top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 230 sonuç bulundu

  • The Crown 5. Sezon: Yatlar, Röportajlar & Boşanma

    (Spoiler İçerir) The Crown 5. Sezon ile ilgili beklentilerimi tam burada bu sitede paylaşalı bir ay oldu ve ben hazırlıksız yakalanmışım meğer. Beklediğimden çok daha fazla ve çok daha azdı. 90'lardan kesintiler ve tarihi olaylar bekliyordum; ama daha çok, sarayın içinde olup bitenleri izledim. Daha önceki sezonlar için de aynısını beklemiştim hep ve yine Kraliyet Ailesi draması ile karşılaşmıştım. Dizinin adı, kelimenin tam anlamıyla, Kraliyet Ailesi'nin hikayesini anlatan The Crown (Taç) iken neden daha fazlasını beklemeye devam ettiğimi bilmiyorum. Sanırım tarihi olayları o kadar iyi ve detaylı anlatabiliyorlar ki, bunun Kraliyet Ailesi ile ilgili bir dizi olması gerektiğini unutuyorum. En sevdiğim bölüm "Mou Mou"oldu ve ilginç bir şekilde Kraliyet dışındaki insanların hikayesini anlatıyordu. 8,5 puanla da IMDB'de en çok oyu o bölüm aldı. Sanırım Peter Morgan'a, başka bir tarihsel dramaya ihtiyacımız olduğunu söylemenin zamanı geldi. Kesinlikle 60'lar-2000'ler arasında geçen tarihi bir dizi olmalı, 2. Dünya Savaşı'nı içeren hiçbir medya türüne sabrım yok. Çok fazla oldu. Yeter, gerçekten. Bu sezonu tıpkı önceki sezonlarda olduğu gibi The Crown tarzında; çok iyi yapılmış, iyi yazılmış ve iyi çekilmiş buldum. Tüm oyuncu kadrosunun yeni olmasına rağmen aynı dizi olduğunu anlayabiliyorsun. "Mou Mou", "Couple 31" ve "Annus Horribilis" gibi bazı bölümler daha çok öne çıkmış. Sevmediğim şeylerden biri, muhtemelen kimsenin umurunda olmadığından emin olduğum Kraliyet Yatı ile yavaş başlangıç ​​ve "Ipatiev Evi"nin başlangıcındaki tüyler ürpertici sahneydi. Tüm bölüm rahatsız ediciydi, ortaya konulan emeğin hayranıydım ama hikayenin değil. Bilmem gerekmeyen savaşın, egonun ve siyasetin çirkin bir olayı idi sadece... Rus politikacıları es geçmeyelim. Yeltsin'in, kraliçenin YANINDA kraliçenin arkasından konuştuğu sahne komikti. Kraliçenin, doktorla olan randevusuyla başlayan açılışa bayıldım. "Kadroyu değiştirdik! Artık yaşlılar!" demenin güzel bir yoluydu. Monarşi için de bir metafor olduğunu düşünüyorum. Sanki monarşi de kraliçe gibi yaşlanıyor ve sağlık sorunları yaşıyordu. Diğer kraliçeler ve krallar, hüküm sürdükleri yıllarda muhtemelen bu kadar şiddetli bir sosyal değişimle karşılaşmamıştırlar. Elizabeth hepsini gördü. Savaş, Komünizm, Liberalizm, Küreselleşme, Teknoloji vb. 1950'lerden beri bir kraliçe. Bir süre sonra bu kadar yeniliğe ayak uyduramamanın çok normal olduğunu düşünüyorum ve bu sezonun temel argümanlarından biri de buydu. Değişen bir dünyada, eski bir zihniyetle, birden fazla ülkeye nasıl liderlik edebilirsiniz? Son bölümde bunu daha iyi anladık. Kraliyet yatı Britannia hizmet dışı bırakıldı, Kraliçe yandaşı John Major yerini Tony Blair'e bıraktı ve Hong Kong nihayet İngiliz sömürgeciliğinden kurtuldu. (Hong Kong sahnesinin çekimlerine bayıldım, eklemek isterim.) Sarayın dışında yoksulluk içinde yaşayan insanlar varken kraliçe değerli yatı için endişeleniyordu. Bu 1800'lerde mantıklı gelebilirdi ancak 1990'lardayız. Bağımsız ülkelerden ve insan haklarından bahsediyoruz. Charles'ın "Yeni Britanya"ya inanan modern bir kraliyet üyesi olduğuna da inanmamız gerekiyor güya. Sanırım kendisini "modern" olarak görüyor; çünkü yasak ilişkisi, boşanması ve Camillagate (kirli telefon görüşmesi) ile kiliseye ve monarşiye meydan okudu. Sevgili Charles, "Yeni Britanya" gerçekleşseydi, sahip olduğun servetin ve ayrıcalığın yarısına bile sahip olamayacaktın ve muhtemelen görüşünü de sana sormayacaktık. Dizinin modern zamanlarda monarşinin yerini sorgulamasına gerçekten sevindim. William kanal değiştirirken 90'ların TV kanallarını biraz izlemek bile bir zevkti, ta ki büyükannesinin isteği üzerine sıkıcı BBC'ye dönene kadar... Prens Philip ve yakın aile dostunun, kendilerine yeni bir hobi bulmasıyla ilgili bölüme gelen eleştiriler kadar aldırış etmedim. Sanki Kraliyet ailesinden üyeler değil de yas tutan genç bir kadın ve hayattan zevk alan yaşlı bir adamı izliyordum. Bu da beni ayrıca mutlu etti; normalde, bulundukları durum gereği zerre kadar eğlendiklerini göremeyiz, yas tutmalı ve yaşlı davranmalılardır (artık toplumda ne anlama geliyorsa) Bu açıdan bölüm hoşuma gitti. İtibarını kurtarmak için röportaj yaptığı ve "görünüşe göre" farklı insanları destekleyen bir vakıf kurduğunu gösteren Prens Charles bölümünden emin değilim. Camilla ile kirli görüşmeleri halka sızdığı için üzülmemiz bekleniyor bir de. Sırf Dominic West yakışıklı diye sempatim artmayacak, bunu yemeyeceğim sevgili The Crown. (Charles hiçbir şekilde onun kadar karizmatik değildi. Dizinin ne yapmaya çalıştığını anlıyorum. Beni Josh ile bir kez sınadılar ve hala sınamaya devam ediyorlar.) Hiç kimsenin tamamen beyaz veya tamamen siyah olmadığını kesinlikle biliyorum. Charles gerçek hayatta iyi bir insan olabilir (onu gerçek hayatta tanımıyorum, yargılayacak kadar yaşamadım/bilmiyorum) ama en iyi kraliyet üyeleri kulübünde olmadığı bir gerçek. Skandal, halka sızdıktan sonra bölümü, Charles'ın hayır işlerini göstererek bitirmek saçmaydı. Amaç ona sempati duymamızı sağlamak değilse ne anlamı vardı? Bilmiyorum, Charles konusunda kafam çok karışık; kurban mı yoksa kötü adam mı? Hatta belki ikisi de. Dizi de karar vermeme yardımcı olmuyor. Kesin olan bir şey var ki, kendisi ve Camilla hakkında bir şeyler kulağa yanlış geliyor ve yanlış görünüyor? Belki de aşk böyledir; zorluklara meydan okumak ve yanlış kişiye aşık olmak. Bunu da bilmiyorum; bu yazının, benim, The Crown'un 5. Sezonunu incelememle ilgili olması gerekiyordu. Evet, bölümün son kısmını biraz saçma buldum; derneğe, farklı olmakla ilgili bir konuşma yaptığı yer mesela. Charles'ın konuşmasını dinleyen seyirci hiçbir zaman Charles kadar ayrıcalıklı olmayacak (veya bu durumda Charles karakteri kadar, çünkü tam olarak onun sözleri miydi bilmiyorum.) Charles'ın bahsettiği farklılık çok ayrı ve yanlış, ayrıca bu kendi seçimi. Yine de onun breakdance yapmaya çalıştığı videoyu her zaman sevmişimdir; bu yüzden belki de affedildin, The Crown. Sezondaki en iyi hikayelerden biri, Prenses Margaret ve Peter Townsend'in yeniden bir araya gelmesi olabilir. Bunun olacağını biliyordum ama anlatılma şekli çok güzeldi. Margaret'in 16 yaşındaymış gibi heyecanlanması, ablasına en sonunda isyan etmesi ve yaşlı çiftin son bir kez dans etmesi... Eski sezon sahnelerini göstermeleri de çok güzeldi, delicesine aşık olduklarını unutmuştum. Dürüst olmak gerekirse Margaret'ı seviyorum. İçinde olduğu sahneleri izlemek çok zevkli. Diana'ya gelince, ne zaman onunla ilgili bir şey olsa, ekrana bağımlıydım. Nedenini bilmiyorum ama onun hayatı hakkında her şeyi öğrenmek istiyorum. Hayranlık duymak ve anlamaya çalışmak gibi bir hayranlık bu, ürkütücü bir şekilde değil. Nasıl kötü muamele gördü ve bununla nasıl başa çıktı, gördüğü muameleyi hak etti mi? Bunlar daha önce kendime sorduğum sorulardı. Onunla aynı zaman diliminde yaşamadım, bu yüzden her zaman daha fazlasını öğrenmek istemişimdir. Röportaj sahnesini, Hasnat ve Mohamed ile olan ilişkisini, genel olarak onunla ilgili her şeyi sevdim. Bana 20 saat Diana ver, yine izlerdim. Aura'sı gerçekten çok ayrı; tatlı, doğal ve karizmatik bir kadın. Elizabeth Debicki hakkında ne düşünüyorum? Diana'nın mimiklerine, ceylan bakışlarına, cümlenin sonuna doğru değişen sesine vs. hepsine sahipti. Onun devamlı yalnız olduğunu ve acı çektiği görmek oldukça iç karartıcıydı. İnsanlar onu çoğu zaman kullanıyordu ancak o sadece sevilmek istiyordu... Herkese eşit davranması mesela; kendisi dünyaca ünlü, zengin bir PRENSES iken sıradan bir doktor olan Hasnat ile ilgilenmesi... "Eee yani?" diyebilirsiniz ama eğer bir prenses olsaydınız zaten o hastanede olmak istemezdiniz, olmazdınız. Az kalsın kaza yaptığı sahne? Çok erken, sevgili Netflix, çok erken. Neyi ima ettiğinizi görüyorum ve hoşuma gitmiyor. "Couple 31" bölümünü çok sevdim, o bölümle ilgili her şeyi. Çift-aile psikolojisi dersleri almış bir psikoloğum, bu yüzden çiftlerin evliliklerinin ve kırılma noktalarının anlatılmasını görmek çok güzeldi. Hele ki Charles ve Diana arasındaki 15 dakikalık konuşma. AŞIRI İYİYDİ. En azından benim için. Bir saat izleyebilirdim. Boşandıktan sonra gerçek duygularından bahsetmeleri, evli kalma konusunda ne kadar baskı altında oldukları hakkında bana çok şey anlatıyor. 15 yıllık evliliklerinde olduklarından ya da bize gösterilen sahnelerden çok çok daha doğallardı ve anlaşıyorlardı. Diana'nın, Charles'ı gerçekten sevdiğini de gördüm. Kimin evliliği kurtarmaya çalıştığını ve kimin mahvettiğini görüyoruz zaten. Diana'nın bulunduğu her sahnedeki yıkılmaz duruşu... "Aynen, göster onlara, hak ediyorlar" diye içimden bağırarak televizyonumun arkasındayım. Monarşiye karşı oy kullandığı sahne, skandal olan röportajı, kitabı için bilgi toplamaya gelen adama kelimenin tam anlamıyla her şeyi anlattığı sahne... Resmen kraliçeye gitti, "Selam, ben bir röportaj yaptım, size karşı konuştum çocuklar, hadi bay." demiş gibi oldu. Aklıma yatmayan şey, William'ın annesine karşı davranışıydı. Diana ve oğullarını her zaman ayrılmaz sevgi dolu bir üçlü olarak gördüm. Oğlanlar yanında hep gülümsüyor ve eğleniyorlardı ve o da onları eğlensinler diye alışılmadık yerlere götürüyordu. Bunları fotoğraf ve videolardan biliyorum. Eninde sonunda medyada böyleydi, gerçeği bilmiyorum/bilemiyorum. Ama kuvvetli bir anne-evlat bağının kameralara oynayacak kadar kolay ve suni bir şey olduğunu sanmıyorum. Peter Morgan'ın kaynağını nereden aldığını gerçekten bilmiyorum, umarım doğru değildir. Büyükannesini tercih etti bir de, çok garip. Harry de hiçbir yerde görünmüyor. William okuldayken o ne yapıyor? Ev boş görünüyordu, sanırım onu ​​unuttular? Zavallı Harry. Şimdi biraz Mou Mou hakkında konuşalım. Bölümün akışı ve karakter gelişimi harikaydı. Sonunda gerçek bir Arap'ın bir Arap'ı oynaması güzel bir detaydı. Hani farklı milletten olurlar da yine de İngilizce konuşurlar ya, çok sinir oluyorum. Üzerine bir de kendi dilleri yokmuş gibi iki farklı miletten insanın birbirleriyle İngilizce konuşması, çok gıcık bir durum. Neyse ki The Crown'da böyle şeyler görmüyoruz, çünkü diğer devletlere saygımız var. Mohamed ve Dodi'nin kültürlerine daha aşina olduğum için daha ilk dakikadan itibaren empati kurabildim ve başarılarına nasıl ulaştıklarını merak ettim. The Crown'daki çoğu bölümde ayrıcalık ve zenginlik içinde doğmuş insanları izliyoruz, bu yüzden bunun gibi bölümler diziye nefes aldırıyor. Mohamed'in karakteri çok ilginç, o hırslı biri ama takıntılı bir şekilde. Dodi de ilginç biri, zengin bir adamın oğlunun bir film yapımcısı olmak isteyeceğini düşünmezsiniz. Mohamed, İngiliz kültürüne uymaya çalıştığı bölüm boyunca acınası gözüküyor. Takıntısı çok tuhaf ve gereksiz. Başka bir yerde doğup büyüdüğünüzde gittiğiniz kültüre bu kadar kolay uyum sağlayamazsınız ve Mohamed kadar da sağlamanıza gerek yok, bundan eminim. Her neyse, Birleşik Krallık'ta, gurbet ellerde başarıya ulaşabildikleri için mutluyum; bu gerçekten bir başarı öyküsü ve yaptığınız işte iyi olduğunuzda kültürün önemli olmadığının bir örneği. Dodi film yapmak istediğini söylediğinde, Mohamed'in tepkisi çok tanıdık geldi. Oğlunun bir iş adamı olmasını veya sosyal olarak kabul edilebilir bir yerde çalışmasını istediği halde "bir işe yaramayan" sanat yapmak istediğini öğrendi adam. Bizim toplum da böyle karşılar, üzücü. Sydney ile olan hikayeyi çok sevdim. Yine, Kraliyet Ailesi dışından biri, ekranda yaklaşık 20 dakika geçirmesine rağmen onlardan daha ilginç olmayı başardı. Öldüğünde, Kraliyet Ailesinden birinin ölmesine kıyasla daha çok üzüldüm. Ve bunu sadece 1 bölümde, 20 dakikayla başardı. Bölümün sonu da, aileden dışlanan Mohamed ve Diana'nın tanışıp dışlanmaları üzerinden bağ kurmalarını gösterdi. Sanırım aileden dışlananlar otomatik bir bağ oluşturabiliyor. Baba-oğul ikilisi son bölümde geri dönüyorlar. Dönmelerine sevindim, çünkü işleri daha ilginç ve akıcı hale getiriyorlar. The Crown'un diyalog temelli tarihi bir drama olması gerekirken Mohamed ve Dodi etraftayken bölüm daha hızlı ilerliyor. Dodi'nin, bir kız arkadaşı olduğunu öğrendiğimde şaşırdım (hatta nişanlandılar); çünkü Diana ve onun şimdiye kadar tanışmış olmaları gerektiğini düşündüm. Trajik olayın yaşanmaya yakın olması ve hala tanışmamaları merak uyandırmadı değil. İnternetten baktım ve sanırım Dodi, Diana için nişanını bozmuş. Trafik kazasında Diana ile birlikte vefat ettiklerinde 2-3 aydır çıkıyorlarmış meğer. Bu, Diana'nın ölümüne çok çok yaklaştığımız anlamına geliyor. Gelecek sezon Diana, ilk bölümlerde vefat ederse şaşırmam. Son sahnelerde Diana'nın kendi ölümü için bavulunu hazırladığını bilmek beni oldukça duygulandırdı, yalan söylemeyeceğim. Teşekkürler Hans Zimmer ve Martin Phipps. Bir şey hissettiğimde, sahnelerin %80'inde arkadaki müzik oldukça iyi olmuş oluyor. Özetlemek gerekirse, (evet çok konuştum) bu sezonu da diğer sezonlar kadar beğendim. 3. ve 4. sezonlar benim için biraz daha iyiydi, ancak bunun nedeni, genç Charles ve Diana ile ilk kez tanışmanın verdiği heyecan olabilir. Artık onları, korkunç evliliklerini ve hikayeyi tanıdığımız için biraz daha az heyecan duyuyor olabiliriz. Zaten yıllar geçtikçe hikaye yokuş aşağı gidiyor. Bir başka eleştirim de dizinin Charles ve Diana'nın evliliğine ya da birey olarak onlara çok fazla odaklanmasıydı. Sanırım yarısından fazlası onlar hakkındaydı. Şikayet ettiğimden değil ama kraliçenin kendisine ne oldu? Önceki sezonlarda olduğu kadar ön planda olmadığını hissettim. O ve Philip'in bir partiye gelip 30 dakika dans ettikten sonra doğruca yataklarına gitmeleri oldukça ironikti. Parti onlar gittikten hemen sonra başlamış gibi görünüyordu ve sezon da tam olarak böyle geçti. Asıl drama (parti) onlar yokken yaşandı. Elizabeth bir ara hafif bir kıskançlık yaptı, hepsi bu. İkisi evleneli onlarca yıl olmuş, farklı yaşam tarzları olduğu aşikâr. Bunu şimdiye kadar anlamalıydın Elizabeth. Yine de bu kadar farklılığa rağmen upuzun bir süre evli kaldıkları için onları kutluyorum. Ayrıca, Prens Andrew ve Sarah Ferguson arasındaki dramı görmek isterdim. Kraliçenin diğer çocuklarının boşanmaları ve evlilikleri öne çıkmadı hiç. Çocukların kendileri bile ön planda değildi. Arka planda bile değildiler. Sanırım işlenecek çok malzeme yoktu ancak daha az sezon yapıp daha az kazanarak bunun önüne geçebilirlerdi. Bunun olmayacağını bildiğimize göre, şimdilik yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum. Daha fazla sezon yapsınlar, daha uzun süre keyif alayım, sorun değil. Şimdi lütfen biri beni durdursun, çünkü sonsuza kadar bu dizi hakkında konuşabilirim. Su Evci nsuevci@gmail.com

