Arama Sonuçları
Boş arama ile 230 sonuç bulundu
- The Young Pope
İnançsız bir Papa. Genç ve yakışıklı olmasına rağmen suratını halktan özenle gizleyen, aşçıdan yemek yerine vişneli kola talep eden, Amerikalı bir Papa. The Young Pope’a atfedilen “çelişkili” karakterdeki çelişkiler, dizinin ana unsurunu oluşturuyor. Papa olmadan önceki adıyla Lenny, evlatlık olarak kiliseye verilen, rahibelerle vakit geçirip, dini öğretilerle yetişen yetim bir çocuk. Anne ve babası hakkında sadece hippi olduklarını biliyoruz. Dizinin başlarında ve sonrasında da asla öğrenemediğimiz gizem: Lenny’nin onca yaşlı, bilge, popüler kardinallerin arasından çıkıp nasıl Papa olduğu… Hatta buna en yakın “hocası” ve hatta babası yerine koyduğu, her şeyi öğrendiği ve yine Amerikalı yaşlı Kardinal Spencer'ın da inanamaması... Dizinin başlarında, Lenny’nin seçilmesine içerlenen Kardinal Spencer’ın Katoliklikte en büyük günahlardan biri olan intihara kalkışması; Spencer’ın, Papa olma konusundaki motivasyonunun ruhani lider olma vasfının yanında politik olarak güçlü olma istencinin bir yansıması gibi. Serinin ilk başlarında, Lenny’nin sürpriz seçimi herkesi şoka sokar. Kendisini de. Onlardaki aziz, bizdeki evliya kavramı gibi, kendisinin aziz olduğunu düşünür bir an. Ancak bir yandan da inançlı mıdır ki? Tam olarak çelişkilerin adamıdır. Lenny’nin Papa olma sürecini izlerken büyüleniyoruz. Tahta çıkışı, taç töreni, kıyafet değiştirmesi gibi klasik eylemler, pop müzikle veriliyor. Şu sahneyi diziyi izlemeseniz bile görmelisiniz: Vatikan’ın diğer devletler gibi bir başbakanının ve bakanlarının (kardinallerden oluşan sekterlerden aslında) olduğu; bütçesi, tehditleri ve stratejik avantajlarıyla gelir, giderle yürüyen bir şehir devleti olduğu yönü, ruhani vasfının yanında daha ön plana çıkarılıyor. Düşünün, devlet olarak, "gelirimiz düşüyor", "pazarlama stratejimizi değiştirmemiz lazım", "tabaklarda Papa resmi nasıl olsun" konuşuluyor. Buranın dünya devletleriyle ilişkisini yürüten, yani Vatikan’ın dış işleri bakanı olan Kardinal Voiello’nun neredeyse dinsiz, imansız olduğunu düşüneceğiz. Her şeyi makyavelist düzene adapte etmek isteyen, Vatikan’ı ve Papa’nın kadim anlamını ve gücünü korumak adına Papa'ya bile şantaj yapabilecek kadar günah işlemeyi göze olan bir devlet adamı olarak tanıyoruz Voiello’yu. Aslında diğer kardinaller de çelişkilerle dolu, Hristiyanlığa göre günah olan; eşcinsellik, zina gibi eylemler içindeki kardinalleri keşfediyoruz. Genç Papa ise bunlara savaş açmış, idealist bir Papa imajı çizerken; onun da çelişkisini, inançsızlığını veya inanç yoksunu olduğunu görüyoruz. Veya öyle algılıyoruz. Belki de kendisi de bilmiyor. Hem inanışında net değilken hem de Papalığı kadim bir görev gibi görüp, dünyevi zevk ve hazlara karşı koyma iradesiyle ilişkisini de görüyoruz. Yoksa o da sevmiş, sevilmiş. Birisine gönül vermiş zamanında. Ancak Papa olmuş bir kere. O zamanlar hoş bir seda imiş. Hippi annesini hayal meyal hatırlayışı, terk edilmişliği, bir aziz gibi yaşaması ancak normal bir insan gibi hazlara sahip olması Papa karakterinin “cool” tavırları bu zafiyetini