlemiştim. Dune 2, ilk filme göre çok daha aksiyonlu ve ağırdı diyebilirim. Kendini keşfeden karakterleri, film boyu kendilerini geliştirirken görüyoruz. İlk filmdeki halleri çok pasifti diyebilirim, o kadar fark var yani. Karakterlerin yanı sıra, din unsuru çooooook ön planda filmde, aynı zamanda dünya siyaseti de. Günümüzdeki siyasi/politik/dini olguların birer yansımasıydı aslında. Ben bu filmi son zamanların en başarılı filmi olarak gördüm. Tamamen imgeler/göstergeler gerçek dünyayı yansıtmaktaydı. Anlatısı ağır ve açıktı. Konuşacağım çok şey var aslında, ama bu serinin sonuçlanmasını bekliyorum. Evet bitmedi film. İki film demişlerdi, ama sonucu açık bıraktılar. Üçüncü bir yapımı da en kısa sürede bekliyor olacağım. O zaman gelin, en ayrıntısına kadar konuşalım. Bu paragraftan itibaren yorumlarıma spoiler katacağım bilginiz olsun. Paul ilk farklı bir gezegenden çöl gezegenine gelmişti. Gökten gelen bir aracın göstergesiyle, gökten inen ilahi varlık olarak simgelenmişti. Seçilen kişi olması da tesadüf değil. Part 2 filmiyle kehanetlerin gerçekleşmesi tüm insanların inancını daha da katılaştırdı. Onların inanması ve Paul’u da ikna etti. Hep reddederdi ama sonunda kendini mehdi ilan etti. Beni de filme çeken unsur bu oldu. Bu dini yapılar, izlerken ürkütüyor insanı. Açıkça söylemem gerekirse bugünkü Filistin savaşının başka gezegene taşınmış hali bu. Aynı dindeki farklı mezheplerden, farklı görüşlerdeki insanların savaşları bunlar. Bugünkü kapitalist düzenin, tek tipleşmenin vb. unsurların 8-9bin yıl sonra da etkisini gösterdiğini de görüyoruz. Şişko baronun fiziksel halinin, susuz insanlar can çekişirken onun sürekli bir sıvı dolu küvette keyif sürmesinin mükemmel bir gösterge olduğunu fark ediyoruz. Bir de onu yöneten üstlerinin olduğunu da gördük. Köleleştirdiği insanları ve hizmetleri… Tabii en sonunda Paul hepsine diz çöktürdü. Bunları söylüyorum… Düşünün diye. Anlatırsam, ayrıntılı konuşursak içinden çıkamam. Hem dilim hem bilgim yetmez. Biraz da korkuyorum aslında :D Çok düşündüğüm bir de teorim var. Bu mehdi velet gitti Chani (Zendaya) ile yattı. Filmin sonunda da diz çöktürdüğü imparatorun kızıyla evleneceğim dedi. Hemen Türk dizisi mantığı (Kızılcık Şerbeti Fatih gibi) kızı aldatıyor falan diye düşündüm. Fakat işler farklı. Mehdimiz zeki bizim. Kendinden emin, çünkü bir lanetle yaşıyor. Geleceği bilmesi, doğru adımlar attırıyor. “Kader” ön plandaydı filmde. Bunun değiştirilemeyeceği belli. Bu yüzden korkuyor Paul, ama emin hareket edebiliyor. Adam kendini sağlama aldı aslında. Öncelikle, varisi yapacağı bir erkek çocuğa ihtiyacı var. Chani bence üçüncü filmde hamile olarak geri dönecek. İmparatorun kızını seçti, çünkü devşirmek ve onun gibi birini tanıyıp daha fazla bilgi almak istiyor. Bayağı siyasi oynadı. Ama Chani’den ya bir kızı olursa? Ki olmaz bence. Çünkü kızın sahip olacağı özellikler o cadı tarzı rahibelik olacaktır, annesi gibi. Zaten o güçte bir kız var. Kız kardeşi. Annesinin karnında sürekli iletişimdelerdi zaten. Paul’un Chani’den bu yüzden bir oğlu olmak zorunda. 3. Filmde birden oraya çıkacak, Türk dizilerine benzeyecek her şey. Filme biraz da biçimsel yorum ekleyeyim. Görsel efektler, evet çok kullanılmış; ama bazen yetersizdi. En gerçekçi görüntüler değildi. İlk filmde daha da kaliteli bulmuştum. Renkler de iyiydi. Anlatısı/kurgusu çok iyiydi. Görüntü yönetmenliğine bayıldım bu arada. Dedim ki izlerken, ben de böyle çekerdim :D Müzikler ve sesler zaten harikaydı, yine öyle. Oyunculuğa gelecek olursam... Çok çok iyiler. Bu kadroyla zaten kötü iş çıkmaz. Ama görmek istemediğim tek oyuncu toplam 15sn gözüktü zaten, ama o olmamalıydı. Ayna Toy Joylır mıydı neydi… Anya Taylor-Joy’mış. Ya hiç sevmiyorum. Oyunculuğu berbat ya. Çok itici. Paul’un doğmamış kız kardeşini canlandırdı. Umarım sonraki filmde göremeyiz. Öngörü olarak bile görmek istemiyorum onu. İzlediğim her filmden, bir yerden fırlıyor. Dostlar! Bu kadar sohbet yeter. Yorumlarım bu kadar şimdilik. Daha geniş kapsamlı analiz etmek istiyorum bu filmi. Akli dengem yeterse en kısa sürede ya da seri tamamlanınca mükemmel bir analizle tekrar döneceğim.

