Arama Sonuçları
Boş arama ile 230 sonuç bulundu
- Depremin Diğer Yüzü - YouTube Belgeselleri
6 Şubat’ta gerçekleşen depremin ardından ulusal ve uluslararası YouTube kanalları geleneksel medyanın yapamadığı, bilgilendirici kısa belgeseller yayımladı. Bu belgeseller depremin yarattığı hasarın farkındalığını daha artırıyor. 1- Vox "Yumuşak Katlı" Binaların Neden Ölümcül Olabildiğini Açıklıyor. Yerleşim amacıyla kullanılan binaların zemin katlarının market, dükkan, iş yeri olarak kullanılması statik hesaplara uymadığında ne kadar ölümcül olabileceğini gösteriyor. Zemin katındaki iş yerlerinin, brandaları veya oturma alanı açmak için üstündeki dairenin bitiminden daha geride alan açılması, binanın bütün yükünün bu zayıf katların üzerinde olması, deprem olduğunda üst kattaki bütün yükün bu yumuşak kata yığılması nedeniyle bütün binanın enkaz haline gelmesine neden olduğunu Vox çok basit şekilde anlatmış. 2- Mevzu: depremin ardından: Hatay | Kısım 1 Mevzu kanalının "depremin ardından" serisi, depremin trajedisini en iyi yansıtan mini belgesel çalışmalarından biri. Bu ilk bölümünde, "can pazarı" adlı deyim tam olarak karşılığını buluyor. Deprem yaşandıktan sonra geçen her dakika sizin en büyük düşmanınızken, aynı zamanda sınırlı ekip ve ekipmanlarla enkaz altındakileri kurtarmak zorundasınız. Ancak nasıl girilecek o enkazlara? Arama kurtarma ekibi hangi hamleyi yaparak başkalarının canına ve kendi canına zarar vermeden enkazdan başka bir can çıkarabilir? Ya enkaz başında bekleyen depremzede yakınları? Yardım etmek için orada bulunsalar dahi, enkazda yakını bulunan depremzedeler tarafından, yeteri kadar cesur olmadığı, emek sarfetmediği düşünülen gönüllülerin içinde bulunduğu durumu çok iyi anlıyoruz. 3- 140 Journos Kader Planı 140 journos şimdiye kadar çok çarpıcı belgeseller hazırladı. Bu büyük felaket için sahada olduklarını belirten trailerlarını attıklarında, videonun bu kadar özenli ve çarpıcı olacağı hakkında beklentim oluşmuştu. Nitekim öyle de oldu. Bu mini belgesel, sadece depremin sahadaki yansımalarını ele almıyor; siyaset ve şu ana kadar hakim olan siyasi retoriğin yıkıcı halini, çarpıcı kişilerin yorumlarını ve sahadaki görüntülerle biçimsel olarak mükemmel şekilde harmanlayarak gösteriyor. Yapımla ilgili yegane eleştirim, deprem ile ilgili herhangi bir görüntü için müzik kullanılmasını doğru bulmuyorum. Zaten facia olan bir olguyu duygusal olarak köpürtmenin, henüz adını koyamadığım rahatsız edici bir boyutu var. 4- Mevzu: Depremin ardından: Hatay | Kısım 2 İkinci videoda ise meşhur “baraj patladı” haberinin yarattığı etkiyi görüyoruz. Burada kim suçlu, haber nereden yayıldı, ne amaçla yayıldıdan ziyade; bu denli bir kargaşa içinde bu tarz bir haberin enkaz başında arama & kurtarma faaliyetine katılanların yapacağı planlamaları nasıl bozduğunu görüyoruz. Buradan yargılamanın ne kadar zor olduğunu gördüğümüz görüntüler. 5- Vice News: Searching for Earthquake Survivors in Turkey & Syria Vice’ın bu videosunda yabancı yayın kuruluşlarının enkaz çıkartma görüntülerini kendi kameralarıyla çekmesinin önemi büyük. 99 Depreminin aksine bu depremde hem hassas görüntülerin, küçük yaştakileri etkilemesini önlemek hem de var olan durumu daha da paniğe, endişeye, korkuya çıkarmama refleksinden dolayı göremediğimiz enkaz sonrası vücut yaralarını görebiliyoruz. Aynı zamanda spikerin Arapça bilmesi, hem Türkiye'deki hem de Suriye'deki depremden etkilenen halkla röportaj yapılması açısından farklı bir bakış sunuyor. 6- BBC Türkçe: Hasar tespit: Depremde yıkılmayan binalar nasıl inceleniyor? Arama & kurtarma çalışmaları bittikten sonra geriye hafif, orta ve yüksek derecede hasar almış binaların saptanması kalıyor. Orada yaşayan, yaşayacak halkın, kendi binalarının ne kadar sağlam olduğunu bilmesi gerekiyor. Bu süreç, zaten travmatize olmuş halkın evlerinin yıkılma, yıkılmama kararıyla da yüzleşmesi gerektiğini gösteren ayrı bakış açısını sunuyor. 7-BBC Türkçe: Bu binalar depremde neden yıkıldı? 2000 öncesi yapılan binaların bu denli bir depremde yıkılması, enkaz haline gelmesi kamuoyunda anlaşılır bir durum olabilir; ancak 1-2 senelik, müthiş pazarlama ve reklam kampanyalarıyla satışa sunulan binaların yıkılması ise soru işareti. Bu soruların peşinden giden bir mühendisin, yıkılan binalardan alınan örneklerle, binaların neden yıkıldığında dair nihai sonuç alınamayacağını bu yapım sayesinde nedenleriyle öğreniyoruz. 8-Sokak Kedisi: Sokak Sokak HATAY Sokak Kedisi kanalı depremin ilk haftasında deprem bölgelerini, geleneksel medyanın gösterdiğinin ötesinde salt, gerçek ve biçimsel olarak çok fazla kesme yapmadan ortaya çıkarmıştı. Depremin yıkıcılığını, bizzat depremzedelerin yakarışlarından anlamış, ancak bir şehrin neredeyse komple yıkıldığını görmek olayın vahametini pekiştirmişti. 9- Cüneyt Özdemir İşte Hatay'ın Son Hali Daha sonrasında Cüneyt Özdemir de aynı şekilde, kamera kaydını durdurmayarak harap olmuş şehirdeki gözlemlerini yansıttı. 10- Mevzu: Hatay 4. Kısım Mevzunun bu son videosunu izlerken ruhsal olarak yaralanmamak mümkün değil. Ateşin düştüğü yere gidiyoruz. Sosyal medyada önümüze düşen, depremzedelerin yakarışlarının hikayelerinin devamına şahit oluyoruz.
- Ayak İşleri:Her şey kontrol altındaysa, yeterince hızlı gitmiyorsunuz demektir.