dışarıya karşı gizliyor. Ancak biz onun iç çatışmasına, onunla birlikte şahit oluyoruz. Kardinal Voiello “yani has İtalyan”, bu “kendini beğenmiş Amerikalı” genç Papa'ya tavsiye vermekle görevlendirilen ve neredeyse her fırsatta Genç Papa tarafından terslenen biri. Diğer kardinallerle Genç Papa’ya karşı köstebeklik yapabilen birisi. Ancak engelli bir çocuğun bakımını üstlenmesi, ona içini dökmesi Voiello'yu saf kötü yapmıyor. Öbür türlü karton bir karakter olurdu. Voiello, yeni Papa'nın gelenekleri hiçe sayması, genel nezaket ve ahlak kurallarına uymayı reddetmesi karşısında dehşete düşüyor. Genç Papa'nın huzurunda, görev bilinciyle vezir rolünü oynuyor, safmış gibi duruyor ancak biz onun sanıldığından çok daha kurnaz ve becerikli olduğuna şahit oluyoruz. Ancak tabii Genç Papa Lenny de biliyor bu durumu. İki zeki insan arasındaki bu çatışmalar tatmin edici drama yaratıyor. Lenny, Papa olunca, statükoyu yıkarak kendi gündemini belirliyor. Kilisenin bütçesinin çok büyük bir kısmından sorumlu olan bir pazarlama planını değiştiriyor. Vatikan’ın pazarlama müdürüne, suratının asla görünmeyeceğini; bu şekilde gizemi pazarlayacağı fikrini dikte ediyor. Çünkü en iyi sanatçılar; ressamlar, yazarlar, müzisyenler ve yönetmenlerin ya hiç görüntüsü yoktur ya da çok az vardır. Banksy, Salinger, Kubrick ve müzik grubu Daft Punk... Papa, kendisi çok zeki, atik ve genç İtalyan Başbakanı arasındaki konuşmada da galip çıkabiliyor. “Genç Papa evreni”, gerçek dünyaya çıkışı olmayan bir şehir devleti olarak kendini tanımlayan izole bir yerelliği tasvir ediyor; ancak Katoliklik onun hedefi değil. İç çekişmeleri, şantajları ve gürültücülüğü, Kanguru ya da Cherry Coke Zero, FEMEN grubunun aniden çalıların arasından çıkması gibi mizahi, dünya dışı sahneler olsa bile, kiliseye büyük saygı duyulan bir yer. Dizide veya belki de tam şu anda Vatikan’ın içinde birkaç insan arasında olup bitenler dünya çapında milyarlarca insanı etkiliyor. Sorrentino, asla "Papa"olmaması gereken birinin tasvirinde, inancın tüm yönlerini ortaya seriyor. Vatikan'ın salonlarında dolaşan çeşitli Kardinaller, kilisede yankılanan çeşitli dedikoduları büyütüyor ve hepsi de kaçınılmaz olarak Papalık makamının sarılması konusunda endişeye kapılıyor. Lenny'nin asistanları ve meslektaşları kendi programını dikte etmeye çalıştığında, Lenny, onlara hep "daha sonra" diyor. Hep bir bildiği varmış, hep bir idealizm içindeymiş gibi yansıtıyor kendini Lenny. Ancak içinde hiç de net değil. Boşluk girdabının içinde, içeri doğru süzülürken bir yandan da güçlü durmaya çalışıyor. Genç Papa kiliseyi ileri değil geriye götürmek isteyen gerici bir statükoyu temsil ediyor. "Cherry Coke Zero" da içse, Havaianas da giyse, sigara da içse ve ilham kaynağı olarak Salinger ve Banksy'den söz etse de, düşüncesinde ve misyonunda kuşkusuz çok gelenekselci. Çelişkiler adamı olmak böyle bir şey. Güç On bölümlük diziyi yazan ve yöneten İtalyan film yapımcısı Paolo Sorrentino, sahneleri, dindarlığın süsleriyle doyururken ana çatışma nesnesi, güce sahip olma ve onu elinde tutmaya çalışma çabası gibi görünüyor: nasıl