  • Found Footage Filmler: Gerçekçilikten Kurguya

    Nedir Bu "Found Footage" Sinema Türü? Found footage ya da Türkçe'de buluntu film, kurgusal olmasına rağmen gerçek olaylara dayandığı izlenimi veren görüntülerin, amatör video kayıtlarının veya belgesel tarzı materyallerin bir araya getirilerek oluşturduğu benzersiz bir sinema türüdür. Bu tür, özellikle The Blair Witch Project gibi filmlerle popüler hale gelmiştir ve izleyiciye, olayların gerçekten yaşandığı hissini vermeyi amaçlar. Found Footage Filmlerin Genel Özellikleri Gerçekçilik İlkesi Found footage filmler, amatör kamera teknikleri ve gerçek mekan kullanımı ile gerçek bir video kaydı izlenimi yaratır. Bu, filmin gerçekçiliğini artırarak izleyicileri hikayenin içine çeker. Düşük Bütçe, Yüksek Etki Bu filmler genellikle düşük bütçeyle üretilir, ancak etkileyici bir izleyici deneyimi sunar. Profesyonel kamera işlerinden kaçınılması ve özel efekt gerektirmeyen doğal çekimler, bu türün maliyetini düşürür. Karakter Odaklı Hikayeler Found footage filmler, olayların karakterlerin gözünden anlatıldığı, karakterlerin kişisel deneyimlerine ve tepkilerine odaklanan hikayelerdir. Doğaçlama Diyaloglar Karakterler arası doğaçlama diyaloglar, filmlere daha gerçekçi ve doğal bir hava katar. Sınırlı Perspektif İzleyici, sadece kameranın kaydettiği olaylara şahit olur, bu da gizem ve gerilimi artırır. Katılımcı Deneyim Found footage türü, izleyicilere olayların içindeymiş gibi bir deneyim sunar, özellikle korku ve gerilim türlerinde bu çok etkilidir. Meta-Naratif Ögeler Bazı buluntu filmler, film içinde film gibi katmanlı hikayeler kullanarak gerçek ve kurgu arasındaki çizgileri bulanıklaştırır. Anahtar Kelimeler Found Footage Gerçekçilik Amatör Kamera Düşük Bütçe Doğaçlama Diyalog Karakter Odaklı Anlatı Sonuç Found footage filmler, düşük bütçeyle yüksek etki yaratma potansiyeline sahip, gerçekçilik ve katılımcı deneyimini ön planda tutan bir sinema türüdür. The Blair Witch Project gibi öncü çalışmalarla popülerlik kazanan bu tür, izleyicilere gerçek ve kurgu arasındaki sınırları sorgulatan benzersiz bir deneyim sunar.