Awumbuk; İki farklı kişi, iki farklı ruh. Bir genç, bir yaşlı ruh arasında anlaşılamaz ve kaçınılamaz bir bağlantı. Şimdiye kadar sadece işlerin onları kullanıp kenara atması. Bunu tekrar tekrar yaşadıklarında öğrendik ki bu ruhlar da aslında hayatını, koşullarını ve işlerini sorguluyor. Ama kimse bu iki ruha kılavuz vermedi, çünkü yapılması gereken Ayak İşleri var. Aman O Üzülmesin, Aman O İncinmesin, Aman O Huzurlu Gitsin; Yönetmen bizi, ruhlar alemi denen bu yaşama birbirlerinden farklı iki ruh ile bırakıyor. Farklı iki ruh, biri iç bükey biri dış bükey iki ayna, aynı çiçeğin biri yaprağı, biri dikeni; ne yaptıkları belli olmayan bu karanlık yolda giden iki kişi. Bir sonrakine kavuşmak için yaşamak ile bir sonrakine nasıl kavuşurum diye düşünen ruhların hikayesi. Kavuşmak için çaba sarf ederler, çünkü zaman beklemez; hayat onlarsız da devam eder, ancak ruh kalır. Bir sonrakine kadar bekler... Bütün İyi Pilotlar Gençler; Yaşam ile teorinin çarpışması ile ortaya çıkan sert ama bir o kadar da analitik bir mafya hikayesi. Öyle bir mafya hayal edin ki hem herkes haklı olsun hem de hiç kimsenin yüzde yüz haklı olmadığını ve herkesin aynı boktanlıkta olduğunu savunan bir yapım. Sanki bir mafya dizisi değil de bir günlük izliyoruz. En ağır savunmaların bile suya düştüğü ve içimizdekinin gücü kalmadığı zaman sadece yaşama sarılan iki ruhun müthiş çatışması. İzlerken nereye gideceğini asla kestiremediğiniz ancak karakter ile kurduğunuz bağ sayesinde kendiniz yaşıyormuşcasına yaşananlara sinir olduğunuz bir dizi. Bu Araba Bu Kadar Kaçabiliyor; Felsefe mezunu Evren'in, mafyanın ayak işlerini yapan Vedat'ın yeni yardımcısı olmasıyla başlıyor hikaye. Yıllardır bu işi yapan Vedat'ı, olaylara analitik yaklaşarak işten kopartan Evren ile bu işlere yeni bir pencereden bakmaya başlıyoruz. Ancak bu pencereyi pek sevmeyen Vedat, olayları daha çok duyguları ile yaşayan ve bundan da gayet memnun olan bir karakter. Bakış açıları ve yaşadıklarına tepkileri birbirinden farklı olan bu ikiliyi sürekli değil, sadece yaptıkları ayak işleri sırasında görüyoruz. Bu görmelerde bazen Evren'in duygularını kenara bırakarak, olaylara yabancılaşarak sizi uzaklaştıran tavrı ile bazen de Vedat'ın belli bir düzleme sıkışan duygu patlamaları ile karşılaşıyoruz. Hayatın kıyısında köşesinde kalan olayları iki farklı pencereden ve iki farklı ruhtan izlemek hayata dair bir çok şeyi görmeye sebep oluyor. Obsesyon; Bu dizi aslında takıntıların yani obsesyonların eseridir. Formula 1, nepotism, mansplaining, cinsiyetçilik ve politik doğruculuk gibi obsesyonları, mafya gibi sert, kaba ve anlayışsız bir kalıbın içine işlemenin eseridir. İnsanlar belli obsesyonları olan ruhlardır. Bu takıntılı ruhların en büyük gıdası ise müziktir. Evren ve Vedat karakterlerini de en iyi dışa vuran müzik obsesyonu ise rap müziktir. Bu iki farklı ruhun yaşadığı olaylara bu kadar saf bir müzik olan rap ise resmen seçilmiş bir kaftan. Yıllardır filmler veya dizilerde kullanılan ağır ve kasvetli müzikler yerine rap gibi saf bir dışa vurum ile mafyanın aslında ne kadar örtüştüğünü görüryoruz. Fazlaca obsesyon, fazlaca mafya ve sadece komedi ile sizleri baş başa bırakıyorum. Caner Özyurtlu'nun okuması dileğiyle..;)
- Nefesim Kesilene Kadar
Emine Emel Balcı’nın 2015 yapımı ilk uzun metraj filmi. Daha ilk saniyesinde seyirciyi içine çekmeyi başaran bir film. Öyle gerçekçi ki İstanbul kenar mahallelerine bir gizli kamera yerleştirmişsiniz ve belirli aralıklarla gidip izliyormuşsunuz gibi. Hayatın sillesini yemekte olan, tekstil atölyesinde çalışan bir kız. Filmdeki hayatın sillesi; dayak, açlık, tecavüz gibi aşırı rahatsız edici ve ağlak silleler değil; daha düşük perdeli ve süreğen, sanki çok çaba gösterilirse kurtulma şansı varmış gibi duran bir hayat mücadelesi. Başrol Serap da bu nedenle asla azmini kaybetmiyor zaten. Yetiştirme yurdundan kaçıyor, ablasının ceberut kocasıyla baş etmenin yolunu buluyor, kendini kurtarıp babasına masabaşı bir iş arıyor, gururuyla oynanmasına izin vermiyor, yokluk içinde sıcak bir uykunun ve temizlenmenin yollarını ne yapıp edip buluyor. Çaresizlik ve yalnızlıkla başa çıkmanın mükemmel bir tasviri. Başrol Serap’ın hırçınlığı, öfkeli ve donuk bakışları; olgunlaşamamış babasının arkasını toplamaya çalışması, ona ve/veya onunla bir hayat kurma çabası; çalışma ve para biriktirme azmi; kendisine yakınlık gösteren bir “delikanlı”ya yaptığı yamuk ve hatta yer yer fazlasıyla yakın çekimleri Dardenne kardeşlerin Rosetta’sıyla büyük benzerlik göstermekte. Bununla birlikte ben, “bize” uyarlanırken mükemmel bir başarı sergilenmiş olduğu için bu benzerliği can sıkıcı bulmadığımı ve sadece bir esinlenme olarak değerlendirdiğimi söyleyebilirim. Yalancı, düzenbaz, ailesine ilgisiz babasını bebek gibi beleyen Serap sabrı taşıp da babasının ipe sapa gelmez bir adam olduğu kafasına dank edince; onu, gözünü kırpmadan polise ihbar etmekten çekinmeyecek kadar cevval bir kız. Halbuki uluorta yediği haksız tokada bile ses çıkarmamış, bizim boğazımız düğümlenirken o huşu içinde, yemeğini yemeye devam etmişti. Serap’ın saçlarının, kâküllü olması dikkatimi çekti; kendisiyle bu kadar ilgilenmeyen bir karakter, saçına bu kadar bariz bir şekil verdirmezdi sanki. Belki bıyık alma sahnesinde gördüğümüz gibi o saç modeli de arkadaş zoruyla kendisine yaptırılmıştır. Filme sonlara doğru dahil olan, Serap’la iyi bir arkadaşlık kuracağı izlenimini uyandıran Funda’nın yaptığı, döneminin modası olan rap dans ilk başta eğreti gelmekle beraber; sonradan, o yaşlardaki çocukların bu tarz anlamsız şeyler yapma heveslisi olduğunu düşündüm. Serap da tam olarak böyle düşünmüş olacak ki konuşmaya bu kadar erinen kız, iletişim kurma çabasıyla, gülümseyerek nereden öğrendin sen bunu diye soruyor. Son olarak eleştirim şudur ki bu kadar hayatın somut gerçeklikleriyle bezeli bir filme bu kadar varoş bir şiirsel isim neden verilmiş onu anlamlandıramadım.
- That'90s Show - 70'lere Dönüş!