elde edildiği, nasıl kötüye kullanıldığı ve nasıl yozlaştığı. Bir anlamıyla House of Cards dizisini andırıyor. Vatikan radyosu ile güne başlayan ve artık Romalı olan Genç Papa, gençliğinden ve tecrübesizliğinden hatta yabancılığından dolayı bir kukla-papa olacağına dair her türlü öngörüyü veya yanılsamayı ortadan kaldırmak için vakit kaybetmiyor. İlk toplantılarında Kardinal Angelo Voiello (Silvio Orlando), Camerlengo ve Dışişleri Bakanı ile restleşiyor ve kardinale bizzat kendisine bir fincan kahve getirmesini emrediyor. Herhangi bir fotoğraf için poz vermeyi reddediyor ve karanlıkta örtülü ilk halka konuşmasını yapıyor; kiliseye gidenleri Tanrı'yı unuttukları için öfkeyle kınıyor. "Tanrı hakkında en ufak bir şüphesi olanlara söyleyecek sözüm yok," diye öfkeleniyor. "Yapabileceğim tek şey onları küçümsediğimi ve zavallılıklarını hatırlatmak."diyor. En sonunda da bir çocuk, lazer işaretçisini kendisine doğrulttuğunda, balkondan siniri boşalıyor ve "Beni hak ediyor musunuz bilmiyorum" diyerek içeri dönüyor. Sorrentino'nun, Genç Papa’nın görünüşte çekicilikten, politik anlayıştan ve hatta muhtemelen inançtan yoksunken, Vatikan'ı gerçekçi bir şekilde fethedip fethetmeyeceği üzerine dramayı ilerletmesi diziyi izleme motivasyonum için en büyük etmen. Genç Papa, genellikle “aşırı”görünüyor; katılıkta, mizahta, fikirlerinde… Yanında bulunan herkese soğuk bir şekilde gülümseyerek ve küstah bir edada, kibirli bir yaklaşım içinde. Ancak kendi içinde temkinsiz ve ne yapacağını bilmeyen, inancını her zaman sorgulayan biri. Avustralya hükümeti tarafından hediye olarak gönderilen bir kangurunun, Vatikan'ın bahçelerine bırakılması Genç Papa’nın Vatikan’daki tuhaf ve yersiz varlığını simgeliyor. Lenny, zaman içinde kendi casus ağını kuruyor ve kardinallerin itiraflarını (günah çıkarışlarını) duyan rahipten, bu bilgileri kendisine söylemeye zorluyor. Etrafını kendisine sadıklarla kuşatıyor, canını sıkanları da etrafından uzaklaştırmak konusunda da çok rahat. İlk iki bölüm doğrudan, genç ve hırslı bir papanın ne yapacağına dair şekil çiziyor. İlk sekans, Genç Papa’nın bir bebek yığınından Aziz Petrus Meydanı'na sürünerek çıkmasıyla başlayan ve onun kalabalığa “mastürbasyon yapmayı unuttuklarını” bildirmesiyle biten rüya sekansla açılıyor. İkinci bölümde Genç Papa’nın verdiği vaazın, rüyasıyla tam tersi olduğu olduğunu görüyoruz. Sanki, yeni işine başlayacak bir beyaz yakalanın rüyası gibi: “Ya ağzımdan kötü bir şey çıkarsa, ya söylediğim şeyi yanlış ima edersem…” Belirsizlik Hepimizin kendi içinde küçük şüphe anları vardır. Gerçekten sandığımız kadar iyi miyiz? İyi ebeveynler, kızlar, oğullar, insanlar mıyız? Lenny için hiçbir şey yeterli değil. İyi ya da kötü ne yaparsa yapsın, bu yeterli olmuyor. İnançlı mı, değil mi. Belirsiz. “Aziz mi? Hadi canım. Aslında olabilirim de” karmaşasında. Anne ve babasının onu terk etmesi onu rahatsız ediyor. Bununla ilgili hayalleriyle ilgili sahneler görüyoruz. Spencer, anne ve babasının merakı yüzünden etkin bir Papa olmayacağını düşündüğü için Genç Papaya sembolik olarak, anne ve babası için iki mezar dikmesini