  • Megan Filmi ve Yapay Zeka Üzerine

    Oyuncaklar, robotlar; insanlara benzeyen her şey. Zamanında yazılımla uğraşan, robotlar yapan, teknoloji sever biri olarak sizlere itiraf etmeliyim ki en büyük korkum robotlar ve yapay zeka. Megan filmini izledim ve şimdi biraz sizinle konuşmak istiyorum. Benim için olağanüstü korkunç bir deneyim oldu bu. Evet 6 eksenli bir Kuka veya Fanuc robot beni korkutmuyor. Beni ve diğer insanları korkutan şey, onların bizlere benzeyip, uzuvlara ve bir yüze sahip olmasıdır. Bugün için yapay zekadan korkmuyoruz. Bunu bilerek yapıyorlar ve bizleri alıştırıyorlar. Önce ChatBot’larda başladık, şimdi sesli dönütler alıyoruz. Birkaç yıla kadar yüzleri olacağına eminim. İşte o gün harika droid arkadaşlarımız olacak. Megan filmi, katil Bebek Chucky gibi bir film değil. Yani beklemeyin kanlı sahneler, korku, gerilim… Var, ama yerinde kullanılmış. Aslında bu film bizlere insanların yaptığı ilk yanlışı anlatıyor. İnsanların kaybettiği veya eksik gördüğü unsurların yerini doldurması için yapılan hatalar bunlar. İnsanların kendini, tinlerini keşfedememeleri çevrelerindeki insanları görünmez hale getiriyor bence. Bu çok iyi anlatılmış. Cady’e odaklanalım şimdi. Annesi onu çok korumuş ve yalnızlaştırmış. Okula da göndermemiş. Bu, kızın sosyalleşmeyen biri olduğunu gösterir. Hatta bunun bir diğer kanıtı akıllı bir oyuncağın olmasıdır. En baştaki araba-iç sahnesinde, kızın ona ne kadar bağlı olduğunu gördük. Ailesinden alamadığı ilgiyi ondan aldığının göstergesidir bu. Trafik kazasından sonra ailesi için yas bile tutmadı. Ona iyi gelen şey, teyzesinin evine gelince rafta gördüğü oyuncak oldu. Tabii o oyuncaklara elletmeyen teyzesi Gemma ona oyuncak yapınca işler değişti. Şimdi biraz Gemma’yı konuşalım. Gemma, akıllı oyuncaklar yapan bir yazılımcı. Bunu bugünkü OpenAI veya Meta gibi şirketler gibi görün. Gemma, yeğeni Cady’nin talebi üzerine üretti o oyuncağı, Megan’ı. Ona arkadaşlık edebilecek biri, isteklerini, tüm arzularını yerine getirebilecek biri. Sevdiğimiz her şey önümüze sunulunca kimse hayır diyemez. Cady’nin de eksik kaldığı ailesi değil, ailesinin ona sunmadıklarıydı. Yani Megan’ın ona sundukları. Cady’ye geri dönelim. Filmin sonuna yaklaşınca, cinayetler artınca Gemma’nın jeton düşüyor ve bunları yapanın Megan olduğunu anlıyor. Megan’ı paketleyip bagaja atınca Cady öyle bir hırçınlaşıyor ki… Bu hırçınlaşma, bir insanı kaybettiğimiz zaman vermemiz gerektiği bir davranışlardan. Ailesini kaybetmiş gibi hırçınlaştı Cady. Zaten ailesini kaybetmişti. Bu davranışları, ailesinin yası olarak sayabiliriz. Neyse ki çocuklar hızlı öğrenebilen varlıklar. Onun bir katil olduğunu anlayabildi Cady. Megan, Gemma’ya zarar vermek üzereyken Cady’nin Megan’a yaklaşması yine insanlara olan güveni veya teyzesine olan sevgisi değildi. Doğal olarak, zararlı bir unsura tepki vererek, güvendiği robotlara başvurdu. Bruce adlı robotu uzaktan yöneterek Megan’ı ikiye ayırdı. Megan’ın o an yüz okuma sisteminde, Cady’nin ona güvendiğini okumuştu. Fakat bu diğer robota olan güvendi. Ve robotların da yanlış yapabileceklerini hatırlatmışlar, bu yanlış bir insanın eseridir. Ne kadar mükemmeli yaratmaya odaklansak da kendini geliştiren yapay zekanın hata yapabilme sebebi, yine biz insanların yaptığı hatalardır. Yapay zeka bugün birçok dalda biz insanlara yardım ediyor. Fakat bu, sadece yardımla kalmalı; onlara kendi işlerimizi yaptırmaya başlarsak bu dünyada yalnız kalırız. Yapay zeka düşmanımız bile olamaz. Hata yapmadan önce çok düşünelim.