Sevilen “That’70s Show” dizisinin spinoffu sonunda izleyicileriyle buluştu. That'90s Show, Netflix orijinal içeriği olarak 10 bölümden oluşan bir sezonla yayımlandı. Kısa sürede izleyip bitirdiğim bu sezonda, eski diziyi gerçekten özlediğimi fark ettim. Bu yeni dizi kesinlikle eskisinin yerini tutmuyor. Aynı eskisi gibi olan sahneler, dekorlar, eski oyuncuların da konuk olması, eski diziyi hatırlatıyor. Dikkat! Çok güzel spoiler verdim! Başrolde, Eric ve Donna’nın kızı Leia Forman olarak Callie Haverada var. Evet, fark ettiğiniz gibi kızın adı Leia. Eric’in daha önceden 8 sezon boyunca çok üstün bir Star Wars hayranı olduğunu görmüştük. Bu hayranlık hâlâ devam da ediyor. Kızına “Leia” ismini verecek kadar… Kızları Leia, Chicago’daki evlerinden dedesi Red ve büyükannesi Kitty’nin yanına Wisconsin’e yaz tatili için geldiğinde yeni arkadaşlar ediniyor. Bunlardan biri Jay Kelso olmak üzere Nate, Niki, Gwen, Ozzie ile tanışıp bodrum katında harika bir yaz geçiriyorlar. Dizinin ana konusunda, Eric’in de yaşadığı gibi süt çocukluğundan daha yaramaz bir çocuk haline gelme öyküsüyle Leia anlatılıyor. İlk birası, ilk aşkı, ilk öpücüğü ve ilk uyuşturucu deneyimi… Klasik bir senaryo bizleri karşılıyor. İlk bölümde Eric ve Donna’nın, dizide birkaç dakika yer almasıyla Red’in, Eric’i yetiştirirken ne kadar zorlandığının empatisini, Eric’in de anladığını görüyoruz. 10 bölümlük diziyi izlerken kızlarına baktığımda “Aha aynı babası” dedim. Karakter ve oyuncu gerçekten uyum içerisindeydi. Aynı şeyi Kelso için de söylemem gerekir. Ailesinin genini taşıyor, fakat biraz daha zeki diyebilirim. Tek şey hatırlatacağım, Micheal Kelso’nun sürekli “OH! BURN! (KAPAK!)” dediği sahnelerin ani gelişi de aynıydı. İki karakter için olumlu konuştum, fakat diğer çocuklar için aynısını söyleyemem. Çok zorluyorlardı kendilerini oynarken. Özellikle de Gwen. O oyunculuğu daha önceden de gördüm. Blackish dizisinde oynayan “Marcus Scribner” da küçük yaşlarında rezalet oyunculuk sergiliyordu. Sürekli o aklımdaydı. Oyunculuğu çok itici olan karakterlerden biri Reyn Doi. Kendisi Ozzie karakterini canlandırıyor. Bence eski dizinin yansıması olarak Fez karakterini yansıtmaya çalıştıkları bir karakter kendisi. Bu karakterin veya oyuncunun gey olması dışında, hareketleri gereksiz abartılı ve iticiydi. Ama çok iyi dans ediyor hakkını yemeyelim. Eski diziyle son kez karşılaştırmam gerekirse, bu dizi ilk 3 bölümünde zorlayarak eskide kalmış anıları sürekli hatırlatma derdindeydi. Tamam gereklidir fakat çok yüze vuruyorlardı. Sonraki bölümler daha da minik ayrıntılarla bunu sağladılar, tadında kalması iyi oldu. Ama kesinlikle bir “That’70s Show” etmiyor. 90’larda geçen bu dizinin 1995 yılında geçtiğini, mutfak kapısı arkasındaki takvimden anlıyoruz. Bu, 90’lı yıllarda dizi ve TV şovlarının arttığı dönemdir. İnternet ve yeni doğacak olan medyanın da etkisi, bu gençlerin üzerindeydi. Orijinal dizide de olan arada sırada müzik klipleri veya diğer pastişlerin olduğu, düşünme sahneleri yine vardı. Fakat eskisi gibi iyi değildi. TV şovları sahneleri ya da Leia’nın kafası jupiter iken, 8 bit ama 3D olan Nintendo oyunu gibi POV sorgu sahnesi vardı. Dizinin eski kalitesini yakalayamaması çok eksik bir yöndür. Başarılı değildi. Aynı şekilde intronun da berbat olduğunu söyleyebilirim. Kamerayı eline almış, arkadaşlarını çeken Leia’nın gözünden bir intro. Ayrıca müziği de çok kötü. Eski dizide üç kere değişmişti müziği ve her seferinde çok iyiydi. Eski karakterlere değinelim. Diziyi izleten tek şey buydu bana. Red ve Kitty ana karakterler olarak varlar, tamam. İlk bölümde Donna ve Eric birkaç dakika görünüyor. Bu arada Donna’nın oyunculuğu geçen 20 sene sonra bile rezaletti. (Bu yüzden HIMYM’de minik sahelerde oynadı). Donna’yı birkaç bölümde daha kısa süreli gördük. Hâlâ isteğime ulaşamadım. Eskileri daha çok görmek isterdim. Ama Fez karakteri yine harika, yine komik idi. Hatırlarsanız Fez’in nereli olduğu veya isminin tamamını bilmiyoruz. Dizi bunu bizden hep sakladı. O tam söylerken dışarıdan gürültü geliyor veya başka bir olay yaşanıyordu. Aynı komediyi yine yaptılar ve hatırlattılar. Bu benim için büyük bir nostaljiydi. Fez, son gördüğümüz gibi hâlâ kuaför; ama işleri çok ilerletmiş. Dünya çapında birçok şubesi olan bir markası var. Aynı zamanda hâlâ kız peşinde. Bu sefer Nate ve Gwen’in annesini tavlamış. İlk sezonun sonunda mutluydular. Fakat bu mutluluk sona erer mi bilmiyorum. Orijinal dizinin sonunda Jackie ve Fez beraberlerdi. Fez’in, kuaförde Kitty’ye anlattığına göre Jackie, yine Michael Kelso’ya dönmüş. Dizinin ilk bölümünde de bunu anlıyoruz zaten. İkinci kez evleneceklerinden bahsettiler. Böylece Mila Kunis ve Ashton Kutcher çiftini yine bir arada gördük dizide. Keşke dizide daha fazla yer alsalardı diyorum. Onlar için izliyordum diziyi. Beni üzen şey, Steven Hyde’ın dizide yer almaması oldu. En sevdiğim karakteri canlandıran Danny Masterson, karıştığı bazı olaylardan dolayı adı kirlenmiş olabilir. Sanırım Netflix ona teklif götürmedi diyebilirim. Onun kabul etmeyeceği bir proje değil çünkü bu. Hatta şu videodan da anlaşılır. Fez’in sürekli karşılaştığı ve kapıştığı satıcı karakteri Fenton’ı hatırlarsınız. O da konuk olarak kadroda ve Fez ile yine kapıştılar. Mücadelelerine yine bayıldım. Çok özlemişim. Dizide Leo da var. O ayık gezmeyen adama bayılıyorum. Donna’nın babası olan, Don Stark’ın canlandırdığı Bob da döndü. Fakat annesi için aynı şeyi söyleyemem. Midge’i canlandıran Tanya Roberts geçtiğimiz senelerde hayatını kaybetti. Bu arada hayatını kaybeden bir diğer oyuncu Eric’in ablası Laurie’yi canlandıran Lisa Robin Kelly de genç yaşta hastalıktan hayatını kaybetti. Birkaç kez diziden de çıktığını hatırlarsınız. O zamanlarda da uyuşturucu bağımlılığıyla savaş içerisindeydi. Hatırlarsanız dizide birçok müzik çalıyordu. 1970’lerden eski, 80’lere kadar müzikler dinlemiştik. Steven Hyde sağ olsun. Saturday Night müzikleri, Nazareth, Steve Miller Band, Led Zeppelin, 10cc gibi muhteşem kişilerden müzikler dinliyorduk. Fakat Netflix kaliteyi biraz kısarak 90’lar müziklerinden izleyiciyi biraz uzak tutmuş. Peki ya bu dizi teknik açıdan ne kadar iyiydi? Bence kamera doğru seçilmiş, fakat… Açılar, çekimler; hatta ışık da sıkıntılıydı. Orijinal dizi, zamanına göre gerçekten harikaydı; fakat özellikle Netflix’in bu zamanda özen göstermediği ortada. Çok iyi bir görselliğe sahip değildi ilk sezon. Umarım sonraki sezon daha iyi olur diyelim. Sanat yönetmenlerine de bir mesaj bırakıp bitireyim yazımı. Bu Pringles böyle koyulur mu buraya ha? Yeni tasarlanmış bir Pringles ve 1995 yılındasınız. Bu şekilde yormayın izleyiciyi lütfen. Bu yakaladığım hatalardan sadece biri. Lütfen… EKSTRALAR: HATIRLAYALIM :D İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- Koş Lola Koş! Kaderine Koş!