söyler. Rahibe Mary, Lenny, Papa olduktan sonra da çocukken yaptığı gibi manipüle edebileceğini düşünüyor; ancak bu, Lenny, Papa olur olmaz geçmişindeki karakterini baskılıyor. Marry, Lenny’yi etkileyemeyeceğini biliyor. Bu yüzden Spencer, fikrini reddetmeye devam etse de yardım için Spencer'a gitmeye devam ediyor. İyilik ve gaddarlık, inanç ve şüphe, masum çocukluk ve acılı yetişkinlik. Lenny inanç krizi içindeyken, belgelenmiş üç mucizeye ek olarak (hasta bir kadını iyileştirmek, Esther'in bir çocuk sahibi olmasını sağlamak ve Rahibe Antonia'yı kalp krizi geçirterek ortadan kaldırmak) Genç Papa’nın seçilmesindeki gariplik, kendisinin de buna inanamaması durumu, Papa dışında herkes için tesadüf sayılabilecek birkaç küçük olaylar olarak görülüyor. Bir izleyici olarak, dizide yaşanan problemlerin yükünü bazen Lenny kendisi üstleniyor bazen de bize, izleyiciye bırakıyor. Gerçekten Lenny gibi ne yapacağımızı bilemiyoruz, ne yapardık diye düşünüyoruz. Tavsiye noktasına gelince, bu diziyi çok sevdiğim insanlara hep tavsiye etmişimdir. Ancak House of Cards gibi karmaşık güç oyunları, diziyi izlemek için itici bir güç olsa da; papalık, Vatikan, tarih, altınlar, göndermeler, dizideki eserler ve daha bunlar gibi bir sürü ön-bilgiye, meraka ve motivasyona sahipseniz zevk alırsınız diye düşünüyorum. Yazı: Gurur Sönmez (IMDB'deki Trivia bilgileri ve refere edilen eserler için aşağıya doğru devam ediniz) IMDB Trivia Bölümünden bazı bilgiler. Papa 13. Pius rolünde "Havari Yasası" ile giyindiği kıyafetler gerçekte Vatikan için kıyafetler yapan bir dükkân tarafından oluşturulmuştu. Bu dizilerden hiçbiri Vatikan şehrinde filme çekilmedi. Sistina Şapeli ve papalık kütüphanesi dahil olmak üzere neredeyse her şey Roma'daki Cinecitta Stüdyolarında yeniden yapıldı. İlk sezonun 45 milyon dolarlık bir prodüksiyon bütçesi vardı ve bu onu tarihteki en pahalı İtalyan televizyon prodüksiyonu yapıyor. Açılış jeneriğinde göktaşı çarparken gösterilen Papa 3. John Paul'un heykeli İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan' tarafından yapılmış la nona ora adlı eserin bir kopyası. Heykelin aslı 2001'de Christie'deki açık arttırmada 886,000 dolara satıldı. Açılış jeneriğinde gösterilen tablolar şunlardır: 'Adoration of the Shepherds' (1622) Gerard van Honthorst, 'Delivery of the Keys' (1482) Perugino, 'Conversion on the Way to Damascus' (1601) Caravaggio, Nicaea Birinci Konseyi'ni temsil eden bir dini resim , 'Peter the Hermit Riding a White Mule with a Crucifix in His Hand and Circulating Through the Cities and Villages Preaching the Crusade' (1827-29) Francesco Hayez, 'Stigmata of St. Francis' (ca. 1420) Gentile da Fabriano, 'Saint Thomas of Villanova Distributing Alms' (ca. 1660) Mateo Cerezo, 'Michelangelo Presents Paul IV with His Model of St Peter's' (1619) Passignano, ve 'The Saint Bartholomew's Day Massacre' (1572) François Dubois. Her tablonun açıklması için bu siteye bakabilirsiniz: https://www.dailyartmagazine.com/young-pope-paintings-opening-explained/ Javier Cámara dizinin yaratıcısı Paolo Sorrentino'yla bizzat iletişime geçerek bir rol