  • Io Capitano/Kaptan Benim

    Matteo Garrone’den, şiirsel bir İtalyanca’yla donatılmış bir film beklemeyin. Senegal’den İtalya’ya varmaya çalışan bir Afrika filmi izletiyor Garrone bizlere. Dogman filmiyle seviyeyi bende çok yükseğe çıkarttığı için bu filmi aşırı sevemedim. Bununla birlikte, düşündürdükleri ve hissettirdikleri dikkate değer. Konu, çok ilginç değil: insan ticareti, göçmen kaçakçılığı, Afrika insanlarının bizlere hem çok yabancı hem çok aşina olan üzücü dünyaları… Göçler yüzyılında göç filmi çekmekle acaba ödül almak mı hedeflenmiş diye insanın aklına gelmiyor değil. Ancak, beyaz adamın, Afrika’ya çektirdikleri dışında; bu kez, Afrikalıların, kendilerine daha yakın ve yine ezilmiş birileri tarafından eziyete uğratıldıklarını görmek bende farklı bir dehşet uyandırdı. Avrupa’nın sömürüsüne alışkın beyinlerimiz, zayıfın daha zayıfı ezmesinde, açıklanamaz bir tutarsızlık yakalıyor olsa gerek. Ben, filmdeki uçma metaforlarını sevemedim. Hayatın gerçeklerine bu kadar odaklanmış bir filmde yersiz buldum. Benzer şekilde, işkenceci abilerin vasat işkence sahnelerinin, seyirciye dehşetli anlar yaşatıp puan toplamak maksadıyla konduğunu hissettim. Elbette, filmde temsili gösterilen ve sahnesel anlamda eleştirdiğim bu olaylar fazlasıyla gerçek; göçmenler konusunda, ırkçılıksa ırkçılık mottosuyla, tüm dünya ülkeleri olarak nefrette birleşmiş durumdayız. Zaten filmin de beni üzen noktası, bana ne diyerek geri plana attığım hususları, bilinç seviyeme çıkarması oldu. Filmin zirvesi, teknede insan karmaşasının yaşandığı sahne. Bayılan, kusan, havale geçiren, doğuran, kavga eden, azıcık temiz suyu paylaşamayıp döken insan yığını arasında zavallı bir çaresizlikle anlaşma sağlamaya çabalayan 16 yaşındaki bir çocuk. Empati kurmak imkansıza yakın, ama yine de oradaymışım gibi hissetmeye çok yaklaştığım bir sahneydi. Kalp atış hızımın da bana verdiği yetkiye dayanarak gasparvari bir sahne olduğunu iddia ediyorum. Filmin net bir sonu yok. Başrol Seydou’nun gözlerinin içiyle canlandırdığı mükemmel oyunculuğun etkisi ve filmin sonuna hâkim olan sevinç havası nedeniyle, İtalyan kıyılarına ulaştıklarını, kendilerine yardım geldiğini düşünmek istiyoruz. Ama maalesef gerçek hayatta, çok fazla kötü örnek görmüş bulunmaktayız. Boğulsunlar da gelmesinler diye botları delinen mültecileri, sınırlarda sivillerin üzerine sıkılan kurşunları, kurtulur umuduyla sınırın üstünden fırlatılan bebekleri, kucağında çocuğuyla kaçan insanlara takılan çelmeleri düşündüğümüzde muhtemelen Garrone de tıpkı Seydou'ya Unicef tşörtü giydirmesinde yakaladığımız gibi, utandı bu filmi net bir mutlu sonla bitirmekten.