Bir insan, bir eylemi gerçekleştirmeden önce birçok düşünce içindedir. “Bunu nasıl yapsam, yapmalı mıyım, yaparsam sonucunda ne olur...” gibi sorular her zaman akıldadır. Attığımız her adım, verdiğimiz her karar o kadar önemlidir ki sonucuna katlanamayacağımız bir durum doğurabilir. Her karar, doğru bir şekilde verilmelidir. Verdiğimiz kararlar çoğu kez aynı sonuca varıyorsa bu kaderdir. Kaderin değiştirilemeyeceğini kabullenmek gerekir. “Lola Rennt” filmi, 1998 yapımı Alman yönetmen Tom Tykwer tarafından çekilmiş, deneysel bir gerilim filmidir. Film aynı, adındaki gibi çoğunlukla Lola’nın koşuşunu bizlere gösteriyor. Bu koşma sahneleri hiç de boşuna eklenmemiş. Koşma sahneleri insanların hayatındaki mücadeleyi gösteren bir imgedir aslında. Her adımın doğruluğu önemlidir. Düşmemek gerekir, dengeyi korumak gerekir. Yoksa sonuçları kötü olabilir: birine çarpabilirsin, ayağın burkulabilir, cebinden bir şey düşebilir. Aynı hayat gibi zaman akıyor ve sürekli konumun değişiyor. Lola’nın attığı her adım, geçen zamanı ve doğru atmaya çalışılan her adım da verilen kararları temsil ediyor. Önce Lola’nın amacından bahsetmem gerekiyor. Sevgilisi Manni’nin üzerinde 100.000 birim emanet para var ve bu parayı transfer etmesi gerekiyor. Çalıştığı insanlar kötü işlerde oldukları için, o paranın kaybolması sonucu onu öldürebilirler. Para kaybolunca Manni ve Lola da korkuyor. Manni, telefonda bu kötü haberi Lola’ya verirken farklı duygular yaşıyor ve bu duygular onun yanlış bir karar vermesine sebep oluyor. Market soyma planı yapan Manni’ye engel olmak için Lola 20 dakika içinde koşarak onun yanına gidiyor. Film üç olasılık sunuyor izleyiciye. İlk olasılık, kendisinin (Lola’nın) ölümüyle; ikinci olasılık, sevgilisi Manni’nin ölümüyle ve üçüncüsü ise ikisinin de yaşadığı bir sonla biten olasılıktır. Filmde doğaüstü bir olaydan dolayı zamanın tekrarlaması söz konusu değil. Benim düşünceme göre her üç olasılık da Lola’nın değişken duyguları ve düşünceleriyle doğru kararı arayışıdır. İlk iki olasılıkta Lola, Manni’ye yetişmeye çalışırken bankacı babasından para da dilendi, asi gibi davranıp banka bile soydu. Fakat sonuçları ölüm olduğu için bir anlam taşımıyordu. Ölümle sonuçlanan bu kararların arkasında büyük şanslar yatsa da kararlarına etki eden birçok unsur da vardı. Bazıları ufak tefek şeyler. Merdivende yaramaz çocuk ve köpekle karşılaşmak, insanlara çarpmak, bir güvenlikle konuşmak gibi. Lola’nın kararını değiştirebilecek büyük etkenler de bulunuyor. Babası ile olan ilişkisi. Babasının, annesini aldattığını o koşuşturma içinde öğrenmesi çok derin bir yara. O koşuda, o mücadelede onun ayağını kaydırabilecek bir şey bu. Filmin üçüncü olasılığı tamamen suçtan uzak bir karardır. Verilen kararların doğru olması, işleri yerine koyuyor. Ve tabii ki inanç da önemli bu olasılıkta. İçlerindeki iyi bir umut doğru kararları vermelerini sağlıyor. Manni’nin parayı unuttuğunu fark ettiği yerde olan evsizle karşılaşır. Para ondadır. Peşinden koşar ve alır. Marketi soymaz. Lola ise büyük bir inançla girdiği kumarhanede poker oynayıp para kazanır. İkisi de doğru yolda değildir fakat verdikleri doğru kararları onları iyiliğe götürmüştür. Şimdiye kadar dış etkenlerin, Lola’nın üzerindeki etkisinden bahsettik. Peki ya bu koşulan yolda Lola, başkalarının kararlarını değiştirmiş midir? Tabii ki değiştirdi. İlk olasılıkta, sokağın köşesini dönünce çarptığı kadının kötü kaderini hızlı akan görsellerle görüyoruz. İkinci olasılıkta, farklı bir geçmişin etkisiyle kötüye giden bir kesit… Üçüncüde ise Lola çarpınca özür diliyor ve bu sefer kadının iyi bir kaderi gözler önüne geliyor. Hayır işlerine girmiş, dindar bir kişiliği var. Birçok karaktere yine hızlı bakışlar görüyoruz. Özellikle Lola’nın babasının kaderinden bahsetmem gerekiyor. Şoförünün kaderinde araba kazası yapmak var demek ki her olasılıkta kaza yapıyor. Üçüncü olasılıkta bu gecikse de kaderden kaçılmaz. Bu sefer babasının yanına gidemeyen Lola, babasının annesini aldattığını öğrenemiyor. Geldiğinde bankadan çıkmış, araca binmişti. Çıktıkları yolda, her olasılıkta çarptıkları araca çarparak kaza yapıyorlar. Babası ölmedi, fakat bu kazanın, hayatın anlamını ona kazandıracak ve ailesine daha da yakınlaştıracak bir ders olduğunu düşünüyorum. Kader. Kader, değiştirilemeyecek bir alın yazısıdır. Önemli olan, kaderimize ulaşırken verdiğimiz kararlardır. Kararlar değişebilir, zamanı bile büker; fakat kaderi değiştiremez. Bizlerin de birçok şansı olsa, doğru kararları vermek için her zaman koşardık. Koşardık. Koşardık. O doğru kararları ben de verebilseydim, ben de koşardım. İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- The Last Of Us
En beğenilen oyun olan The Last Of Us'ın dizisi bugün Amerika saati ile sabah 06.30'da gösterime girdi. Benim de uzun zamandır beklediğim diziyi büyük bir heyecanla izledim. Her pazartesi aynı saatte BluTv'de yayımlanacak dizinin ilk bölümü gayet iyiydi. Dizi, ilk oyunun hikayesiyle başlıyor. Daha virüsün başlarındayız ve Joel Ellie'i bulması için görevlendiriliyor. Ben yavaştan dizi ve oyunun senkronizasyonundan bahsetmek istiyorum. The Last Of Us benim en sevdiğim oyun serisidir. Duygusallık ve hikaye olarak beni çok etkileyen bir oyundur. Dizisi ilk bölümden atmosfer olsun, oyuncular olsun ilgimi çekti. Dizi haberi ilk duyulduğu zaman en başta Pedro yerine Game Of Thrones dizisinden Nikolaj'ı uygun görmüştüm ama Pedro da tek başına kesinlikle Joel'e çok uymuş. Diziyi izlerken oyunun sahneleri aklıma geldikçe çok hoşuma gitmeye başladı. Gustavo Santaolalla'un orijinal oyun için yaptığı bestelerin kullanılması da benim çok hoşuma gitti. Oyundaki güzel detayları dizide görmek de diziyi ayrı bir havaya sokmuş. Mesela Ellie, oyunda bir kısımda Joel'i film izlemeye davet etmek istediğini söylüyor. Bahsettiği film de Curtis and Viper 2. Dizide de bu filmi izlemeleri hoş bir detay olmuş. Oyunculuklar ve atmosfer çok hoşuma gitti. Devam bölümlerinde özellikle görmek istediğim birkaç sahne var. Aslında oyun çıkalı çok oldu ama yine de spoiler vermemek için bu sahnelerden bahsetmek istemiyorum. En azından şunu diyebilirim, Joel ve Ellie'nin, baba ve kız duygusallığını yakaladığı sahneler eğer dizide iyi işlenirse ciddi bir başarı elde edebilir. Benim yoğun duygular ile oynadığım ve severek incelediğim The Last Of Us ilk bölümünden bence yüksek puan aldı. Her detayını izlerken oyun sahnelerine şahit olduğum dizi bence şimdilik gayet iyi devam ediyor. Oyunlardan uyarlanan dizilerin veya filmlerin kötü olma laneti bu yapım ile kırılacak gibi. Her pazartesiyi merakla bekleyeceğim dizi umarım bu çizgisini korumaya devam eder. Dizi şimdilik benden 8/10 puan aldı. Pedro ve The Last Of Us birleşimi süper bir koordinasyon yakalamış.