istedi çünkü Sorrentino'nun eserlerinin hayranı ve mini dizide İspanyolca konuşan bir olduğunu duymuştu. Dizi boyunca üç hayvan grubu (kaplumbağalar, baykuşlar vb.) o sahneyi canlandıran karakterleri anımsatıyorlar. James Cromwell (Cardinal Spencer) Papa 12. Pius'u "Sotto il cielo di Roma" adlı filmde canlandırmıştı. Papa 13. Pius'un görüntüsü Amerikan Kardinal Meclisi’nden David Bawden'dan, Kansas'ta Papa Michael olarak anılan ve kendini Katoliklerin gerçek papası olduğunu iddia eden adamdan, esas alındı. Kaynaklar: https://www.vanityfair.com/hollywood/2017/01/the-young-pope-hbo-review https://www.criticsatlarge.ca/2019/11/divine-entertainment-young-pope.html https://www.imdb.com/title/tt3655448/?ref_=nv_sr_srsg_0 https://www.nytimes.com/2017/01/12/arts/television/review-the-young-pope-is-beautiful-and-ridiculous.html https://www.indiewire.com/2017/01/the-young-pope-review-jude-law-hbo-paolo-sorrentino-tv-show-1201767154/
- Undine: Beni Terk Edersen, Seni Öldürmem Gerekir
“Beni seveceğini söyledin, sonsuza kadar… Ve bu beni mutlu etti hayatımda hiç olmadığım kadar. Gidemezsin.” Bir adım ötesi delilik diyebileceğimiz bir aşık olma hali Undine filminde hissettiğimiz… Christian Petzold imzalı 2020 yapımı film, sıradan bir romantik aşk hikayesinin ötesinde, içinde fantastik ögeler barındırıyor. Her ne kadar aşk hikayesi desek de film aslında bir ayrılık sahnesiyle açılıyor. Berlin sokaklarındayız… Undine terk edilmiş. Henüz olayın şaşkınlığı ve biraz da öfkesi içindeyken samimiyetsiz bir nezaketle oyalanıyor. Tam o anda neler geçiyor kafasından? Belki de böyle bir sonu hak etmediğini düşünüyor ilişkisinin. Şaşkınlığına anlam veremeyen sevgilisi “anlamış olmalıydın” diyor, her zaman “görüşmeliyiz” derdim. Bu kez “buluşmalıyız” dedim. Bir terslik olduğunu anlamış olmalıydın… Bu ayrılıktan sonra adeta sudan çıkmış balığa dönen Undine, isminin hakkını da veriyor. Undine bir su perisi... Hikayesi ise16. yüzyıla dayanıyor. İlk olarak Paracelsus’un simya yazılarında suyla olan bağlantıları ve güzellikleri sebebiyle deniz kızlarını anımsatsalar da tamamen insan vücuduna bürünmüş olan yaratıklara verilir bu isim. Undine yaratıklarında tek eksik şey ise ruhlarıdır. Karakterimiz Undine ise Christoph ile karşılaştığında kırılan kalbini onaracak ve bir ruha kavuşacaktır. Bu karşılaşma, bir cafede büyük bir akvaryumun paramparça olması ve ikisinin de suların içinde yere yığılmasıyla gerçekleşir. “Su”dan beslenen iki karakterin bu şekilde tanışması ise elbette ki tesadüf değildir. Aidiyet hissi ile mutlu bir başlangıç yapan Undine, geçmişle karşılaştığında her şey değişmeye başlar. Ondan gözlerini alamaz, tıpkı Undine yaratıkları gibi içi kararmaya, çirkinleşmeye başlar. İntikam alma dürtüsünü Christoph’la yaşadığı aşk bile alt edemez. Burada, Undine’in gerçekten masum ve haksızlığa uğramış bir kadın olduğu izlenimine sahip her izleyici gibi hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Kafasını çevirip Christoph’la devam etmesini istedim. Ama öyle olmadı. Undine, kendisini aldattığını düşündüğü eski sevgilisini öldürmesi ve bir zamanlar