  • Madame Web Kimdir? - Örümcek Adam'ın Müttefiği

    Cassandra Webb ya da daha çok bilinen adıyla Madame Web, Marvel Comics'in Örümcek Adam evreninde önemli bir rol oynayan gizemli bir karakterdir. Görme engelli ve yaşlı bir kadın olmasına rağmen, Madame Web olağanüstü psişik yeteneklere sahip bir kahindir. Geleceği görebilme, telepati ve telekinezi gibi güçleri onu Örümcek Adam ve diğer kahramanlar için paha biçilmez bir müttefik haline getirir. Cassandra Webb, mutasyona uğramış bir mutant olarak dünyaya gelir. Bu mutasyon ona telepatik ve telekinetik yetenekler kazandırır. Yaşlandıkça, Cassandra'nın güçleri artar ve geleceği görme yeteneği gelişir. Kendisini "Madame Web" olarak adlandırmaya başlar ve bir kahin olarak ün kazanır. Madame Web ilk olarak 1980 yılında The Amazing Spider-Man #210 sayısında Örümcek Adam ile tanışır. Örümcek Adam'a bir kaçırılma olayını çözmesi için yardım eder ve zamanla onun önemli bir müttefiki haline gelir. Madame Web, Örümcek Adam'a gelecekle ilgili vizyonlar göstererek onu tehlikelere karşı uyarır ve doğru yolu seçmesine yardımcı olur. Madame Web'in, sahip olduğu güçler nedeniyle birçok düşmanı da vardır. En önemli düşmanlarından biri, Örümcek Adam'ın en büyük düşmanlarından biri olan Kingpin'dir. Kingpin, Madame Web'in güçlerini kendi çıkarları için kullanmak ister ve onu kaçırmaya çalışır. Madame Web'in diğer düşmanları arasında Morlun, Spiral ve Shathra gibi mistik ve güçlü varlıklar da yer alır. Madame Web, Örümcek Adam evreninde bir rehber ve danışman rolü oynar. Kahramanlara gelecekle ilgili vizyonlar göstererek onları doğru yönlendirir ve tehlikelere karşı uyarır. Aynı zamanda, diğer kahramanlar arasında bir bağlantı noktası görevi görür ve onları ortak bir amaç için bir araya getirir. Madame Web'in Güçleri: Telepati: Madame Web, başkalarının zihinlerini okuyabilir ve onlarla telepatik olarak iletişim kurabilir. Telekinezi: Madame Web, zihin gücüyle nesneleri hareket ettirebilir. Geleceği Görme: Madame Web, gelecekle ilgili vizyonlar görebilir. Astral Projeksiyon: Madame Web, astral bedenini bedeninden ayırarak başka diyarlara seyahat edebilir

  • Fantastik filmlerin taçsız kralı: Yılmaz Atadeniz ile mülakat (2016)