  • Pembe Eldiven, bir boksörün büyüme hikayesi

    Bu filmi ilk izlediğimde Türk sinemasının cesur yapımları aklıma geldi. Bu dönemde baskılardan dolayı sesini duyuramamış veya sesini duyurmaya çalışan yönetmenlere iyi bir örnek olan Tuna Yüksel'in kısa filmi Pembe Eldiven, kendi cinsel yönelimini keşfeden bir boksöre odaklanıyor. Hepimizin hayatında bir noktamıza dokunmuş bu karakteri ekranda izlemek hoşuma gitti. Cinsiyet kalıplarına sokulmaya çalışılan bir spor ve bir karakter izliyoruz. Günümüzde özellikle cinsiyet kalıplarına sokulmaya çalışılan şeylerin aykırı olarak bu filmde yansıtıldığını görüyorum. Kendini en başta sağlam bir aynada gören, ardından kendisi ile yüzleşen ve kimliğini benimsemeye çalışan bir karakter. Diğer yanda, kendini toplumun koyduğu kalıplar içinde "erkek" olarak tanıtan bir karakter. Kendini tanıma yolunda verdiği uğraşların, bir "erkek" karakter tarafından baskılanmasını metafor olarak, bahsettiğim gibi bir aynada görmek güzel etki veriyor. Kendini tanımanın, kendini olduğunu sandığın kişi olmamanın birbiri ile olan tartışmasını izliyoruz bir nevi. Bazen hayatımızda fark etmediğimiz fakat sonrasında bir yerde gördüğümüz zaman aklımıza gelen şeyler vardır. Bu filmde özellikle bu noktayı beğendim. Belki de konuşmaya cesaret edemediğimiz konuları, insanları etrafımızda gördüğümüzde anlıyoruz. Kalıplara sıkışmışız ve bize dayatılanı okuyoruz. Normal gördüğümüz şeylerin, kimliğini keşfetmeye çalışan birinin yapması ile farkının ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bir arkadaş ortamında konuşulan şeylerin kalıplara sokulmaya çalışılması, evde anne ve babanın çatışması gibi birçok şey. Kısaca bu film sadece bir karakterin cinsel yönelimi arayışından değil bizim de hayatımızdan bahsediyor. Son sahnede Mabel Matiz'in çalması ile etkisini uzun süre bırakacak bu film için bütün ekibin emeğine sağlık. Böyle cesur filmlere ihtiyacımız var!

  • Kurak Günler: Yanıklar ve Gerçekler

    Emin Alper'in uzun zamandır beklenen filmi Kurak Günler dün gösterime girdi. Gösterime girdiği gibi sansür uygulanan film "sansür" ile daha çok ilgi çekmeye başladı. Film hakkında söylenecek çok şey var ama hepsini kısa özetleyebilirim: "Türkiye'nin Gerçekleri" *Sonrası spoiler içerir* İzlediğim ilk andan itibaren beni gerilim ve strese boğan filmin her detayı çok başarılı işlenmiş. Öldürülen domuzlar, seçim sonrası insanlar, gizlenen gerçekler ve kuraklık. Bu film tamamen Türkiye'nin görebildiğimiz ama sustuğumuz gerçeklerine odaklanıyor. Yanıklar kasabası bir süredir kuraklık ile boğuşan bir yerdir. Kasabaya yeni atanan savcı Emre ve belediye başkanı Selim, onun oğlu avukat Şahin ve kasabanın gazetecisi Murat'a odaklanıyor. İzlediğimiz olayda aslında bir sürü kişi var ama bu dörtlü arasında geçenler beni asıl çeken nokta oldu. Film yoğun göndermeler içeriyor. Seçim dönemini, halkın çıkarı için gizlediği gerçekleri, siyasi başarı için yapılan şeyler ve baskılar sonucu gizlenen kimlikler, dedikodular. Konuşulacak ve eklenecek Türkiye konuları bol ama biz filme geçelim. Kurak Günler Emin Alper nasıl karar verdi bilemem ama oyuncu kadrosu çok başarılı işlenmiş. Duygular, korkular ve kasabanın izleri oyunculara çok güzel geçmişti. Selahattin Paşalı ve oyunculuğuna yeniden hayran kaldım. Hikaye bu kadar sarıcıyken bazen oyunculara odaklanamıyoruz, ama bu sefer bu denge güzel kurulmuş. Her dakikasında beni geren ve sürükleyen bir film. Neden beni bu kadar sürükledi ve neden bu kadar etkiledi hala bunu düşünüyorum. İşlenen konunun derinliği ve konunun, klasik bir iyi-kötü ayrımından farklı olması mı? Yoksa izlediğimiz olayın gizeminin bir nevi açık kutu olması mı? Beni bu ayrıma düşürdüğünü fark edince senaryonun beni cidden etkilediğini fark ettim. Çekilen mekanlar, karakterlerin işlenişi çok başarılıydı. Özellikle bunu yeniden söylemek istiyorum, olayların bizim görmediğimiz ama var olan hayatlardan alınması beni çok etkiledi. Filmin göndermeleri ile beraber onları aktarma şekli de çok hoşuma gitti. Sadece sözlü veya siyasi anlamda değil, sinematografik açıdan da bunları görmek beni tatmin etti. Sürüklenen domuzun kanları, seçim akşamında yakılan meşalelerin delik olması gibi çok güzel göndermeler vardı. İnsanların tezahüratları bile çok güzel işlenmişti. Emre ve Murat Biraz da Murat ve Emre’nin ilişkisinden bahsetmek istiyorum. Aralarındaki çekim ve Murat’ın gizemli olması filme ayrı bir tat katmıştı. Emre, ne yaşadıklarını hatırlamaya çalışırken Murat’ın ise sessizce onu uyarması olaylara güzel bir yön vermişti. Aralarındaki sessiz çekim ve Murat’ın onun arkasında durması, ara sıra gördüğümüz sahneleri filmin duygusallık ve gerginlik dozunu da çok iyi ayarlamıştı. Murat'ın duygularını, Emre'nin üstünden dışa vurması ve onun gizemli yönünü izlememiz aralarındaki nedense uyumu artırmıştı. Kısaca bu film beni çok etkiledi. Her saniyesi ayrı heyecanlı ve güzeldi. Sinematografi, senaryo, oyuncular, atmosfer çok başarılıydı. Emin Alper ayakta alkışlanmalı. Film hem duruşuyla hem mesajı ile takdiri hak ediyor. Israrla izlemenizi tavsiye ediyorum!