- Gamsız Hayat: Aftersun
Güneşten Sonra, bir diğer adıyla Aftersun. İzlemeye başlayınca sevgiyle hatırlanan ve sonsuza dek tekrarlanan bir anı gibi akıp gidiyor. Bir baba ve kızın aralarındaki aydınlık, sıcak anlar ve daha karanlık, soğuk anlar yoğun bir şekilde gösteriliyor. İzlerken pek bir şey olmuyor gibi gelse de aslında her an çok önemli. Doksanlarda geçen, sıkıcı ancak bir o kadar da dokunaklı bir tatil hikayesini, bir baba ve kızı üzerinden anlatan bir film Aftersun. Herkesin, her zaman iyi bir durumda olamayacağını çok iyi gösteren ve bunu, farklı hayatlar üzerinden yapan bir yapım olmuş. Calum, boşanmış bir baba ve kızı Sophie ile Türkiye'de yaptıkları sıkıcı bir otel tatili ancak bu kadar iyi yorumlanabilirdi. Calum, hayatından pek memnun olmayan ve bunu kızına yansıtmamaya çalışsa da başaramayan; kızına olan aşikar sevgisi dışında duygularını kafese kapatmış ve bunun yerine, zihinsel sağlıkla ilgili zamanlarının daha sağlam olduğu bir zamanda, bir dizi küçük duygu karmaşası ve özbenliğini kaybetmiş bir adam profili oluşturan genç bir baba. Sophie ise her şeyin farkında, kendisi küçük ama aklı büyük olan cimcime bir kızdır. Aftersun, sizi 90'ların teneke gibi müzik listelerinden ve ucuz gazlı içeceklerinden biri olan onların dünyasına daha da çekmek için bu motifleri bir araya getiren, gökyüzünde süzülen yelkenler ve havuz kenarında birbirine çarpan çıplak İngilizler aracılığıyla büyüleyici bir ritim ile size filmi tek nefeste izletiyor. Film aslında Sophie'nin o tatilden kalan kesitlerden ve onu tamamlamaya çalışmasından oluşmaktadır. Yönetmen, bu anıları klasikleşmiş bir flashback yerine; Calum ve Sophie'yi kalabalık, hareketli bir dans pistinin yanıp sönen ışıkları altında bir araya getirmeye çalışıyor. Bütün tatillerini kaydeden ikili, konu ne zaman Calum ile alakalı bir yere gelse kamera kapanıyor. Bu da Calum'un eskiyi hatırlamamak istememesini anlatıyor. Kameranın kapalı olduğu yerleri ise biz Sophie'nin hatırlamak istediği gibi izliyoruz. Aftersun, artık yetişkin olan Sophie'nin o zamanlar gerçekten anlamadığı şeylere dönüp baktığı bir anı ve hayal gücü sisinden süzülmüş çok kişisel bir hatıra olarak inşa edilmiş bir anı defteri gibidir. Gerçek ve kurmaca, kaydedilen ve hatırlanan olaylar arasındaki bu gerilim, bizi dramanın derinliklerine çeker ve kışkırtıcı bir şekilde ele geçmezliğini koruyan gizli bir gerçeğe dair ipuçları arıyormuşçasına her kareyi incelememize neden olur. Aftersun'ın Mayıs ayında Cannes'da gösterime girmesinden bu yana neden bu kadar heyecan yarattığını anlamak çok kolay. Zekice, kendinden emin ve üslup açısından maceralı bir çalışma olan bu film, güzel bir şekilde ama aynı zamanda abartısız ve duygusal olarak sürükleyici bir reşit olma draması. Aşk ve kayıp temalarını neredeyse tesadüfi görünecek kadar ustaca işliyor ve bunları sanki sen yaşamışsın gibi hissettiriyor. Aftersun, ustaca düzenlenmiş, empatik ve dürüst bir karakter çatışması olarak ortaya çıkıyor. Hikayesini tamamlamak için kadraj ve stille oynamaktan korkmayan yönetmen tarafından güzel bir şekilde ekrana dökülmüş, yürekten ve ustalıkla yakalanmıştır.
- Scream for Me Sarajevo: konser salonuna sığınmak
Scream for Me Sarajevo, hayatların riske atıldığı bir konserin hikayesini anlatan 2017 yapımı bir belgesel. Sene 1994, Bruce Dickinson kuşatma altındaki Saraybosna’ya konser vermeye geliyor. Savaşın gerçek görüntüleri ve dönemin rock’n roll camiasının anıları ile konser öncesindeki sosyal ve kültürel ortamı öğreniyoruz önce, Bruce Dickinson ve Iron Maiden müzikleri eşliğinde. Anılarını dinlediğimiz insanlar, savaşın başında okulların tatil olmasına sevinecek kadar küçük yaşlardalar. Önce ciddiye almıyorlar ve kısa süre içinde sonlanacağına eminler, fakat öyle olmuyor ve tarihin en uzun kuşatmalarından birini yaşıyor Saraybosna. Herkesin kişisel bir kırılma anı var savaşı idrak ettikleri. İnsanların normal akıştaki hayatlarının; kayıplarla, yakılıp yıkılan şehirleriyle, görünmezlikleriyle nasıl darmaduman olduğunu öğreniyoruz. Eski normallerine özlem duyarken, yeni normallerinde hayatta kalmaya çalışıyorlar, kendi deyimleriyle "savaş okul"unda yoğrulmaya başlıyorlar. Güvenli sayılan bodrum katlarındaki konserler ve mum ışığında sahnelenen oyunlarla nefes alan bir halk, sanatla direniyor demeli belki. Diğer tarafta, grup üyeleri ve bu konseri var eden ekibin yirmi küsür sene önceki hislerini dinliyoruz. Savaş halindeki bir şehirde konser teklifini geri çevirmiyorlar çünkü Birleşmiş Milletler'in, güvenliklerini sağlayacaklarına eminler. Fakat kısa bir süre içinde yanıldıklarını anlıyorlar ve bir karar vermek zorunda kalıyorlar. Biraz rockn’ roll ruhu biraz da savaşın ölçeğini henüz kavrayamamanın verdiği güvenle cesur bir adım atıyorlar. Cephe hattında bir kamyonun arkasında şehir merkezine doğru tehlikeli bir yola çıkıyorlar, iliklerimize kadar hissettiğimiz bir Run to the Hills başlıyor. Doğru düzgün duyurulmaya bile cesaret edilemeyen bu konser, birkaç yüz kişinin de grup gibi sağ salim konser salonuna ulaşmasıyla gerçekleşebiliyor. Çok derin bir karanlık içinde sıkışmış insanlara 2-3 saatlik bir konser ne hissettirebilir? Bu konseri verenler için bu kolektif hissin ağırlığı nedir? Belgesel bu soruların cevabını vermekte çok iyi, çünkü öyle yıkıcı ve dönüştürücü bir etkisi olmuş ki yaşayanların üzerinde, bunca zaman sonra belgesel için anlatırken tekrar yaşıyorlar. Konser anındaki coşkuyu yaşayanlar, o kısa süreli rahatlamayı öyle bir tarif ediyor ki insan "ben bu hissi biliyorum" diyor içinden. Hayranı olduğumuz grubun konseri bittiğinde üzülürüz ya, bir şarkı daha gelse, bu gece keşke hiç bitmese… Ama kimse herhangi bir konserin bitişine o salonda o konserin bitişine üzülen insanlar kadar üzülmemiştir. Ertesi gün cephedeki hayatına dönecek olanların hissini bilmek değil kastettiğim. Tüm cephelerde yalnızken, bir kırılma anında beliren o "birlikte" olma hissi, "sağımdaki, solumdaki, önümdeki herkes şu an benimle bu anı yaşıyor ve aynı şeyi hissediyor, biliyorum" hissi. Bazen bir konserde, bazen bir sinema salonunda. Çalanı, söyleyeni, organize edeni ve dinleyeni dönüştüren bir konser düşünün bu belgeselle izleyeni de dönüştürüyor. Her yeni yıla giriş bir şekilde aklıma düşürür; o zifiri karanlıkta bile insanlar bir konser sayesinde umut edebilmiş. Umut dolu yeni yıl dilekleri arasından, merhaba!