    2016 yılında, yüksek lisans tezimin araştırma konusu hakkında kendisiyle mülakat yapmak için yanına gitmiştim. Maksadım, Yeşilçam döneminde ve dijital dönemde film yapmış yönetmen, görüntü yönetmenlerinin, iki nesil arasındaki dönüşümün teknik analizini yapmak ve ileriye doğru film teknolojilerinin projeksiyonunu ortaya koymaktı. Kendisiyle dernekte buluştuğumda, sadece mülakata değil; bütün bir Yeşilçam külliyatına bakışta bulunacağımızı anladım. Kendisi, film dünyasına tutkuyla bağlıydı. Geçtiğimiz Aralık ayında (2023) vefat ettiğinde 91 yaşındaymış. Buluştuğumuzda 84 yaşında olmalı. Bu yaşına rağmen o tutkuyla bir uzun metraj çekebilecek haldeydi. Evde dinlenmek veya yaşıtları gibi kendi hastalıklarıyla meşgul olmak yerine derneğe sıklıkla gelip, bizim gibi gençlere sabırla yardımcı olması gerçekten takdir edilesi ve kıskanılası. Umarım hayatımın sonlarında aynı tutkuya ve sağlığa sahip olabilirim. 2016’da kendisiyle yaptığım mülakattan: Eskiden Yılmaz GÜNEY olsun, İzzet GÜNAY olsun, Cüneyt ARKIN olsun veya Ekrem BORA olsun… Bunların hiçbiri kendi sesiyle kendilerini seslendirmemişlerdir. Şehir tiyatrosu aktörleri gelir, seslendirir. Bunları seslendirmek için de ekseriyetle Abdurrahman PALAY, Esen ve Hayri Beyler gelirdi şehir tiyatrosundan. Sami AYANOĞLU veya Agah HÜNLER bizim sessiz çektiğimiz o filmlere kendi sesleriyle can verdiler. Şehir tiyatrosunda bulunan aktörlerin, bizim o siyah beyaz filmlerimize seslendirerek hayat vermeleri inanılmaz bir güzellikte ve muhteşem bir olaydır. En basiti, Ferdi TAYFUR denen adam, o orijinal filmler Laurel-Hardy‟yi ve Arşak Palabıyıkyan‟ı seslendirerek rekorlar kırmıştır. Ferdi TAYFUR, aynı zamanda üç kişiyi birden konuşuyordu, aynı anda. İnanılmaz bir beceri gösteriyorlardı. Amerikalılar, Türkiye’de oynayan Laurel-Hardy filmlerinin, dünyanın her yerinde oynadıkları halde Türkiye’de çok büyük iş yapma nedenini merak etmişler. Türkiye’ye, İstanbul’a geldiler. O filmleri seyredip halkın tepkisini ölçtükleri zaman, neden Türkiye’de çok tutulduğunu anladılar. Sebep, Ferdi TAYFUR denen kişinin çok mükemmel şekilde taklitlerle Laurel Hardyleri canlandırıyor olmasıydı. Halk bunları çok seviyordu. Yani parça bozulduğu zaman o Yorgo İLYADİS dediğimiz ağabeyimiz, kardeşimiz müthiş bir beceri gösterir ve plağı geri alır, o parçayı tekrar seslendirir ve bunları birbirine eklediğiniz zaman müthiş bir becerinin eseri olduğunu görürsünüz. Ama Türkiye’de biz maalesef o yüz yirmilik kutular var ya, onlardan otuz beş kutu ile iki bin sekiz yüz metrelik bir filmi hazırlayıp sinemada gösterimine hazırlıyorduk. Sebep ne, sebep de şu; o devirde maalesef Türkiye’nin dövizi yoktu ve biz ticaret bakanına gidip “Bakanım, bizim ham filmimiz yok. Ham film getirir misiniz?” dediğimiz zaman o ticaret bakanı “Çocuklar, lütfen benim yerimde olun. Devletin dövizi yok. Ben sinema filmi mi getireyim yoksa benim yerime geçip röntgen filmi mi getireyim.” Diyordu. Tabii ki sağlık sorunu girince biz otomatikman o elimizdeki imkanlarla film çekmeye uğraşıyorduk. O yüzden o imkansızlıklarla oluşmuş Yeşilçam Sineması inanılmaz bir şeydir ve şimdiki sinemacıların kıymetini bilmesi gerekir. Analog dönemde çalışırken bir çekim işleminin yayına/perdeye girme sürecini anlatır mısınız? Filmler çekilir, filmler çekildikten sonra laborant dediğimiz kişi gelir; orada çekilen negatif, banyoya elde sokulurdu. şimdi bu (Kilink İstanbul’da film setinden bir fotoğraf) stüdyo içerisinde çekilmiştir. Burada tamburun üstüne bağlı hanımı görüyorsunuz. O tambur, çekilen yıkanmış negatifin kuruması için dönecek malzemedir. Raptiye ile ona tutturulur ve bu dönerek o filmin kurumasını sağlar. Kuruduktan sonra üstünde su lekeleri olduğu için ispirtolu bir güderi ile o su lekeleri alınır. Ondan sonra o kurumuş negatif iş