  • Mayhem, İzmir, Lord of Chaos

    İstanbul Sirkeci garının banklarında, yüzü bembeyaz, vücudu sıska, saçları soluk sarı, garip bir genç oturuyor. İnsanlar bazen ona laf atıyor, bazen fiziksel olarak sataşıyor. Boynunda morluklar, ellerinde bandajlanmış yaralar var. Tek isteği, Norveç’ten arkadaşları gelse de bu garip yerden ayrılıp, konser vermeye gitmek. Norveç’ten gelecek arkadaşları da Black Metal olarak yeni adı konulan bir müzik türünü icra ediyor. Kendisi İsveçli; ama Norveç’e, gruba vokalistlik olmak için gelmiş. İstanbul’a neden diğerleri ile gelmediği bilinmez; ama grubun diğer kalanları, uçak veya tur otobüsüyle değil, interrail biletiyle geliyor. Grubu Arcan karşılıyor. Kendisi İngiltere’de dolaşırken bir fanzinde Euronymous’un bilgilerini bulmuş ve oradan iletişime geçmişler. Türkiye'de konser verir misiniz, diye sormuş grubun kurucusu ve gitaristi Euronymous, veririz hatta hem Ankara’da, İzmir’de ve İstanbul’da verelim demiş. Şu ana kadar her şey güzel gidiyor ama Black Metal ne demek? Mayhem bir müzik grubu ama anavatanı Norveç’te bile bilinmiyor? Türkiye’de nasıl tur yapabilirler ki? Bir de vokalleri... Daha kendi grubu içinde insanlarla iletişimi kısıtlı, konuşmuyor. Sürekli ölmekten, ölümden bahsediyor ve sahne adı da Death. Türkiye konseri için Arcan, İzmir’deki arkadaşlarının yanına götürüyor. Kebap yeniliyor. Şehir geziliyor. Hatta hamama bile gidiyorlar. Tellak, vokalist Death’in kollarındaki bıçak izlerini görüp şaşırıyor. Vokalist Death, Türkiye’ye gelmeden 3 tane konsere çıkıyor. Bu konserlerde şarkıların ilerleyen dakikalarında kollarını kestiği ve seyircilerin üzerine doğru akıttığı söyleniyor. Burada söyleniyor derken, bütün kaynaklarımız çok düşük kalitedeki VHS kasetler ve arkadaşlarının aktarımdan yararlanarak söyleyebiliyoruz. Black Metal Chronicles sitesinde bu bütün Türkiye organizasyonu süper şekilde, kanıtlarla anlatılmış. Oradan da bazı fotoğrafları koyalım. Kesmek işin performans kısmı. Performans öncesi, bu “Showa” hazırlanırken, kıyafetlerini birkaç günlüğüne yere gömüyor ki çıkardığında sanki bir tabuttan çıkmış gibi havası olsun; suratını beyaza boyuyor ki sanki ölmüş de dirilmiş bir zombi gibi yaşayan bir ölüyü hatırlatsın istiyor. Çok çocukça hareketler değil mi? Death’in küçükken geçirdiği kaza, neredeyse ölecek olması, dışlanan bir çocukluk vb. derken eh çok da geç bir yaşta olmadığını düşünürsek (20-21) kendisi için bir şey bunlar. Black Metal camiası için ise çok şey. Death. Ergen işte. Türkiye'de konser için İzmir'de “metal severler” buluşuyor. Çok şükür o döneme ait elimizde birkaç fotoğraf var. Bu kadar fantastik bir olaya inanmak çok zor olurdu çünkü. İzmir’deki sahnede 2-3 şarkıdan sonra polislerin gelip gürültüden ya da başka nedenlerden konseri yarıda kestiklerini biliyoruz. Ayrıca orijinal kadroyla birlikte neredeyse ilk konserlerinden biri olan bu konseri kaydedecek kaset ve kayıt sistemindeki hatadan konser kayda alınmıyor. Diğer şehirlerdeki konserler de iptal ediliyor, nedenini tam bilmesek de. Ancak organizasyonu yapan Arcan, grubu interrail trenine bırakana kadar, topladığı konser parasını onlara vermeyi başarıyor. Norveç’e geri döndüklerinde gitarist ve grubun sahibi Euronymous ile çiftlik evi gibi bir yerde birlikte kalıyorlar ama birbirlerine tahammül edemiyorlar. Death, aslında grubun ilerlemesini, besteler yapmasını, satmasını istiyor. Öyle dünyaya neden geldik, çekeyim kendimi vurayım gibi düşünceleri yok aslında. Ancak sahne için kendini kesecek kadar adanmışlığa karşılık bulacak üretkenliği göremiyor grupta. Dolayısıyla para da kazanamıyorlar ve kendi içlerinde bir açmaz içinde kalıyorlar. Bir gün Death bu çiftlik evinde pompalı tüfekle kendisini vuruyor. Burası da bu kişilikte birisi için çok şaşırtmayan bir durum olabilir; ama asıl şaşırtan şey, ev arkadaşı Euronymous’un eve gelip, Death’in ölümünü görüp, kasabaya inip, tek kullanımlık fotoğraf makinası alıp eve geri dönüp, Death’in kafasını dağıttığı ünlü fotoğrafı çekmesi insanı hayretlere düşüren bir durum. Üstelik cesedi olduğu gibi değil, kareye “estetik” olarak silahı, bedeni diğer aksesuarları nizami şekilde diziyor. İlgili fotoğrafı buraya koymayacağım. Gerçekten görmenize de gerek yok. Merak edip bakarsanız da Euronymous da böyle bir adam işte. Euronymous, Oslo’nun merkezi yerinde plak-tshirt dükkânı açıyor. Bodrum katında da o camiadaki insanlarla bira içip vatan-millet kurtarıyorlar. Daha doğrusu işte klasik kim daha satanist, kim daha poser muhabbeti çevirmekle meşgul. Derken daha önce, adını Instagram’da andığım için postumun silindiği Varg Vikernes adlı adam ortaya çıkıyor. Hafif kilolu, sarışın bu adam “abi ben bi albüm yaptım be bakın” diyor. Yalnız, albüme bakan Euronymous, Burzum adıyla karşılaşıyor; Varg değil. Meğersem bizim vokal her şeyi kendisi yapmış. Vokalleri kendisi kaydetmiş, gitarları özellikle süpürge tonunda olsun diye normal amfiler yerine bozuk speakerlara direkt kayıt şeklinde kaydetmiş. Baslar da ona ait. Ki baslar çok basit görünse de çok efektif, bir Black Metal albümüne göre. Diyorlar ki bizim vokalimiz kafasını uçurdu. Basçı adam da bu olaydan “etkilenip” gruptan kaçtı. Gel sen bizim albümde çal diyorlar. Varg da kabul ediyor. Vokalist için de Macaristan’dan birini bularak kayda gidiyorlar. Black Metal’in en önemli albümlerinden biri olarak düşünülüyor. Sonra bu Varg’ı “black circle” içine alıyorlar. Black circle dediğimiz, Euronymous’ un bodrum katında buluşan insanlar. Etrafa, siyah giyindikleri için korku salsalar da ne satanizmle ilgili bir aktiviteleri var ne de herhangi bir aktivizm olayıyla alakaları. Ancak bu, Varg’ın “şeytani” fikirleriyle gerçeğe dönüşüyor. Varg tek başına çevredeki kiliseleri kundaklamaya başlamıştı. Euronymous da ününü ve takım kaptanlığını kaptırmamak için böyle riskli işlere girmek istemese de o da kilise yakmalarında yer aldı. Ancak büyük işleri Varg yapıyordu. Hatta adam gidip albümünün kapağını, yaktığı/yanan bir kilisenin fotoğrafı olarak koydu direkt. Black circle grubu bi avuç, siyah giyinen, özenti, yüksek sesli müzik dinleyen Norveç şımarık bebelerinden suç örgütüne gitmeye doğru başladı. Dükkânda tam zamanlı bir çocuğun, bir barda tanıştığı bir adamın ilişki teklifini kabul edip, ormana tenhaya geldiklerinde bıçakladığı olaylar silsilesi Euronymouse’un dükkanının etrafının sorgulanmasına neden oldu. Hem emniyet hem de hayranlar bu gruba ve oluşuma dikkat kesilmişlerdi. Tam bu sırada Varg, Euronymous’un Burzum ile çok ilgilenmemesi, satış için icraatlerde bulunmamasına epey sinirleniyor. Adam da kilise yakmış, umrunda değil; ama albümü neden pazarlanmıyor onun tasasında. Daha sonra gazeteciler Varg’ı buluyor ve bir sürü “satanist” fotoğraflarını çekiyor. Adamın şu ana kadarki durumunda da öyle bir inanış yok, (Viking paganizmi vb. olaylarında) Neyse medya bunu köpürtüyor tabii. Sakin Norveç birden çalkalanıyor, cinayetler, kilise kundaklamaları, satanizm... Neler oluyor? Adamlar zaten refahın içinde iyice yumuşamışken böyle olaylar anksiyetelerini artırıyor. Anında tutuklanıyor sonrasında. Davanın ertelenmesiyle tutuksuz yargılanma kararı nedeniyle 1-2 günde çıkıyor hapisten. “Hepsini PR için yaptım” gibi bir ifadede bulunuyor. Euronymouse, baba parasıyla açtığı dükkanı, baba ısrarı üzerine kapatıyor. O dükkanda şu ana kadar ne para kazanıldı ne de bir şey üretilmiş oldu böylelikle. Hatta parasızlıktan ofislerini, evlerini sıcak su konmuş pet şişeleriyle ısıtıyorlar, yemek ne bulurlarsa yiyorlar, çoğunlukla da aç geziyorlardı. Varg ise bulunduğu kasabada zaman geçirirken (Bergen) Euronymouse’un her şeyi kapatmasına, medya ve polisten tırsmasına çok sinirleniyor. Tam albüm çıkardı, çıkaracak süper PR olacakken adam dükkanı kapatıyor, kendi albümlerinin dağıtımını askıya alıyor (Burzum albümleri yani). Euronymouse’a tehdit mektupları, dedikodu vb ile ulaşmaya çalışıyor. Euronymouse da tam bir ergen olarak bu tehditlere karşı, Varg'ı bir köşede elektrikli tabancayla etkisiz hale getirip uygunsuz/işkence fotoğraflarını çekeceğini söylüyor. Varg’a bu haberler geliyor tabii. Albüm askıya alınmış, Euronymouse böyle açıklamalar yapmış. Bir gün kafası atıyor. Yanındaki arkadaşıyla atlıyor arabaya Oslo’ya, Eurnonymouse’un yanına geliyor. Normalde olacak olan, Eurnonymouse’a sözleşme reddi mektubunu izletmek. Ama bunu gece 2'de yapmak? Euronymouse tereddüt ediyor tabii kapıyı açmakta. Ama adam tee kaç km öteden gelmiş gece gece... E sonuçta eski de arkadaşı. İçeri alıyor. Orayı tam bilemiyoruz artık. Varg diyor ki gitti odadan elektrikli tabancayı alıp bana saldıracaktı ben de arabadan bıçağı aldım kendimi savundum diyor. Savunma da nasıl savunmaysa... Euronymouse’u 20 küsür yerinden bıçaklıyor. Komşular yardım da etmiyor/edemiyor. Sonra aşağıda bekleyen arkadaşıyla kaçıyor. Bir yerde yakalanıyorlar işte. Sonra Varg hapise giriyor. Euronymouse ölüyor. Grubun birlikte kaydettikleri albüm çıkıyor. Yalnız albümle ilgili şöyle bir durum var. O albümde Euronymouse gitarları çalarken, basları da Varg çalıyor. Yani öldüren ve ölen aynı albümde yer alıyor. Euronymouse’un ailesi bas kayıtlarının silinmesini ve başkası tarafından tekrar kaydedilmesini talep ediyorlar ama “he he” denilen bu istkekleri gerçekleşmiyor. Kanlı canlı ölen-öldüren aynı grupta. Şu ana kadar ne oldu? -Death kendini öldürdü. -Euronymouse öldürüldü. -Varg Vikernes hapiste. Flash TV canlandırmaları gibi oldu. Bu şekilde anlatınca. Geriye kalanlar: Davulcu Hellhammer ve basçı herif en başından beri gruptalar. Valla, Norveç’in havasından mıdır suyundan mıdır, bu olaylar olmamış gibi büyük istikrarla grubu sürdürmeye devam ettiler. Basçı bir ara Euronymouse, Death’in intihar görüntüsünü çektiği için ayrılsa da gruptan Euro ölünce geri dönüyor. Hellhammer'da ise hiçbir şey yok. Şimdi yazının en başına gelirsek evet bu adamlar İstanbul’da idi ve İzmir'de konser verdi. Ve ana kadroyla 3-4 kez konser vermelerine rağmen Kuvt (Kült) olarak kaldılar. Üzerine belgesel çekildi ve film çekildi. Mettalica bir karısında Mayhem’in filmdeki kadrosuna Mayhem Metallica çalsaydı nasıl olurdu onu bile yaptılar. Filme gelince. Film işte yukarıda anlattığım olayları daha dramatik hale getirerek “birisine karşı aşk, sevgi” teması ve karakterleri ekleyerek olan biteni aşağı-yukarı doğru bir şekilde anlatıyor. Filmle ilgili sevilmeyen nokta oyuncuların ve yapımın çok “teenage” filmi gibi olması ama tam da bu adamlar bu kafadaydı. “asarız keseriz, 666” falan imajındaydı. Film daha iyi çekilebilir miydi hikaye böyleyken? Belki. Ama gerek var mı? Yok. Gayet bir avuç ergen gencin hikayesini yansıtmış. Olumlu kısma bakalım. (Benim tarafımdan sübjektif yorumlar) -Black Metal gerçekten dinlenebiliyor. Mesala Freezing Moon’un açılış riffi oldukça yaratıcı. Davullar da o dönemin gruplarına göre gayet teknik ve istikrarlı çalınabiliyor. -Lo-Fi düşük bütçeye rağmen yaratıcılık üst düzeyde. Vokallere alışabiliyor. Hatta Death, zaten ruh sağlığı yerinde birisi olmadığı için şarkıyı yürekten okuyor. Samimi geliyor. -Yapımlar aşırı derecede çiğ olduğu için endüstriyel bir şey dinlerken mesala muadili (Rammstein) çok yapay gelebiliyor. Stüdyoda onca dijital efektlerle uğraşılmış, bir şey yapılmış gibi. Mayhem’in ve Burzum'un ilk şarkıları daha insan yapımı, çiğ bir şeyler dinlemek için ideal. Olumsuz kısıma bakalım -Gerçekten ergen adamlar. -Müzikler sürdürülebilir değil. En ünlü birkaç hit dışında günümüzde devam etmiyor. Ediyorsa da kalaycılık mesleği ne kadar revaçtaysa onun gibi yani. Altın çağları çok kısa sürdü. -Şeytan, satanizm. Aslında çoğu, agnostik, ateist olan bu gençlerin şeytanla bir ilişkisi yok. Adamlar daha Tanrı’ya inanmıyorlar şeytana nasıl tapsınlar. Ancak bu, gençleri çok kötü bir şekilde etkiliyor. -Seneler sonra Türkiye’ye satanizm geliyor ve gerçekten insanların ölümüne neden oluyorlar. Meyda yine işleri köpürtüp uzun saçlı olup, mettalica kıyafetli olan gençleri alıp götürüyor polis. Ancak çok şükür ki bunlar birkaç olayla kalıp, kapanıyor. Norveç'teki endeminin, Türkiye'ye 8 sene sonra aynı şekilde gelmesi de ilginç baya. Hayret Edilenler -Mayhem’in Euronymouse ve Death’li kadroyla 1990’da İzmir’de konser vermesi. -Grubun bas gitaristinin, gitaristini öldürmesi. -Grubun pandemiden hemen önce 2020 şubatta İstanbul’da konser vermesi. -Varg’ın hapisten çıktıktan sonra Fransa'da, Fransız eşiyle ve 5-6 çocukla çiftlikte yaşaması ve “müzik vb boş işler” bir araba alıcan, tarlan, ekim alanın olacak, bir de düzgün bir kadın bulup hayatına bakıcan demesi. Ha yine adamın bir sürü vukuatı oldu. Filmle ilgili dedikodu veya bazı bilgilere değinelim. -Eurnonymouse’un, Death’in kemiklerinden parçalarla kolye yapıp müzik eşrafına dağıtması. Bu söylentiyi doğrulayacak elimde bir tane fotoğraf var ama tam emin değilim. -Euronymouse’un etrafa yazdığı onlarca mektup var. Bazıları bizim Arcan’a yazılmış, bazıları baya ülkelerdeki sevenlere. Mektupların içerikleri genelde şu şekilde: -Death çılgın adam kendini sahnede kesiyor mesiyor öldürecek galibe kendini manyak. -Paramız yok abi. Bizim plakları satabildiniz mi, Daha yollayayım mı, bi sakal atın be. -Death Silence diye şirket açtım süper işler yapacağız Burzum diye bir grup keşfettim süper  onu dağıtmaya başladık biz de stüdyoya gireceğiz. Death öldükten sonra: -Olm adam kendini öldürdü ya lan. Zaten meyilliydi. Bir de fotoğrafını çektim al sana yollayım. -Ya şimdi bizim vokal öldü albüm çıkaracaktık zordayız. Satış, matış yok mu bizim demodan? -Black Metal biziz kardeşim diğerleri endüstri müziği, işlenmiş müzik yapıyor en doğalı biziz. -Para gönderin yiyecek paramız yok. Ofisi bile ısıtmak için şişelere sıcak su koyuyoruz o haldeyiz düşünün  -Arcan kardeşim İzmir’den kalan paralar gelecekti, geldi mi gözünü seveyim? Bu arada bizim basçı, hamile sevgilisiyle konuşmak için sizin arkadaşın telefonunu kullanmış çok yazmış telefon faturası elimize para geçsin ödicez. Arcan. Var mı kardeşim para? + Arnavutluk antetlili kağıtlarla mesaj atması bi aktivistlik içinde olması, solculuk gibi görüntüler göstermesi ama tek amacının aç karnını doyurması olarak özetleyebiliriz Eurnoynmouse ve şurekasını. Film, mektup kısımlarını anlatmıyor da oyuncular üzerinden Eurnoymouse’un nasıl palavracı olduğunu az buçuk gösteriyor. Öyle böyle adamlar 30-40 senedir piyasadalar. Yeni gelenler var vb ama bütün olay 90-93 arası olmuş bitmiş, şimdiye kalanlar o hikayenin ekmeğini yiyorlar açıkçası. Filme gelecek olursak. Şu yukarıda anlattığım olaylar ilginizi çektiyse bence izleyin. Yoksa basit bir teenage/slasher filmi. Kaynaklar Mutlaka bu Tweet seline bakmanız lazım. Benim filmle ilgili ve daha sonrasındaki grup ile ilgili merakım buradan başladı. Death'in kemiklerinden olduğu iddia ediliyor. Bu parça gönderilmiş. Olaylarla ilgili dönemin kaynaklarından biri. Death'in yazdığı bir mektup. Her şey normalde iyi. Mayhem'in Türkiye maceralarından. Death'in mektuplarından bir tanesi daha. Kanka para gönderin. Arnavutluğa özgürlük bu arada? Cinayetli Black Metal grubu olsan da İstanbul'un vapur saatlerini takip edeceksin, Norveçe göre saat kaç, İstanbul'a göre kaç. Black Metal grubusun ama İstanbul'a geleceğiz kanka da bizi bi dolaştırın şehirde oradan "egzotik" şeyler alıp eve göndereceğiz diyorsun günün sonunda. Aklıma MTV'nin Türkiye'ye gelince yaptığı tanıtım videolarından biri geldi: Belgeseller:

  • Razzhimaya Kulaki/Yumrukları Gevşetmek

    Kuzey Kafkasya’dayız, Osetya bölgesinde. Filmin ilk karesinde, bu husus belirtiliyor. Bunu cepte tutup, az biraz da bu bölgenin tarihi ve siyasi yapısı hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor seyir öncesi. Yoksa zaten zor bir film, ekrana boş boş bakakalma ihtimali olabilir. Hoş bu bilgilere rağmen yer yer boş boş baktığımı itiraf etmeliyim. Özet geçelim. Kuzey Kafkasya, Çarlık Rusya’sının yıkılması üzerine bir cumhuriyet olarak kurulmuş; içinde pek çok farklı etnik köken, dil ve kültür barındıran bir bölge. Kurulmasıyla, yıkılıp Rusya Federasyonu’na bağlanması arasında birkaç yıl var. Rusların bu bölgedeki insanların canına okuduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Filmin son sekansında yer alan düğün konvoyunda sallanan kendine özgü bayraktan da görebileceğimiz gibi hala bağımsız olma hayali kuran insanlar yaşıyor. Bu bilgilerden, mükemmel filmler türetilebilir aslında. Ezilmiş halklar, fakirlik, coğrafi imkânsızlık, ataerki, kültür kaynaşması… Filmimizde hepsinden birer tutam var aslında ama o kadar zor bir yol tercih edilmiş ki filmi yakalamak için, kâğıt kalemle not almak, yer yer geriye sarıp bazı olguları özümsemek ve çıkarımda bulunma konusunda allame-i cihan olmak gerek. Böyle bir iddiam olmadığı ve film izlemek için gerekli olağan akış dışına çıkmak istemediğim için filmi genel bir şaşkınlık ve anlamazlık haliyle izledim. Bir kere, filmin Rusya’nın sıradan bir yerinde geçtiği ön varsayımıyla izlemeye başladığım için uzunca bir süre, bu konuşulan ne tür bir dil ola ki, diye sorgulayıp durdum. Çünkü bir miktar Rusça olduğuna şüphe yok ama kulak dolgunluğunu tırmalayan anlamsız oranda gırtlaktan konuşma da var. İsimlerle beraber düşünüp, filmdeki sessiz ataerkiyle birleştirince Rusya Yahudileri olabilir mi acaba desem orada da uymayan bir şeyler var; eş dost meclisi sahnesinde Yahudilerden beklenmeyecek kadar votka içilmesi ve Yahudi kültürüne ait başka hiçbir esinti olmaması gibi… Esas kız ve küçük ergen kardeşi arasındaki ilişki enteresan. Hadi diyorum yokluktan birbirlerine aşırı bağlanmışlar. İyi ama birlikte uyumaları, ağzı var dili yok esas kızın karşı çıkacağı kadar neden yanlış olsun ki? Sonra, esas kızın filmin başından beri koklayarak beklediği er kişi çıkageliyor; biz kayıp nişanlı falan bekliyorduk meğerse abisiymiş. Abisi olduğuna kesin kanaat getirene kadar, çekip gitmiş âşık olunan kuzen falan olduğunu düşündüm o derece bir gariplik var ilişkide. Gelelim suçlu bakışlı babaya… Bir noktada artık açıklayamamaktan ötürü dedim ki yok yok bu filmde kesin ensestvari bir şeyler dönmüş olmalı, şu an ondan arda kalanları izliyoruz. Hele bir sahnede ergen küçüğün, Ada’ya anne diye hitap etmesiyle kendimi yaş problemi çözmeye çalışırken buldum. Kız, gerçi hiç göstermiyor ama şu an 25 yaşında olsa, çocuk 14 yaşında desek, yok canım 11 yaşında doğurmuş olamaz herhalde… E ortada bir de ölmüş hasta anneden bahsediliyor. Babanın garip bir hastalığı var, kızın da anlayamadığımız bir hastalığı var. Altına filan kaçırıyor, sistematik tecavüze uğramış işte. Sürekli öfkeli bakan büyük erkek kardeşte ilginç bir kulak yarası var, ensest ilişkilerde böyle şeyler mi görülüyordu sanki lise genetik bilgilerini hatırla hadi… Sonuç olarak bu düğüm bir çözüme kavuşmadı. Belki de bu tarz bir konu filmde işlenmeye hiç çalışılmamıştı bile. Ben kendi bilinçaltımdan tiksindiğimle kaldım. Ne yaptın Kira Kovalenko?