- AVATAR: The Way of Water | 13 Yıllık bekleyiş ve defalarca kez ertelenmenin sonucu
Filmin çıkış süreci Evet, 2009'da James Cameron'un 20th Century Fox'a vadettikleriyle iflas etmeyi göze alarak zar zor ikna edip upuzun süren yapım aşamasından sonra çıkabilen; kimileri tarafından, ''şaheser'' kimilerine göre de "3D teknolojisini hayatımıza taşımada aracı görevi gören standart bir teknoloji demosu" ve sinema tarihinin en yüksek gişe rakamlarına sahip filmi olan AVATAR'dan bile daha uzun bir çıkış sürecine sahip devam filmi ile karşınızdayız. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki AVATAR: The Way of Water'ın çıkış sürecinde AVATAR markası Disney bünyesine girdi, defalarca kez ertelendi, ilk filmin gişe rekoru geçildi; sonra da Çin'de tekrar vizyona girerek birinciliği tekrar ele aldı. Bunları anlatmamın tek sebebi 7 Ocak 2010 yılında, yani ilk filmin çıkışından 20 gün sonra James Cameron'un devam filmini duyurmasının üzerinden o kadar çok şey yaşadık ki AVATAR'a dair AVATAR 2'nin duyurusu zamanda kayboldu ve bir çeşit mite dönüştü. Öyle ki filmin oyuncularından Edie Falco, filmin uzun süre önce çıktığını ama sinemada başarısız olduğunu; bu yüzden de filme dair hiçbir şey duymadığını bir röportajda belirtti. Doğal olarak biz insanlar, sevdiğimiz, değer verdiğimiz popüler kültür ögelerinin devam yapımlarına karşı uzun süreli bekleyişlerimiz sonucunda istemsiz bir bekleyişe giriyoruz. Her ne kadar 13 yıl bu filmi beklemiş olsak da AVATAR'ın Disney bünyesine girdikten sonra 5 filmlik bir seri olacağını ve 2022 yılı itibariyle iki yıl arayla hikayenin devam ettirileceğini duyurmuştu; yani AVATAR: The Way of Water filmi kendi içinde giriş-gelişme-sonuç ögelerine sahip olsa da ilk filmdeki hikaye ile aynı önem ölçeğine sahip olmayacak ve sadece bir bağlantı filmi olacaktı. Bu filmi 13 yıl bekleyip, ilk filmdeki gibi Epic bir olay örgüsü bulamayan okurlarımız için üzgünüz; ama filmde bu istediğinizi bulamadığınız için filmi suçlayamazsınız. Evet, filmin perde arkası öğelerine değindiğimize göre sonunda filmin kendisine geçebiliriz diye inanıyorum. Senaryo AVATAR: The Way of Water, 13 yıllık ara fark etmeksizin, sizi olduğu gibi ilk filmin sonundaki atmosfere sokabiliyor. Öncelikle bu film de ilk film gibi bir karakter hikayesi. Hatırlarsınız ki önceki filmin ana olay örgüsü en kaba şekilde Dünyalı güçler tarafından işgal altındaki Pandora, bir insan olan ana karakterimiz Jake Sully taraf değiştirdikten sonra yerlilere insanlar gibi savaşmayı öğretip insanlara karşı galip gelmesini anlatan bir filmdi. Bu film ise tek bir filmde anlatılamayacak bir hikayenin yani ''büyük resmin bir kısmını'' anlatırken bize bu büyük resimde Sully ailesinin nasıl bir yeri olacağını anlatmış. Bu film daha önce çokca kez karşılaştığımız bir konsept olan büyük bir savaşçı olan babanın ailesine ve toplumuna karşı yaşadığı sorumluluk çatışması ile açılışı yapıp sonra da daha önce çokça kez karşılaştığımız ailesini korumak için başka bir topluma kendini süren ve o topluma adapte olma sürecinden geçen aile konseptine geçiş yapıyor. Bu filmin seyirci için bir bağlantı filmi olduğundan bahsetmiştim. Sully ailesi elbette bu büyük resmin merkezinde yer alacak. Bu yüzden, filmin onları bize tanıtması mantıklı doğal olarak ama bunun yanı sıra bu film; hem serinin kötülerini, nerede olduklarını, kimler olduklarını hem de Pandora'da orman Na'vileri kabilesi haricinde kimler ve neler olduğunu gösteriyor. Yani AVATAR: The Way of Water bize serinin temellerini tanıtırken ara ara da bir hikaye anlatmaya çalışan, serinin geri kalanına karşı sorumlulukları olan bir film. Tek bir film bu kadar çok göreve sahipken onun üstüne de bir olay örgüsü vermeye çalışıyor, 3 saat boyunca bize sağlı sollu Pandora anlatacak değiller sonuçta. Bu sebeple de anlatılan hikayenin, izleyeni sıkmaması herhangi diğer bir filme göre çok daha zor olacağından finalde bunun başarılmış olması bence ekstra bir saygı hak ediyor diye düşünüyorum. (Bunu yapan filmlere en iyi örnekler Harry Potter filmleridir diye düşünüyorum, çünkü Harry Potter filmlerinde de; bir filmde Azkaban'ı, bir filmde Büyü Bakanlığını, bir filmde diğer büyü okulları derken her film evrene katkı sağlıyordu.) Senaryoyu konsept ve işlev olarak övsem de hikayenin başında da sonunda da göze çarpan bazı mantık hataları ve olay örgüsünde boşluklar olduğunu da söylemeliyim. Hatta filmi izlerken acaba 3 saat James Cameron'a yetmedi de o yüzden mi buraları kopuk bıraktı diye düşünürken eve dönüş yolunda James Cameron'un 9 saatlik bir AVATAR 3 supercut'ı istediğine dair tweetler görünce sorumun cevabını almıştım. Bu filmden ne kadarlık bir kırpılma yaptığı açıklanmadı tabii ama James Cameron'u rahatsız edecek kadar yapılmış ki adam sonraki filmine bu kadarlık supercut istiyor. Yine de filmin kırpılmış olması bahane değil, keza senaryodaki tek sorun plotholelar bile değil. Aslen yabancı olmasına rağmen gezegeni için efsanevi bir savaşçı olan ''Toruk Makto'' ünvanı almış ana karakterimiz nasıl olur da verdiği savaş biraz olsun kişiselleşince pılını pırtısını toplayıp kaçar anlamıyorum, nasıl olur da aslen bir insanla evlenmiş ve ondan çocukları olmuş Neytiri çocuklarıyla yan yana büyümüş bir insanı kabullenemez (başka bir insandan olma başka bir evlatlığı olmasına rağmen hem de). Daha fazla spoiler vermek istemiyorum ama bazı başka gözüme takılan sorunlar daha var filmde. Ayrıca filmde lise dizilerinden fırlama bir zorbalığa uğrayan ve kavga eden ergenlerin bir sahnesi var. Anlamadığım şu ki; gezegeni işgal altında olan, doğal kaynakları her gün heba edilen ve insanları esir alınan ilkel bir halkın mensupları, zorbalığı nereden bilir ve nasıl onu yapacak psikolojik halde olur? Sorumun cevabı basit: bilemez ve