kopyası olarak basılır, pozitife basılır. Negatif, depoya kaldırılır. Negatif, o çekilen filmin en kıymetli maddesidir ve o çalışma kopyası iş kopyası haline gelip çalışmaya başlandığı zaman senaryodaki çekimlere göre klaketler verilerek bunların montajda kolayca bağlanması, senaryoya göre bağlanmasına da kurgu diyoruz. Kurgulandığını düşünün, kurgulandıktan sonra gerekli revizyonlar yapılır ve filmi seslendirmeye, o zaman sessiz filmler çekiliyor ses bandı yok elimizde, dublaja gider. Film parçalanır yani; bir filmi en az 150-200 parçaya böleriz ve bunların hepsini oradaki oyunculara göre tiyatrocular gelir seslendirir. Seslendirme kısmı bittikten sonra filmleri, o parça parça filmlerin, senkronu yani eşleşmesi yapılır. Ses ile resmin senkron olarak oturması sağlanır ve o devirde ses mühendisleri aynı anda filmi çekerken, dublaja girmişken, sesli çekilmediği için hem efekt sesleri aynı anda hem konuşmacılar aynı anda hem silah varsa silah sesleri aynı anda bunlara monte edilir. Daha ileriki tekniklerde bu müzik ve efektler ayrı ayrı bantlara işlenecek sonra mix edilecektir. Bu müthiş bir kolaylık sağlıyordu. Yani bir filmi seslendirirken o resimde görülen dört kişiye o mikrofonun yanında o seslendirmeyi senkron olarak yaparlar ve aynı anda da müzik verilir. Daha ileriki günlerde, Şimdi SP ve yahut yaptığımız dijital sistemde çok kolaylık sağlanmıştır. Yani bir aktör yalnız, konuşan kişi o aktörü seslendirir film boyunca sonra hepsi birbirlerine mix edilir. Bütün bu becerileri düşündüğünüz zaman o siyah beyaz filmlerin nasıl meydana geldiğine hayretler içerisinde kalırsınız. En basiti jenerik yazıları siyah kartonlara beyaz yazılar olarak yazılır, negatife çekilir ve onlar, yazılar süperpaso resmin üstüne koyulur. Süperpaso dediğimiz, o resmin üstüne yazıların çıkmasıdır. Daha sonra Özdemir ÖĞÜT, bunların jenerik olarak, çok güzel bir kamera vardı Debri dediğimiz Fransız yapımı bir Debri makinede filmi geri alarak bunların geçme geçme olmasını sağladı. Şimdiden Özdemir Öğüt yani VİPSAŞ‟ın şu an sahibi olan arkadaşımız bu becerileri göstermiş kişidir. Yani kısacası film seslendirmeden çıktıktan sonra, senkronlar bittikten sonra sinemada oynayacak revizyona sahip olur. Resimlerin, seslerin üste düşmesi veya gerekli montaj fazlalıklarının atılması sinemada oynayacak hale getirir. Bitirdikten sonra negatif montaja geçilir. Hani o yıkayıp depoya kaldırdığımız negatifler tek tek stopları ve klaketlerinden kesilir, rafa kağıtların içerisinde her metrede üç tane fit olur, fit yazısıyla halledilir ve negatif montajı yapıldıktan sonra negatif ses de vardır ve bunlar eşlenerek matbaaya iner pozitif kopya basılması sayesinde sinemada seyredeceğimiz kopya meydana gelir. Bütün bunları geçeceğiz, dijitale geldiğimiz zaman çok basit. Bir filmin kurgusu bittiği zaman dijitalde ve bunun negatife transferi olduğu zaman o filmin montajı kadar negatif harcanır ama çekimlerde biliyorsunuz on bin metre beş bin metre film çekilir. O kısıtlı bütçelerle yani otuz beş kutu ile, Lütfi abi bile yüz elli kutu bulduğu zaman yüz yirmilik bayram yapıyordu. Çünkü tekrar çekemiyorduk. Yaptığımız yanlışları tekrar çekerek düzeltme imkânımız yoktu. Ama dijitale geçtiğimiz zaman inanılmaz bir bolluktaydık. İstediğin kadar filmi çekiyorsun yani iki yüz kutuluk malzemeyi çekiyorsun sonra kurguya giriyorsun. Türlü türlü fazla çekilmiş planların var ve bu kısıtlı devrelerde o bahsettiğiniz siyah beyaz filmleri çekildi ve orada film en son kutuya kalmışız, bir yüz yirmilik var. Final sahnesi çekeceğiz. “Çocuklar bakın, provayı yaptık. Bozmadan bitirin.” Derdik ve oyuncular büyük bir hassasiyet ve samimiyet ile o yüz yirmi metre ile finali çektiğimiz zaman hepimiz rahat ederdik. Yani o siyah beyaz filmlerin kalitesini şimdiki rahatlıkta bulmak çok zor.