  • Wakanda Forever - Yaşasın Wakanda

    Marvel Stüdyolarının uzun zamandır beklenen solo filmi, sonunda izleyicilerle beyaz ekranda buluştu. Black Panther rolüyle tanıdığımız Chadwick Boseman kansere yenik düşerek 2020 yılında aramızdan ayrılmıştı. Onu seven hayranları ve Marvel izleyicilerinin akıllarında bazı sorular belirmişti. “Yeni Black Panther kim olacak? Black Panther yeni filmi gelecek mi? Yeni oyuncu mu bulacaklar?” gibi sorular akıllardaydı. Disney, Chadwick Boseman’ın yerinin doldurulamayacağını bildiği için bu filmi ona adayarak yapmışlar. Wakanda Forever filmi bir cenaze törenini de bizlere sunuyor. Aynı zamanda genişleyen evren ve gelişen karakterlerin yer aldığı bu filmin, Marvel hayranlarının beklentilerini karşıladığını düşünüyorum. Gelin şimdi filmle ilgili konuşalım. UYARI ! Yazının bu noktasından sonra spoilerlar ile karşılaşacaksınız. İyi okumalar dilerim. Wakanda Forever; krallarını kaybetmiş Wakanda’nın, siyasal güçlerin saldırısı altındayken Talocan adında bir krallığın ortaya çıkışıyla savaşa sürüklenişlerini konu ediniyor. Bu savaşla, kaybedilen değerlerin önemi tekrar hatırlanarak, Wakanda’nın önemli bir güç olduğu tekrar Dünya’ya duyuruluyor. Marvel Stüdyoları günümüzde hem filmleriyle hem de dizileriyle daha da geniş bir evren sunuyorken, Wakanda Forever filmiyle de yeni bir yaşam formuna merhaba diyoruz. Fragmanlarda mutlaka görmüşsünüzdür. Bu filmde Namor karakteriyle tanıştık. Namor’u tanımıyorsanız hızlıca tanıyalım. Çünkü bu sinematik evren için önemli bir karakterdir. Daha önceden Namor’dan buradaki YouTube videomda bahsetmiştim. Namor karakteri denizin altındaki krallığın başındadır. Talocanlı annesi ve Karalı babasından dolayı melez bir varlıktır. Talocanlı halka göre daha insansıdır. Ve tabii ki değişen genleriyle Namor, bir mutanttır. İşte bu yüzden sinematik evren için önemli bir karakterdir. Bu arada Namor'un ayaklarındaki kanatlarla uçabilme, deniz canavarlarıyla konuşabilme, suyu yönetebilme ve kendini iyileştirme gibi güçleri vardır. Namor ismini sonradan aldığı anlatılıyor. Namor, "no amor" yani "sevgisiz" anlamına gelmektedir. Bu, filmin özüyle de bağlantı kurmaktadır. Bu arada, Disney’in, Fox’u satın almasıyla artık “X-Men” hakları Marvel’ın elinde. Yavaş yavaş mutantları Marvel Sinematik Evrenine katmaya başladılar. Mutant kelimesi Wakanda Forever filminde ikinci kez duyulmuş oldu. İlki ise “Ms. Marvel” dizisinde duyulmuştu. Namor ve halkının birdenbire ortaya çıkmasının sebebi, çıkan bu savaşın asıl suçlusu Tony Stark’tır! Şaka yapmıyorum, evet, o. Tony’nin IronMan zırhlarının parçalarının sağa sola dökülmesi onun suçu. Dökülen bu parçalar da zeki bir insanın eline geçtiğinde her şey değişiyor. Stark teknolojisini kullanan Riri Williams, 19 yaşında bir lise öğrencisi ve çok üstün bir zekaya sahip. Öyle bir zekâ ki Shuri ile kapışıyor bu zekâ. Riri, okulda öğretmeniyle iddialaşıp bir proje üzerinde çalışıyor ve kolayca yapıyor. Geliştirdiği vibranium dedektörü Amerika federallerinin eline geçince Amerikan araştırmacıları, denizin altında bir vibranium madeni buluyor. Bu hikâye, Namor’un 1939 çizgi romanlarındaki hikayesini aklımıza getiriyor. Vibranium peşinde olan insanlar, Talocan krallığına rastlıyor. Talocan halkı ise kendilerini savunarak araştırma gemisindeki herkesi öldürüyor. Tabii akıllara şöyle bir soru geliyor. “Bu Talocan krallığı, bunca zaman saklanmış niye bugün çıkıp saldırıyor?” Çünkü insanlık o kadar açgözlüdür ki, elindeki kaynakları tüketmeden yenilerini arayış içindedir. Havadakini ve karadakini bırakıp, denizin altındaki farklı biyomların kaynaklarına saldırmak, savaş demektir. Filmde Namor’un, kendi halkının sınıf ayrımına uğramasından dolayı, karadaki insanları katlettiğini de görüyoruz. İçinde zaten insanlara karşı büyük bir kin varken yüzyıllar sonra insanların tekrar onları bulması bir uyanışın sebebi. Bu uyanışla vibranium kullanan bir krallık daha ortaya çıkıyor. Amerika tarihini birçoğumuz biliyoruzdur. Sömürgeci ülkelerin birleştiği yeni dünyadır burası. Wakanda Forever filminde, Amerika’nın yeni sömürgelerinden biri denizin altındaki Talocan olmaması için Wakandalılarla birlik olup insanlara savaş açmak ister. Fakat Shuri ve Okoye bu işin daha da kötüye gitmemesi için yeni vibranium dedektörü yapılmasını engellemeye, Riri Williams’a giderler. Riri’yi Wakanda’ya götürmeye çalışırlarken Shuri ve Riri, Talocanlılar tarafından kaçırılırlar. Burada Shuri, farklı bir krallığı görür ve tanır. Namor ise onun aklına girmeye çalışır; amacı, insanlardan intikam almaktır. Shuri, hastalığından dolayı kaybettiği ağabeyi T’Challa’nın ve eski kralların geleneği olan Black Panther geleneğini sürdürmesi için annesi Kraliçe Ramonda tarafından sürekli baskı altındaydı. Bunu kendisi istemiyordu fakat insanlığı korumak için buna ihtiyaç vardı. Namor ve halkı, Wakanda’ya saldırıyor; bu saldırıda Kraliçeyi suda boğarak öldürüyor. Shuri ise ailesinin tamamı ölünce, intikam duygusu benimsemeye başlar. Elindeki teknolojiyle, KillMonger tarafından yok edilen kalp şeklindeki Black Panther bitkisini klonlar. İntikam duygusuyla, bitkinin özünü içer ve ölmüş ruhlarla buluşur. Daha önceden intikam duygusuyla o bitkiyi tüketen tek kişi olan KillMonger ile ruhlar aleminde karşılaşır. Shuri uyandığında korku içindedir ve intikam duygusu baskındır. Annesini öldüren Namor’u öldürmek için artık hazırdır. Wakanda ve Talocan savaşı, Atlas okyanusunun Afrika sahanlığında başlıyor. Dev gemiyle gelen Wakanda askerleri ve balinalarla saldıran Talocan askerleri ölümüne savaşırlarken, Kraliçe Shuri’nin geliştirdiği mutant güçleri yok eden icadıyla Namor’u hapsederler. Shuri ve Namor, savaşlarına karada devam ederler. Mutant güçlerini bir süreliğine kaybeden Namor, çevikliğiyle onun üstesinden gelerek mızrağını karnından geçirir ve kayaya saplar. Shuri’nin olduğu hâl, Black Panther filmindeki sahneye çok benzemekteydi. T’Challa’nın, KillMonger’ın göğsüne sapladığı mızrağı andırıyordu. Bu sahnede bir empati kurmak zorunda karakterimiz Shuri. Kendisi intikam dolu olan KillMonger yerindeydi. Bir seçeneği daha var, T’Cahlla gibi fark yaratmak isteyen, barışçıl bir yolla bu işi çözebilir. Shuri, Namor’u tam öldürmek üzereyken T’Challa’yı hatırlar yumuşar, ardından ölen annesinin sesini duyar. Doğru olanı yapması gerektiğini söyler. Filmde bir kere de olsa annesinin sözünü dinler. Empati kurarak Namor’un sadece halkını koruduğunu düşünür. Onu bağışlar. Savaş burada son bulur. Film olay örgüsünün, Shuri’nin çevresinde geliştiğini ve bir çocuğun üzerindeki yüke tanıklık ettik. Bir karakterin gelişimi için hayatındaki değerlerin farkına varılması gerektiği ön plandaydı. Empatinin gücü de vurgulanmıştı. Bu film önermesinin yanı sıra filmde “siyahi halk ve sömürge” konusu da dikkat çekiyordu. Filmin iskeletini de aslında bu oluşturuyordu. Her zaman sömürge altında olan Afrika'nın, bir kez daha Amerika’nın sömürgesine uğrayacak olması söz konusuydu. Tabii bu fiziksel bir savaş değil, politik ve ekonomik bir düzenlemeyle Amerika’nın Wakanda’dan vibranium elementinde hak isteme çabasıydı. Şimdi biraz mutantları konuşalım. Mutantlar evrimlerinin başlangıcıyla her zaman insanların içinde bulunmuştur. Bulundukları bu süreçte sınıf ayrımlarına hatta soykırımlara uğramışlardır. Özellikle de Nazi ve Hydra döneminde geliştirilen Sentinellerle bu soykırımlar artmıştır. Bu konu neden çok önemli? Çünkü genleri değişik anne ve babadan doğan çocuk mutant doğar. Yani Namor’un mutant olması dünyayı biraz sallayacaktır. Amerikan hükümetinin Namor’un varlığından haberdar olup, bir mutantın insanlara saldırdığını öğrenmesi, mutantları birer tehdit olarak görüp terörist gözüyle dünyaya tanıtılmasını sağlayacaktır. Oluşacak sınıf ayrımları ve soykırımlar yine gün yüzüne çıkıp mutantlarla insanlar arasında bir savaş başlatacaktır. Bu durumda Marvel’ın bizlere X-Men filmlerini sunma olasılığı çokça artmış oluyor. İşte bu yüzden Namor, mutantlar için önemlidir. Gelişen konular bizi, X-Men filmlerine yakınlaştırıyor. Filmde fark ettiyseniz bir yan hikâye olarak Martin Freeman’ın canlandırdığı “Everett Ross” karakteri, Wakanda ile aynı tarafta olup, birlikte çalıştığı federallerden gizli iş çevirmekteydi. Bunun farkına varan kişiyse son zamanlarda sık sık gördüğümüz Valentina Allegra de Fontaine’dir. Bu arada Everett ve Valentina'nın daha önceden bir ilişkileri olduğunu öğreniyoruz. Valentina’nın amacı, filmlerde ve dizilerde gördüğümüz kadarıyla süper güçlü insanların peşinde olduğudur. Spider-Man, Kate Bishop, Yelena, U.S. Agent John Walker, Ms. Marvel gibi kişilerin peşindedir. Anlayacağınız, Nick Fury gibi, kendine bir ekip topluyor diyebiliriz. Bu konuyu Wakanda Forever filminde tamamen işlememeleri çok normal; bunun “Thunderbolts” filmiyle/dizisiyle işleneceğini öngörüyoruz. Bu ekibe Namor’u, bir başka mutantı, yeni Black Panther’ı alma isteği olabilir. Belki de… Yeni Iron-Man diyebileceğimiz Riri Williams’dır bu kişi. Riri Williams’tan biraz bahsetmiştim. Iron-Man’in teknolojiyle kendini geliştirmiştir, hatta daha da üstüne çıkmıştır. Bu zekasını yine Wakanda’da konuşturarak, Shuri’ye çok yardımcı oldu. Shuri de ona imkanlar sağlamış oldu tabii. Riri’nin gelişmesi yeni bir kahramanın doğması anlamına geliyor. Filmde kendine yapmış olduğu zırhı görüyoruz. Henüz Iron Heart ismini duymasak da gelecek yapımlarda göreceğiz. Duyurulan “Armor Wars” filmine bir hazırlıktı aslında bu. Bir karaktere solo dizi veya film yapmak yerine kısaca bu filmde anlatmış oldular. Aynı zamanda vurgulanan bir konu ise gençlerin neler yapabildiğini öne çıkartmak istemişler. Shuri ve Riri bunların temsilcisidir. Shuri’nin artık yalnız kaldığı ve ailesinden somut bir parçanın kalmaması bizleri ve karakterimizi üzerken mid-credits sahnesinde güzel bir şey öğreniyoruz. T’Challa’nın eşinin neden Wakanda’yı terk ettiği sorusunun cevabı bu. T’Challa ölmeden önce bunu emretmiş, karısının ve oğlunun güvenli yerde yaşamaları. Evet, T’Challa’nın bir çocuğu var. Buna şaşırmadım. Çünkü geçtiğimiz günlerde She-Hulk dizisinde de Hulk’un bir oğlu olduğunu öğrenmiştik. Bakın, Valentina’ya malzeme çıktı yine. Ahh bu çocuklar! Bitmiyor çocuklar. Çocukları olan bir çiftten daha bahsetmek istiyorum. Reed Richards ve Susan Storm. “Fantastic 4 ne alaka” diye soracaksınız. Onu da anlatalım. Aslında Wakanda Forever’ın konusu tamamen Fantastic 4 hikayesinden uyarlanmadır. Namor yeryüzüne çıkar, Susan Storm ile tanışır. Ona aşık olur ve denizin altına, krallığına kaçırır. Fantastic 4 ekibi de onun peşinden gider. Namor, insanlığı yok etmek için deniz canavarlarını karaya salar ve Fantastic 4 bunu durdurur. Hatta bir bilgi daha olsun bu, Namor ekibe katılarak Fantastic 5 üyesi olarak kabul edilir. "Kanalımdaki videoya da gidip daha önceden konuştuğum film teorilerimi de inceleyebilirsiniz." MCU'nun geleceği için önemli bir ayrıntıdan bahsetmek istiyorum. Wakanda Forever'da Namor aynı çizgi romanlardaki gibi bir kadını şehrine götürdü. Bu da Shuri idi. Shuriye annesinden yadigar kalan bir bilekliği veriyor. Bu bilekliği alıp koluna takması o an izlediğimizde tek şey akla getiriyor "evlilik,bağlılık". Bu konuyu tam işlemeseler de bir yan hikayesi var. Bunu da filmin sonunda anlıyoruz. Talocan'da bir duvar resmi bulunuyor. Mozaiklerle döşeli bir anıt hatta bir kehanet gibi. Talocan Kralı ve Black Panther'in bir resmi bulunuyor. Bunu o an gördüğümde bir bağ olarak algılamıştım fakat şu an bunun daha büyük bir savaşın habercisi olarak görüyorum. Namor'un dediğine göre bu savaş Wakanda ve Dünya arasında olacak ve Wakanda, Talocan'dan yardım isteyecekmiş. Bir Namor filmi veya yeni bir Black Panther filmi görceğimiz kesin. Namor Solo filmi görürsek eğer bunun geçmişte geçip Wakanda ile alakası olan bir hikaye göreceğimizi düşünüyorum. Wakanda ana konusu olmasa da yan hikayesi olacaktır mutlaka. Geek sohbetimizin arasında biraz analizlerime de yer verdim. Şimdi de birazcık teknik olarak eleştirmek istiyorum. Marvel’ın dizilerinde ve filmlerinde pandemi döneminden sonra büyük bir kalite düşüşü yaşanmaya başlandı. Bunun sebebi aceleci davranmaları mı yoksa bütçeden kısmaları mı resmi bir açıklama yok ve hâlâ akıllarda soru işaretleri dönüyor. Wakanda Forever filminde görsel efektlerin önceki kadar kötü olmadığını söyleyebilirim. Su altındaki sahneler ve mekanların CGI’larında göze batan bir kalitesizlik, gerçekliği kıran bir unsur söz konusu değil. Fakat öyle anlar var ki, özellikle Shuri’nin Black Panther kostümü bazen göze batıyor. Genel planlarda tüm vücudunu saran kostümü ve maskesiyle sanki üzerindeki efekt maskelemeleri belli oluyordu. Gerçekliği kıran bir diğer sahne ise su altındaki toplantı sahnesiydi. Namor savaş ilan ederken, su altında halkına seslenirken o yapaylığı çokça görüyoruz. Filmin müzikleri ve sesleri harikaydı. Wakanda’nın müzikleri gerçekten çok hoşuma gidiyordu zaten, bir de yanına Talocanlıların müzikleri eklendi. Çok sevdim çok! Rihanna'nın bestelediği film müzikleri de i-filmde yer alıyor. Filmde de bu şarkıyı dinledik. Su altındaki basınç sesleri de harikaydı. Dikkatimi çeken iki sessiz sahne vardı. Biri filmin başında Marvel introsu, biri de filmin sonunda Shuri’nin abisini düşündüğü sahne. Bu sahnelerde filme sessizlik çöküyordu ve izleyicilerin de yas tutmasını sağlıyordu. Chadwick Boseman’a harika bir hediyeydi. Yazım boyunca kendimi zor tuttum, şimdi bunu açıklamam lazım. Talocan krallığı diyorum sürekli, çünkü filmde Atlantis ismine hiç yer verilmedi. Fakat çizgi romanlarda Atlantis ismi geçiyor oysa. Atlantis isminin geçmemesinin sebebi telif hakkı sorunlarından olabilir diye düşünüyorum. Çünkü DC’nin Aquaman filminde Atlantis ismi geçiyor. Bu isim değişikliği çok olası aslında. Daha önceden, Vibranium için aynısını yaptılar. Aslında Captain America kalkanı, Ultron’un malzemesi, Wolverine’in iskeleti hepsi aynı maddedendir. Bizim filmlerde duyduğumuz isim farklıdır; çünkü Fox, yaptığı Marvel filmlerinde Adamantium olarak isim haklarına sahipken Disney ise Vibranium ismini kullanmaya başladı. Böyle ufak isim değişiklikleri ticari amaçlı gerçekleşebiliyor. Marvel'ın ticari güdüleri arttığından dolayı son zamanlarda çok iyi içerikler üretememesi hayranlarını kızdırmış durumdaydı. Fakat ben Marvel’ın, Wakanda Forever filmiyle bunu telafi ettiğini düşünüyorum. Ne Eternals kadar felsefikti ne de Guardians of the Galaxy kadar komik. Bence her unsur doğru oranda ayarlanmıştı. Aksiyonlarının kalitesi de eğlenceli, diyalogları da her şey yerli yerindeydi. Bir de ırkçı espriler… :D Bu arada Okoye eşcinselmiş. Onu da öğrendik. Günümüzdeki filmlerde duyar kasma amaçlı eşcinsel veya farklı ırklardan insanlara çok yer verilmeye başlandı. Bazen bu, dozunu aşıp saçma sapan yerlere varabiliyor. Fakat bu filmde bu konunun göze sokulmadan anlatılması harika bir başarıydı. Sadece filmin sonunda Okoye'nin kelinden öpen kadına "sevgilim" demesi bunu anlattı. Sizler film hakkında ne düşünüyorsunuz? Gelin burada yorumlarda konuşalım. Yazıda eksik anlattığım konu mutlaka olmuştur, lütfen bana hatırlatın. Sizler de ekstra bilgi eklemek için yorum bırakmaktan çekinmeyin. Burada derinlemesine bir inceleme yapalım beraber! kaynaklar : marvel.fandom.com İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