olamaz. Afrika'da, kabilelerde ilkel hayatlar yaşayan insanlara baktığımızda nasıl farklılıkları olduğu fark etmeksizin birbirlerine hiç zorbalık yaptıklarını göremeyiz; çünkü hayatlarında zorbalığı düşünemeyecek kadar çok sorun vardır. Bu filmdeki örneğin de aynı hesap olduğuna inanıyorum. SPOILER ALERT!!! Senaryoda eleştireceğim son iki noktadan biri ise final. Tüm film boyunca karakterlerimizin ''Suyun Yolunu'' benimsemelerini ve bu yolda ustalaşmalarını izledik ama James Cameron, Titanic filminde yaparken geçirdiği güzel zamanı bunca yıl çok aramış olacak ki finalde batan bir gemide karakterlerimizin boğulma tehlikesi yaşadıklarını görmek maalesef bu yönetmenin yapmaması gereken kötü bir ironiydi diye düşünüyorum. Diğer değineceğim nokta ise dünyanın doğal kaynaklarının tükenmek üzere olduğu ve yok olmak üzere olduğu bu uzak gelecekte, kolonize edilmek üzere Pandora'ya giden insanlar, yerliler tarafından bozguna uğratıldıktan sonra nasıl bir dünya kaynak harcayıp tekrar Pandora'ya asker çıkarabiliyorlar. Hiç mi dünyada bir parlamento kalmadı bu fikirleri eleştirecek ve eyleme koymayacak. Ayrıca Pandora'ya iniş yapmak için kullanılan ateş gücünde tüketilen dünya doğal kaynağının ölçeği ve iniş yaparken Pandora'ya verdiği zarar bu gezegeni kullanmayı istemenin en önemli sebebine tamamen ters. Saçmalık adeta. SPOILER BITTI TEKNİK AVATAR: The Way of Water, tıpkı ilk film gibi teknik yönü olarak sadece zirveye oynayacak bir film; ancak ilk filme göre bir eksisi vardı ki 2009 yılında sadece 2 tane MARVEL filmi vardı. Bu demek oluyordu ki sinemadaki görsel efektlerin, pratik efektlerin önüne geçtiği dönemler daha gelmemişti ve AVATAR da 3D uyumlu olan ilk uzun metrajlı filmdi. AVATAR: The Way of Water ise zaten görsel efektli filmlerin inanılmaz yoğun olduğu bir dönemde çıkıyordu ve dünyaya ilk defa tanıtacağı bir teknolojisi de yoktu, pazarlaması tamamen ''AVATAR'ın devam filmi'' olan bir filmdi. Bu yüzden de zaten filmin görsel olarak kötü olmasına ihtimal bile vermiyorduk ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu yıl ''En iyi görsel efekt'' Oscar'ına aday olacak bir film kesinlikle. Ama ben özellikle su altı sahneleriyle ekstra artistik bir yaklaşımı olduğunu düşünüyorum filmin. Görsel özellikle bu tür büyük franchise filmlerinde, internet ağzıyla ''Green screen CGI clusterf*ck'' a döndüğü bu dönemde görsel efektlerle bir filme sanatsal bir perspektif katabilen herkesi tebrik etmek gerek. Ayrıca sadece sanatsal değil, aynı zamanda bilimsel bir perspektif de olduğuna inanıyorum görsel efektlerde. Öyle ki gerçek hayatta yaşandığını asla göremeyeceğimiz bazı teknolojik olayların ekrana yansıtılışının bu kadar iyi olduğunu çok az gördüm daha önce (Interstellar düzeyinde bazı sahneler var arkadaşlar). Hem CGI artistlerini hem de konsept tasarımcılarını ayrı ayrı tebrik etmek gerek. Görüntü yönetiminin yanı sıra ses yönetimi de geri kalmayan bir başka teknik konu. Bu filmde bir önceki paragrafta bahsettiğim, teknolojik olarak görmemizin imkansız olan sahnelerin yanı sıra filmde bize gösterilen farklı habitatlar ve farklı hayvanlar var. Onların perdede olduğu sırada özellikle ses yönetmenliğinin olduğunu ve hiç şüphesiz filmdeki artistik yapıyı tamamladığını düşünüyorum. SON SÖZ AVATAR: The Way of Water, 3 saat boyunca görsel ve işitsel duyularınızı okşayacak sizi 13 yıl önceye götürecek ve ömrünüzde ilk defa göreceğiniz bu mavi aileyi önemsemeye başlayacağınız iki yıl sonra çıkacak olan ismi daha duyurulmamış üçüncü AVATAR filmine gitmek için yeterli bir hikaye akışı verecek. Seri bittiğinde de muhtemelen Harry Potter kadar iyi olmasa da Harry Potter gibi izleyebileceğiniz tek uzun bir film gibi hissettirebilecek bir serinin ikinci parçasıdır. Ben filmden keyif aldım umarım siz de bu eleştiriden keyif almışsınızdır. Ben İzledim'de bir başka yapımda görüşmek üzere.
- Lingui/Kutsal Bağlar
Mahamat Saleh Haroun yönetmenliğinde, 2021 yapımı, Çad'da geçen bir Afrika filmi. Evlilik dışı bir çocuk, ailesinden ve toplumdan dışlanan bir anne, tecavüz sonrası gebelik, kürtaj yasağı, dini baskı ve kadın sünneti. Hepsi başlı başına kallavi toplumsal fecaatler. Film, hepsinden bir tutam içermeyi tercih etmiş. Genel olarak, Afrika'ya özgü renklilikteki görüntüler çok güzel. Anne ve kızın oyunculukları da yerinde. Bununla birlikte kimi anlamsız sahneler de mevcut. Tecavüzcü adamın dayak yediği sahnede hiçbir şaşkınlığın yaşanmaması, gıkının çıkmaması, kafasına sopayı yemesine rağmen öylece durması eğreti kaçmış. Adamın, suçunun farkında olarak durumu kabullenmesi şeklinde değerlendiremeyeceğimiz bir eğretilik. Tecavüzcü adamın, seks yapmak için gelen anneyi reddetmesi ikinci bir anlamsızlık. Önceki sahnelerden sapıklığını apaçık anladığımız bir adamın, ayağıyla kendisine gelmiş bir kadını, fesuphanallah diyerek yollaması hayatın olağan akışına aykırı kaçmış. Günümüz sinemasında kürtajı cayır cayır gösteren sahneler izletmek revaçtayken filmde böyle bir sahneye yer verilmemesini, seyirciyi bu şekilde filme bağlamaktan feragat edilmesi bağlamında naif ve yerinde buldum. Sünnet edilen, edildiği varsayılan kız çocuğu için düzenlenen eğlence yürek parçalayıcı. Bütün toplumsal düzeni, kadın bedenine indirgeyecek kurallar koymak bu kadar kolay olmasaydı keşke. Müslümanlaştırılmış ve Fransızca konuşmak zorunda bırakılmış, aç susuz Afrikalılar probleminin, filmdeki diğer sorunlar yanında esamesi okunmuyor. Ama değinmeden geçsem vicdanım yara alırdı. Karakterlerin psikolojik yıkımları bir kenara, bunca cesaret ve çabayla bir şekilde kurtulabilmeleri; filmin mutlu sonla bitmesi yüreğimize su serpti. Ne olursa olsun, iyi kalpli insanların yardımlarının ve aile desteğinin, üstesinden gelemeyeceği bir sorun yok gibi. Acıklı olmayan acıklı film.