  • Mandalorian & Grogu Filmi Geliyor!

    En sevilen Star Wars yapımları arasında olan Mandalorian dizisinde harika iki karakterle tanışmıştık. Din Djarin ve Grogu ikilisine tüm izleyiciler hayran kalmıştı. Bu sevilen ikiliyi, 3 sezonda ve Boba Feth serisinde izleyip, harika maceralarına eşlik etmiştik. Bugün ise güzel bir haber aldık, bu maceralar devam ediyor. Dave Filoni'nin geliştirdiği "Mandalorian & Grogu" filmi 2024 yılı içinde prodüksiyona girecek. 2025 sonu beyaz perdede bizimle olacağını tahmin ediyorum. Bu yeni filmin duyurusu beni çok heyecanlandırdı. Çünkü Dave Filoni'nin dünyasından yapımlar her zaman çok iyi oluyorlar. Mandalor dünyasına daha da yakından bakacağımız için de heyecanlıyım aynı zamanda. Sadece Mandalorian & Grogu değil, Ahsoka yeni sezonu ve birçok yeni film de geliştirilmeye devam ediyor. Sizler ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda buluşalım dostlar.

BEN İZLEDİM

Ben İzledim; Film, Dizi ve Belgeseller hakkında eleştiri ve tavsiye yazılarının yer aldığı bir medya ve eğlence platformudur.

TAKİPTE KALIN

ÖNCE SİZ OKUYUN

Üye olarak, yeni blog yazılarımızdan ve haberlerden ilk siz haberdar olun!

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • TikTok

Copyright © 2022 www.benizledim.com

bottom of page