  • Galaksinin Koruyucuları (Noel Özel Bölümü)

    Marvel Studios Special Presentation, Marvel’ın minik hikayelerini anlattığı kısa filmler olarak yayımlanmaya başladı. Werewolf by Night’ın ardından, “Guardians of The Galaxy: Holiday Special” filmi de Disney Plus’ta yayımlandı. James Gunn’ın yönettiği bu kısa film, her zamanki gibi eğlenceli ve komikti. Tam bir noel aile filmi yapmışlar. Kevin Bacon’ın Dünya’dan kaçırılıp Knowhere’e getirilmesi ve orada Peter Quill’e, Dünya’daki Noel günlerini hatırlatan parti hazırlanması çok güzeldi. Böyle tatil temalı bir film, Marvel filmlerindeki ilk kötü adam olmayan bir filmi ortaya çıkartmış oldu. Bu kısa film, asıl filmlerin arasını dolduran bir tatil filmi olsa da bence MCU’ya çok katkısı olan bir filmdi. Filmin özetini vermek yerine içerikte yer alan unsurları konuşmak istiyorum. Öncelikle birkaç karaktere değinelim. İlk filmde karşılaştığımız bir karakter vardı: Köpek Cosmo! Bu bir eastereggdi. Bu kısa filmde ise onun hala yaşadığını hatta çok akıllı bir köpek olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda konuşabilen bir tasması varmış. İkinci olarak Groot’tan bahsedelim. Groot artık daha büyük ve güçlü. Ergenlik çağını atlattığını fark ediyoruz. Gelişen Groot, aynı bitkiler gibi çok hızlı büyüyor. Daha da irileşen vücuduna bakacak olursak, Galaksinin Koruyucuları’nın üçüncü filminde King Groot görebiliriz. Karakteri bilmeyenler için görselleri bunlar… Mantis karakteri beni çok şaşırttı. Filmin başında, daha önceden Drax’a bahsettiği bir sırrını öğreniyoruz. Mantis, Ego’nun kızıymış. Yani Peter ile kardeşler! İşte bu yüzden filmde Mantis, abisi Peter’a noel sürprizi yapmak için Dünya’ya gidiyor. Film çok dolu değildi. MCU’yu etkileyecek olaylar, sadece anlattığım Groot ve Mantis’in çevresinde gelişen hikayelerdi. Bu kısa filmi izlememekle bir şey kaçırılacağını sanmıyorum. Asıl filmde bunun özetini geçeceklerine eminim. İçeriğin dışında biçimini yorumlamam gerekirse, filmin senaryosunu birazcık başarısız buldum. Beklentim daha büyüktü, maalesef beklentimi karşılamadı. Filme yerleştirilen genel kültürden alıntılar ve espriler yine çok fazlaydı. Tabii, Marvel filmlerinin tümüne hâkim olanlar için daha da ayrıntılı espriler yer alıyordu. Bunları anlayanlar için film eğlendirici bir hal alsa da filmde bir kötü karakterin bulunmaması ve engellerin zorlayıcı olmaması çok sıkıyor izleyiciyi. Senaryodaki basit diyaloglar da çok dikkat dağıtıyordu diyebilirim. Çekimlerinden bahsetmem gerekirse diğer filmlere göre çok daha gerçekçiydi. Ama sadece Dünya’daki sahneler. Çünkü gerçek mekanlar sahne olarak seçilmiş. Kamera ve ışıklar diğer filmlere göre çok farklıydı bu yüzden. Knowhere meydanındaki sahnenin bir kısmı gerçek, bir kısmı CGI. Çok iyi incelediğimizde bazı dekorların köpük olduğu o kadar anlaşılıyordu ki, Marvel’ın artık bütçeyi gerçekten kıstığını düşünmeye başladım. Dekorlar gerçekliği kıran unsurlardan biriydi. İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