- Das Mädchen und die Spinne/Örümcek ve Kız
Bir taşınma süreci size en fazla ne kadar şey anlatabilir? Yalnız kalma korkusu, terk edilme hüznü, geride bırakılmışlık, vazgeçilme sanrısı. Diğer süjeden bakıldığında ise yeni bir başlangıç heyecanı, yeni düzen kurmanın sevinci, mutlu olma umudu. Geçmişinde bir kez taşınmış veya kendisinden taşınılmış herkes bu hisleri yaşamıştır. Filmde hem taşınma hem taşınılma durumu olduğu halde, ben kendimi çekik mavi gözlü kızla özdeşleştirdim ve bana yansıyan duygu, geride bırakılmışlığın çaresiz kabullenişi oldu. Ramon Zürcher Silvan Zürcher kamerasıyla çekilmiş 2021 yapımı bu filmi, bakışlarda izledik. Sadece bakışlardan o kadar çok şey anlamamız gerekiyor ki oldu olacak yönetmen koltuğuna da ben otursaydım demek geldi ara ara içimden. Kurgusu da biraz entrikalı olsa tam bir gündüz kuşağı pembe dizisinin entel versiyonu olacak. Bu nedenle rahatlıkla, naif gerginliğin filmi olarak betimleyebiliriz. Filmde herkes, bir şekilde birbirine kırgın veya öfkeli; ama herkesin yüzünde sürekli, sadistçe buruk bir gülümseme var. En çok da çekik mavi gözlü esas kızımızın. Azılı bir mafya babasının, kucağındaki kediyi sevgi dolu bir biçimde okşarken, arka odada birilerine işkence edilmesi emrini çoktan vermiş olması tadında bir hava hâkim kıza. Ürpertici… Bir filmde hem mafya babası esintileri hem de pembe dizi enstantaneleri görmek kolay bir iş değil şüphesiz. Neredeyse tüm filmi aşağıdan ekran kesilmiş şekilde izledik. Nedenini anlamadığım bir biçimde karakterlerin, çoğunlukla yalnızca belden yukarısı bize reva görülmüştü. Yarım kalmışlık ve telaşa yordum. Filmin rengi, yer yer maviye kayıyor gibi olmakla birlikte kesinlikle sarı. Sarı saçlı anne olamayan anne; sarman kedi; sarı duvar kâğıdı; sarı kazak, etek, süveter; sarı maket bıçağı, sarı karyola ve daha nice ayrıntı… Kıskançlığın ve deliliğin rengi -imiş-. En azından bunun bilgisi verildi. Gerçekten filmdeki herkes, kıskançlık içinde ve bir noktada deliydi; sünger çalan köpekler ve garip davranışlı çocuklar dahil. Peki arada giren fazlasıyla mutlu klasik müziğe ne demeli? Kendimi, Ferzan Özpetek filmindeymişim gibi hissettim; müziğin, o karmaşa içerisindeki anlamsız uyumsuzluğunu sevdim. Terk edilen esas kıza, eski bir çocukluk anısı olarak kocaman bir örümcek arkadaş kaldı. Örümceğin simgelediği metaforu yakalayamasam da hissel olarak, başrol kızın ürperticiliğine cuk oturduğunu söyleyebilirim.
- Prima Facie
Jodie Comer'ın, tek başına göğüslediği bir tiyatro sineması; inanılmaz bir performans. Mükemmel bir modern ceza ve ceza muhakemesi hukuku tasviri. Yaklaşık iki saat boyunca biz zaman zaman izlemekten yorulmuşken, bu kadar temposu asla düşmeyen bir oyunu sürdürmek nasıl bir yetenektir? Ben ki tiyatro insanı değilimdir, canlı izlemeyi çok isterdim. Bizler sanıyoruz ki eski ifadesiyle tecavüz, yeni ifadesiyle cinsel saldırı, yalnızca gece vakti sokakta tek başına yürüyen bir kadının kolundan tutulup çekilerek tenha bir köşede başına gelen bir kötülüktür. Elbette ve maalesef bu versiyonu da özellikle bizim gibi orta doğu ülkelerinde, sıklıkla gerçekleşir; lakin burada örneğini gördüğümüz biçimdeki cinsel saldırılar da ziyadesiyle çoktur. Hele bir de evlilik birliği içinde olduğunuzu, cinselliğin zaten evlilik görevlerinizden biri olduğunu düşünün. Konuyu, kendi biyolojisini bilmeyen, bilemeyen sosyokültürel seviyedeki insanlar açısından irdelemeye yüreğim elvermiyor bile. Burada asıl acı verici olan kısım, çoğunlukla ne mağdurun ne failin yapılan şeyin niteliğinin farkında olmasıdır. Oyunda, mağdure Tessa bir cehennem yaşar, gece vakti polis ve hastane arası mekik dokurken fail ona gülen suratlarla yüklü flörtöz mesajlar atmaktaydı. Mağduremiz, daha önce pek çok cinsel saldırı davasında avukatlık yapmış bir hukukçu olmasa belki o da olaya sadece küsmek veya görüşmeme kararı almak ya da aman erkek işte biyolojileri böyle veya beni ne kadar da çok arzuluyor, demek gibi bir reaksiyon gösterecekti ki kadının sahip olduğu tecrübe ve pozisyona rağmen müthiş bir, acaba abartıyor muyum, iç savaşı verdiğine tanık oluyoruz. Evi topladığını, duş aldığını, gelen mesajı tepkisel olarak sildiğini, delilleri saklamak gerekliliği konusunda hukukçu kişiliğinin esamesinin okunmadığını görüyoruz ki aynı durumda olan sıradan vatandaş ne yapsın? Biz masumiyet karinesini, bin yıllar süren işkenceler sonucunda kazandık. Elbette ona gedikler açmaya niyetimiz yok. Bu nedenle, cinsel suçlarda kadın beyanı esastır'a dayalı bir içtihat kabul edemeyiz. E ama o zaman oyundaki gibi olayları ve daha nicesini nasıl ortaya çıkaracak ve nasıl önleyeceğiz? Ahiret sorusu... Belki de artık buradaki odağı, neden çığlık atmadın, neden o kadar içtin, neden orada gezdin, neden o kıyafeti giydin diye sorduğumuz kadınlardan; rızasından emin miydin, neden sarhoş bir insanla seviştin, neden o kadar sarhoşken seviştin şeklinde erkeklere yöneltmeliyiz. Belki de artık kadınları bir kenara bırakıp, erkeklere rıza kavramını öğretmeliyiz. Bir diğer taraftan, orta doğudan bakınca biz nelerle uğraşıyoruz, anglo sakson adaleti nelerle uğraşıyor diye düşünüp esef etmemek de elde değil. Biz maalesef, çocuk gelinlerimizle, henüz cinsel saldırının bu boyutlarını tartışmaktan çok uzağız. Herhangi bir adliye binasında böyle bir duruşma olduğunu düşünsek -ki elbette yok değil- böyle bir kadına verilecek tepki, amiyane tabirle, hadi bayan bekleme yapma, sırada bekleyen mağdur çocuklar var, olurdu demek çok mu abartıdır?