  • Dark Knight Üçlemesi ve Batman

    Dark Knight üçlemesini neden bu kadar sevdiğimizi düşünelim. Batman'i sinemalarda çok farklı hikayelerde izledik. Hepsinde farklı oyuncu ve farklı bir Bruce'a tanık olduk ama hiçbiri bizi Dark Knight kadar heyecanlandırmadı. Peki neden bu farklı, Brucelar ve hikayeler arasında en beğendiğimiz Nolan'ın Dark Knight'ı oldu? Sırası ile bunları tartışabiliriz. Batman'in Etkisi Batman yıllardır DC Comics'de en sevilen karakter olmayı başardı. Bu başarısının sırrı okuyucuların da heyecanla takip ettiği gizemi olabilir. Şu ana kadar çıkan serilerde hala heyecanla takip ettiğimiz bir yönü ve geçmişi var. Bruce Wayne herkesin gönlünü kazanmış bir süper kahraman. Karizması, insanlara karşı olan iyiliği ile bizlerin gönlünü çalıyor. Çizgi romanlarda da karizmasını görebildiğimiz bu karakterin geçmişi de kendisi gibi esrarengiz. Her filmde fark ettiğimiz gibi Bruce'un belirli bir aile geçmişi var. Babası zengin ve yardımsever bir iş insanı, annesi de düşünceli bir kadın. Bruce ve onun ailesinin gizemi birleşince üstümüzde heyecan etkisi bırakıyor. Gizem ve heyecan birleşince aslında olması gereken Batman ortaya çıkıyor. Nolan'ın en başarılı bulduğum yanı da bu oldu. Batman'i yıllardır okuyup, takip eden biri olarak; son Batman filmi dahil Dark Knight'ın da etkisi ile beraber çok güzel bir serüvene şahit olduk. Nolan'ın yansıtmaya çalıştığı biraz da bu oldu. Dark Knight ile bize aslında Bruce'un her yönünü gösterdi diyebiliriz. Sadece gizem tarafı eksik kaldı. Son Batman ile bence bu da eklenerek çok başarılı bir çizgi elde edildi. Bruce Wayne olmak aslında sadece bunlara sahip olmak değildir. DC'nin en çok sevilen karakteri olabilir ama bir yandan da hem kendi içinde hem hayranlar arasında ciddi bir fikir ayrılığına da maruz kalan bir karakter. Film ve çizgi romanlarda Joker'in sık sık Batman'e "Bizim tek farkımız ikimizin de psikopatlığımızı farklı alanlara yönlendirmemiz." dediğine şahit oluyoruz. Ayrıca sadece Joker'in de tek düşmanı olarak bilinmesi büyük bir fikir ayrılığına sebep oluyor. Hayranlar arasında da maalesef bunun etkisi senaryolar ile beraber geliyor. Bir sürü kötü süper kahraman senaryosuna şahit olduk. Fakat Batman karakteri, dediğim gibi hem kendi içinde hem hayranlar tarafından ciddi fikir ayrılıklarında olduğu için bu durum daha riskli hale geliyor. Batman süper kahraman dünyasında bence kötü senaryoya en çok kurban giden kişi oldu. Bu durum bir yana bence bu üçlemeyi ve özellikle Dark Knight'ı çok sevmemizin başka bir sebebi kadrosunun çok başarılı olması. Nolan'ın Kadrosu İzlediğimiz en başarılı kadroya sahip süper kahraman filmi olabilir. Bale ve Heath'in uyumundan söz etmeye başlasak saatlerimizi alabilir. Her oyuncuya "Bu rol" için yaratılmışsın tepkisi verebiliyoruz. Hala "Hangisi daha iyi?" tartışması yapmamıza sebep olan Dark Knight üçlemesi beni arada bırakıyor. Batman olarak favorimin Ben Affleck olması bu durumu değiştirmiyor. Bale ile Batman karakterine olan sempatim ve hayranlığım arttı diyebilirim. Heath için ise sanırım söylenecek söz yok. Ustalıkla sergilediği performans sinema tarihinde çok güzel bir yer edindi. Michael Caine, Gary Oldman, Aaron Eckhart, Maggie Gyllenhaal... Dark Knight'ı sevme sebeplerimizden sadece bazıları. Gerçek Bir Batman Bu söylediklerimizi toplamaya gelince kısacası Dark Knight herkesin çok sevdiği süper kahraman filmi diyebilirim. Çok büyük bir genelleme yapmış olmadığımı düşünerek herkesin de ayrıca bu film ile Bale'e ciddi bir sempati beslediğini düşünüyorum. Bale aslında uzun zamandır hatta Batman'den önce de herkesin sevdiği bir aktördü. Ama bu film ile zirveye çıktığını söyleyebilirim. Dark Knight nasıl bir Batman'i yansıtıyor? Aslında Dark Knight bence çizgi romanlarda okuduğumuz Batmanlerin genel bir toplamı gibi. Batman dediğimiz zaman kendisi ve Bruce'u düşünmek gerekir. Bruce normalde depresif ve şiddete meyilli bir karakterdir. Batman ise Gotham'ı korumaya yemin etmiş fedakar bir karakterdir. Bu ikisini düşündüğümüz zaman Dark Knight bence bunun ortasında kalıyor. Bale'in karakteri için bunu söyleyebilirim fakat bu noktada biraz diğer Batmanlere odaklanmak istiyorum. Ben Affleck ve Robert'ın Batmanleri ise bu ikilem arasında daha çok ayrışabilir. Mesela Robert'ın Batman'i depresif ve dedektif olan; Ben'in Batman'i ise şiddete meyilli olan. Dediğim gibi Bale ise bunun tam ortasında. Bence bizim bu filmi çok beğenme sebebimizin en önünde de bu geliyor. Nolan çok başarılı bir iş çıkarmış. Her dakikası heyecan ve gizemle dolu bu film üçlemesi hala benim en sevdiğim süper kahraman yapımıdır. Çizgi roman filmlerini bu şekilde çok başarılı görünce mutlu olmamak elde değil. Son çıkan Batman filminden sonra artık bu karakteri film ve senaryo açısından sağlam bir zemine oturttuklarını düşünüyorum. Arkasında sağlam bir miras bırakan Nolan da zirvede oturmaya devam ediyor. Umarız bu miras korunmaya devam eder.

  • Moonfall (2022)

    Benim gibi bililm-kurgu severlerin dikkatini çekmeyi başaran Moonfall, 2022 yılının başlarında beyaz perdede yayımlandı. Roland Emmerich’in yönetmen koltuğunda olduğu bu film, Ay’ın, Dünya yörüngesine girmesini ve insanlığın bunu nasıl düzelteceğini konu ediniyor. Moonfall filmini uzun zaman izleme listemde tutup merakla izleyeceğim günü bekliyordum. Fakat bu kadar beklemeye pek değmedi. Senaryosunun başarısız olduğunu söylemeliyim. Sizlere şöyle açıklayayım. Bu filmi Star Wars izlemiş Nolan hayranı olan Netflix yazarı yazmış sanki. Ortaya değişik bir bilim-kurgu filmi çıkartmaya çalışmışlar. Filmin başında o yılan gibi transformerı görmesek bir coğrafi olay yaşanıyor deriz, ki öyle gibi başlıyor. Uzaylıların varlığını filmin başında öğreniyoruz. Bu film nereye bağlanacak derken, birden varoluş felsefesi yapıldı. “Sizin atalarınız biziz de, sizi Dünya’ya biz koyduk. Neden koyduk, çünkü bi yerden hayatta kalmalıydık. Bizim geliştirdiğimiz yapay zeka bize saldırdı da ondan.” Filmi çırpınarak izlediğimi söylemeliyim. Benim için komediydi. Filmin fikri iyi ama daha iyi yazılabilirdi. Ay’ın içinde geçen sahnelerimizde bilim-kurgu izlemişken, Dünya’da gelgit belgeseli izledik. Dünya’da hayatta kalmaya çalışan insanları izledik. Bunlar Ay’a giden karakterlerimizin aileleridir. Bu aileler buluşup hayatta kalmaya çalışırken dolu dolu macera yaşıyorlar. Senarist öyle bir komedyen ki, hedeflerine ulaşmaya çalışan karakterlerimizin ihtiyacına göre mekanlar dizmiş. Sanki Süper Mario oyunu algoritmasını yazmış tekrar. Oksijen maskeleri ve tüpler mi lazım? “Benim müşteri itfaiyeci”, araba lazım “üvey babamın galerisi var”, arabayı bu felakette iyi kullanmalıyız “benim ehliyetime el konuldu” … Ekstra olarak senaryo için söylemem gereken şey, diyalogların klişe olmasıydı. Üst derece gereksiz komediye saran anlamsız diyaloglar film boyunca izleyiciyi çıldırtıyor. Film teknik anlamda da kusursuz değildi. Fakat bütçe iyi kullanılmış diyebilirim. Görsel efektler ve modeller harika tasarlanmıştı. Sadece, bazı dış çekim olarak tasarlanan sahnelerde yapay arka planlar çok ama çok belli oluyordu. Moonfall, aslında bir mesaj vermeye çalışmış bir film. Ya da ben öyle anladım diyebilirim. Teknik hatalar, filmi analiz etmemi engelledi izlerken. “İnsanlar kendini geliştirmeye çalışırken her zaman en iyisini isterler. Fakat bu açgözlülükse, yaratılan çözümler kendimize zarar verebilir.” Yani yapay zeka insanları yok edecek. Filmin konusu da bu. Atalarımız olan varlıklar yapay zeka geliştiriyorlar. Sonra yapay zeka onlara karşı çıkıp yok ediyor. Atalarımız da tohumlarını Dünya’ya yolluyor. Yapay zeka Dünya'nın çevresinde bir uyduya dönüşüyor. Metal yığınının üzerinde biraz toprak. İşte Ay! İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

  • Rüya Satan Adam

    Rüya satmak mümkün müdür? Biz sadece rüya mı görürüz, yoksa rüyalarımızı yaşamaya imkanımız olabilir mi? Hiç değilse hepimiz bir gün başımıza gelenlerin bir rüya olması arzusunu korku ve endişe ile temenni ettik mi? Evet, doğru; rüya satmak, en azından umut satmak mümkün... 2016 yılında vizyona giren, senaryosunu L. G. Bayao'nun kaleme aldığı, Yönetmen koltuğunda Jayme Monjardim'in oturduğu, başrollerde ise Cesar Troncoso ve Dan Stulbach'ın yer aldığı kıyıda köşede kalan bu filme gelin birlikte bir göz atalım. Filmimiz sıradan bir başlangıca sahip olsa da, anında bizi strese sokacak bir sahneyle ritme başlıyor. Bir intihar sahnesi. Aslında filmin büyük bir kısmı intiharı kapsamakta. Benim görüşüme göre, intihar konusu, bir filmde işlenebilecek en riskli konulardan bir tanesidir. Söz konusu intihar olunca da, hepimizin kafasında muhtemel son kaçınılmaz oluyor. Ya kurtulacak ya da kurtulamayacak. Teknik olarak baktığımızda filmin çatışmasına tanık oluyoruz. Bir psikoloğun, intiharın eşiğine gelmesi de hoş bir örnek ve tezatlık olmuş bence. Her ne kadar intihar olayı sıradan gibi gelse de, burada bitmiyor. Cesar, 21. katın ortasında hayatının en büyük karar aşamasındayken, onu aşağıdan izleyen saçı sakalı birbirine girmiş evsiz bir adamı görüyoruz. İşte klişe bu noktada bize ufak bir selam veriyor. Ve seyircinin kafasında muhtemel birinci sınıf senaryolar yazılıyor. Fakat bu filmde beni mutlu eden konu, evsiz adamın yani 'patronun' Cesar'a gidip edebiyat veya felsefe yapması değildi. Ona gerçek ve doğru konuları edebi bir şekilde anlatıp köşeden döndürmesiydi. Farklı bir bakış açısı ve bunun bize empoze edilişi çoğu zaman bizleri etkiler. Film ise buradan randıman alıyor. Patronun saç sakalının karışması, yorgun ama bilge gözleri bizi babacan tavırla tavlasın veya tavlamasın muhakkak ki en gerçekçi yaklaşımı benimseyen izleyiciyi bile bir sözü ile düşündürebilir. İnsanların ilk olarak sığındığı dört şey şunlardır: inanç, güven, anlam, umut. Hayal taciri olarak kendini dile getiren rüya satan adam ise bunları aşıladıktan sonra kendi mottolarıyla kimin neye ihtiyacı varsa, ona onu satıyor. Ben size sadece bir tanesini dile getireyim: intihar edeceklere bir virgül satıyor; hikayelerine tekrar devam edebilsinler diye. Genele bağladığımızda mevzu dikkat çekiyor. İntiharın varlığını filmin içine koyduklarında başka bir gözle ele almalarına rağmen bunu filmde tutabilme yeteneklerini pek kullanamamışlar. Hayat dersi niteliğine sahip olan, düşündüren, aydınlatan, farkına vardıran, kapak gibi replikleri olsa da daha detaylı ve kapsamlı işlenebilirdi kanısındayım ben. Açıkçası birçok filmde göremeyeceğiniz bir detayı, bir anlık gerçeği görmekteyiz. Sadece üç saniyede bir bardak suyun ne kadar değişebileceğini, neyken ne olabileceğini görüyorsunuz. Olana baktığınızda belki bir su olabilir ama bir suyun hissettirdikleri meğer hep ferahlık, serinlik olamazmış. Bu benim yorumum. Çoğu zaman biz tüketiciler ters köşe, kafa yoran ya da ağır psikolojik, dram filmlerini kaldırabilecek zamanlarımızda olamayabiliriz. 'iyi hissettiren' veya 'ilham veren' türlerde filmlere bu anlarda yönelebiliriz. Bu alan içinde çok uygun bir tanıma giriyor çünkü bizlere kendi dertlerimizle başa çıkamayacağımız zamanlarda nasıl düşünmemiz gerektiği hakkında fikir veriyor. En önemlisi, hayal taciri, yapmış olduğu sorgulama ve insanları düşündürme yoluyla gün sonunda insanlar başlarını yastığa koydukları zaman pişman olmamaları için onları, vicdanları ve akıllarıyla yüzleştiriyor. İzlerken şunları sordum kendi kendime; bu kadar bilgi, perspektif acı ve kayıplarımız olursa mı meydana geliyor? İyi felsefe yapmak için deli mi olmak lazım? Belki biraz. Ama her şeye rağmen bu konuda zenginden, fakire, evsize, hırsız bir çocuktan, beyaz yakalılara, deliden, iş insanlarına kadar geniş bir karakter yelpazesi ile de sosyal bir drama örneği. Filmin en güzel repliklerinden biriyle bitirelim o halde: 'İntihara meyilli insanlar, ölmek istemez. Onlar, acılarını öldürmek ister...'

  • Rıza

    Tayfun Pirselimoğlu’nun Vicdan ve Ölüm üçlemesinin 2007 yılına ait ilk filmi. Yakın çekim, yırtık kenar mahalle perdesini havalandıran rüzgâr görüntüsüyle başlıyor film. Anlıyoruz ki varoşlarda sıradan bir gündeyiz. Sonradan aynı perdeyi hem gündüz hem gece sık sık göreceğiz. Ana temamız, yoksulluğun ve çaresizliğin, kendi kaderine boyun eğmiş bir şekilde yaşayan zavallı bir insanı suça sürüklemesi. Rıza’yı, Raskolnikov’un epey bir sığ hali olarak düşünebiliriz. Hukuk öğrencisi değil, hayatı felsefi bir biçimde sorgulayamıyor; ama temel ihtiyaçlarda tüm insanlar ortak nihayetinde. Rıza da yataklara düşüyor, buhranlar geçiriyor. Üstelik Rıza’nın maktûlü, Raskolnikov’un maktûlesi gibi şirret bir kadın da değil; filmde hep kendisine iyilik yaptığını gördüğümüz güler yüzlü bir mülteci. Filmin özü, Rıza’nın, böceği ayağının tersiyle, pervasızca ezdiği sahne. Aslına bakılırsa bu kadarı yeterliydi, seyirci olarak mesajı almıştık ama anlamayan kalmasın istenmiş olacak ki, kamyoncu filozof beybaba “herkes gücünün yettiğine değil mi” diyor üstüne basa basa. Buna benzer sahneler sık sık tekrarlanıyor. Her şey gözümüze sokulmuş durumda. Neredeyse biri, seyirci için pankart açıp; gül, üzül, ağla, hüzünlen yazacak… 2000’lerin başı henüz ekranda sıkça LGBTİ+ görmeye alışmadığımız yıllar; ama yönetmen fazlasıyla öngörülü, filme eşcinsel ilişki esintileri serpiştirmiş. İyi hoş, öyle bir “erkeklik” ortamında bile böyle şeyler olur mesajı veriyor buna eyvallah da neden seyircinin bu kadar, tabiri caizse, aptal olduğu düşünülüyor? Bir pisuvar önü sahnesinde ağzını silerek, telaşla içeri giren genç bir delikanlının ve hemen ardından gelen adamın hal ve tavırlarından, on saniye öncesini anlamak çok zor değil; bir daha o adama fermuarını çektirmek, günah benim suç benim nutku attırmak neden gerekiyor? Durun henüz bitmedi. Filmin en bomba kısmı kesinlikle ve kesinlikle kaçak göçmen Afgan kızın, açlıktan bayılma noktasına geldiği, çişini korkudan oracıktaki bir kaba yapıverdiği, içi herif dolu bir otel parçasında, habire, akşam düğün var makyajıyla oturmasıydı. Kızım senin ülkende savaş çıkmış, kocan kaçmış, kayınbaban da gitmiş, yol bilmez iz bilmezsin, bilinmez diyarlarda aç adamların arasında yapayalnız kalmışsın o göz kalemini nasıl çektin, kirpiklerini o kadar ne ara boyadın? Odana birileri gelmiş, bilmediğin bir dilde konuşuyorlar, çığlık çığlığa bağırsana, herhangi bir tepki göstersene. Korkmak böyle bir şey değil. Ama sözüm sana değil tabii… Aynı minvalde, çamaşırcı eski aşık abla neden yerli yersiz küfrediyordu? Zaten gözlerindeki, hayatı tespih yapmışım sallıyormuşum ifadesiyle, içinde bulunduğu durumu ifade etmekte gayet başarılı olan bir oyuncuya insan neden role bürünmesi için durduk yere küfrettirir? Film boyunca ara ara gördüğümüz, sigara içerek karşı binadan yargılayıcı gözlerle oteli izleyen atletli şahıs sanırım vicdanı temsil etmekteydi. Dekalog serisinin tamamında gördüğümüz melek metaforunu anımsattı bana. Güzel bir ayrıntı. Filmden aklımda maalesef kalan basit bir ayrıntı ise, bir zamanlar 60TL’ye on paket sigara alınıyor oluşu ve fasfakir insanların, kafalarına esince mekâna oturup iki bira içebiliyor olmaları…

  • Enola Holmes 2 - Moriarty Dönüyor!

    Sherlock Holmes filmlerinin ve kitaplarının çok geniş bir kitlesi var. Hayranları bu içeriklere bayılıyorlar. Netflix 2020 yılında, Sherlock hayranlarına bir sürpriz yaparak Holmes Ailesine bir küçük kız ekledi. Enola Holmes! Holmes Ailesinde zekâ genetik olmalı ki Enola da ağabeyi kadar zeki. Enola Holmes filminin ikinci filmi geçtiğimiz günlerde yayımlandı ve pozitif ilgi toplamayı başardı. Başrolde Millie Bobbie Brown ve Henry Cavill var. Harry Bradbeer ise yönetmen koltuğunda. Sherlock kültürünü yansıtan, başarılı polisiye öyküsü ve komedisi de eksik olmayan bir yapım olmuş. İkinci filmi incelemeden önce ilk filmini biraz hatırlayalım. Enola ilk filmde, ilk vakasıyla gün yüzüne çıkıyordu. Çözmeye çalıştığı vaka, tanıştığı Lord Tewkesbury’nin amcasının onun mülküne göz dikip, ona kumpaslar kurmasıydı. Enola bunu çözerken kendine bir erkek arkadaş da edinmiş oldu. Bu hikâyenin yanı sıra bir yan hikaye de Enola’nın kaçan annesini bulmaya çalışmasıydı. Enola Holmes 2 filmi geçmişte gerçekten de yaşanmış olan bir konuyu ele alıyordu. Kibrit fabrikasında çalışan genç kızların, işverenin ihmali sonucu fosfordan ölmeleridir. İş yeri sahibi de bu olayı örtbas etmektedir. Bu örtbas yapılırken polislere de rüşvetler veriliyor tabii ki. Holmes kardeşlere sahte kanıtlar da sunarak onları yanıltmaya çalışıyorlar ama işe yaramıyor tabii ki. Enola’yı kendi cinayetleri için suçlayıp tutuklasalar da Enola, annesinin yardımıyla hapisten çıkıp dedektifliğine devam ediyor. Çözmeye çalıştığı vaka, gerçekleşen ölümleri örtbas eden iş yeri sahibinden kanıtları çalan kibritçide çalışan kızı bulma çabasıdır. Kız aslında burnunun dibindedir ve bulur. Beraber çalışarak kanıtları dünyaya sunmak istiyorlardı, fakat zanlılar kanıt sayılan çalışan belgelerini yok ediyorlar. Artık ellerinde kanıt yoktur, fakat Enola ve çalışan kız Sarah fabrikaya gidip protesto ediyorlar. Tüm kızlar orayı terk ediyor ve vaka çözülüyor. Bir dedektif/polisiye filmi izliyor olabiliriz. Ama benim gözümde (aslında olduğu gibi) bu film, bir sosyal farkındalık yaratıyor. Kadın bir Holmes, hatta iki Kadın Holmes… Enola’nın annesi de harika, güçlü bir kadın. Kadınların eskiden de güçlü olduğu gösteriliyor. Kadın hakları henüz tanınmamışken bile o kadınlar her zaman güçlüydü. Bu film bize bunu gösteriyor. Aynı zamanda bu ikinci film, sınıf ayrımına ve işçi haklarına da yer veriyor. Kibritçi kızların hepsi orada köle olarak kullanıldıklarının farkındaydı ama korkuyorlardı. Enola ve Sarah onların güçlü olduğunu hatırlatarak, protesto edip o fabrikadan çıkmalarını sağladı. Kadınların ön planda olduğu bir filmdi aslında bu. Ve çok başarılıydı. Bu yazımda gerçek Sherlock kitaplarını konuşuyor gibi inceleme yapıp dedektif oyunu oynamayacağım. İçeriğin amacından ve biçimsel özelliklerinden bahsetmek istiyorum sadece. İçerikle devam etmek gerekirse filmin gizemi çok iyi işlenmiş. İzleyiciyi düşündürüyor ve serüvene sürüklüyor. Senaryosunun bu konuda başarılı olduğunu söyleyebilirim. İçeriği orijinal Sherlock hikayeleriyle karşılaştırmak istiyorum. Bu filmde henüz görmediğimiz bir isim var; o da Dr. Watson. İlk ve ikinci filmde John Watson yoktu ve Sherlock’un yanında bu eksiklik gerçekten de hissediliyordu; Sherlock başrolde olmasa da. Filmin credits sahnesinden hemen sonra bir sahne bizi karşılıyor. Enola, ağabeyi Sherlock’a bir oyun oynayıp onu Watson’la tanıştırıyor. Karakteri ilk gördüğümde şaşırdım. Çünkü beyaz tenli sarı saçlı bir John Watson beklerken beni, Hint kökenli İngiliz oyuncu olan Himesh Patel karşıladı. Bu kesinlikle ırkçılık değildir ama oyuncu gerçek kültüre hitap etmiyor bence. Sir Arthur Conan Doyle zamanında bu karakterleri yaratırken ne düşündü bilemem, ama romanlarda yarattığı karakter bu değildi onu biliyorum. Ticari amaç ve toplumsal eşitlik söz konusu olunca artık film karakterlerinin ırkları ve cinsiyetleriyle de oynanabiliyor sektörde. Cinsiyet demişken, bu filmde Moriarty’i de tanıdık. Filmin sonunda adamı merakla görmeyi beklerken beni bir kadın karşıladı. İsmini de değiştirmişler “Mira Troy” yapmışlar. Karakterimiz hem kadın hem de siyahi. Yanlış anlaşılmasın ırk ayrılığı değildir bu, sadece olması gereken karakterden ne kadar uzak biri olduğunu anlatmak istedim. Bu karakter seçimlerini yapım şirketleri artık çok yapıyorlar. Hikayeleri değiştirerek farkındalık yaratmaya çalışıyorlar. Moriarty o kadar hafife alınmaması gereken bir karakter. Filmin sonunda olaylarda Mira Troy’un da parmağı olunca onu da tutukluyorlar, ama onun kaçtığını bir gazete haberinde görüyoruz. Moriarty’nin olduğu bölümlerin çok yakında geleceği haberi verilirken aklıma başka teoriler de geldi. Mira Troy aslında gerçek Moriarty’nin bir kuklasıysa, Moriarty gelip büyük oyunlar oynayabilir. Hatta bu dava belki sadece Sherlock’a kalıp bir spinoff olarak Sherlock filmi izlesek… Aklımda değişik fikirler dönüyor sürekli. Filme 8/10 puan vererek, filmi başarılı bulduğumu hatırlatmak isterim. Sizlerin de yorumlarını merak ediyorum. Yorumlarda buluşalım dostlar! İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

BEN İZLEDİM

Ben İzledim; Film, Dizi ve Belgeseller hakkında eleştiri ve tavsiye yazılarının yer aldığı bir medya ve eğlence platformudur.

TAKİPTE KALIN

ÖNCE SİZ OKUYUN

Üye olarak, yeni blog yazılarımızdan ve haberlerden ilk siz haberdar olun!

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • TikTok

Copyright © 2022 www.benizledim.com

bottom of page