kendisini çağıran suya geri dönmesi gerektiğine inanmıştır. Bu düşüncelerden ne kadar kurtulmaya çalışırsa çalışsın artık Undine ve Christoph’un ilişkisi de eskisi gibi olmayacaktır. Dalış yaptığı sırada bir kaza geçiren ve beyin ölümü gerçekleşen Christoph’la bir kavga ettiğini ve Christoph’un da ona ihanet ettiği düşüncelerini kurar kafasında... Onu tamamen kaybettiğini ve suyun aşkını elinden aldığını düşünen Undine için artık tek çare, inandığı mite sarılmaktır. Şehre döner ve eski sevgilisini bir havuzda boğarak sakince öldürür. Ardından Christoph’u kaybettiğini ve kendisinin de ait olduğunu düşündüğü yerde suyun derinliklerine bırakır. Fakat film, özellikle Undine’in suya karışmasından sonra beklenmedik bir geri dönüşle Christoph’u tekrar gösterir izleyiciye…Üstelik Undine’le vedalaşma şansı bulur bu kez Christoph… Fakat bu sahnenin hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Undine, bir aşk filmi olmanın çok ötesinde, isminin lanetini yaşayan bir kadının hikayesi. Sakin yaşamı ve aşkı bulduğunu düşündüğümüz anda ruhunun derinliklerindeki “öteki” tarafa söz geçiremeyen bir kadının başladığı noktaya geri döndüğünü görürüz bu hikayede. Yarım kalan, vedasının bile gerçekliğinden şüphe ettiren ve bittiğinde göğsümüze oturan kaya parçasının etkisini uzun süre hissedeceğimiz film, Undine...
- Noe ve Climax Sineması
Gaspar Noe herkesin tanıdığı gibi sinemada kendi çapında filmler yaparak tanınan biri. Peki hepimizin bildiği bu yönetmenin filmlerini izlerken neden çekiniyoruz? Noe sinemada psikoloji ve gerilim unsurlarını rahatsız edici derecede kullanıyor. Çok normal bir meseleyi, sadece konu bakımından değil; şarkı, oyunculuk, çekim açıları ve bir sürü olay ile aşırı rahatsız hale getiriyor. Filmlerine üstünkörü bir bakalım. Noe, Fransız bir yönetmen olması sebebi ile her filmine bir dram tozu ekliyor. Yani ağır bir şekilde izleyeceğimiz filmin klasik sinema yüzünü unutmuyor, yani ”dramı”. Filmlerine hafiften bir geçiş yapalım. Climax (2018) festivalde yayınlandığı sırada, Noe’nin diğer filmlerinde olduğu gibi filmin sonunda az izleyici kalarak gösterim bitirilmiş; şaşırılacak bir durum değil. Noe bir festivale katıldığı zaman ya o filmi uygun bulunmaz (zaman veya başka sebeplerden) veya filmin sonunda az kişi kalır. Buna kendisi de seyirci de çokça alışıktır. Climax’a geri dönmek gerekirse. Noe, Climax filminde çok yeni bir tarz kullanmamıştır. 25. Kare özelliğini yine gözümüze sokarak anlatan yönetmen, aslında 1957’de ”Mısır ye, kola iç” tekniğini günümüze uyarladı. Size 25. Kare tekniğinden azıcık bahsetmem lazım. 25. Kare Nedir? 25. Kare 1957 yılında James Vicary’nin PICNIC filminde tanındı. Bu yöntem, 24 karede sadece ama sadece 1 saniyelik görüntünün oluşması ve biz fark etmeden o görüntünün bilinçaltımıza işlenmesidir. Reklamcılık ve filmlerde günümüzde çokça kullanılan bir tekniktir. Biz reklamları izlerken aniden, ihtiyacımız olmasa bile bir ürünü almaya gidebiliriz. İşte bu yöntem 25. Karenin gücüdür. Noe bu yöntemi aslında bizim fark edebileceğimiz bir şekilde bize sunmakta. En başta film başlarken patlayan renkli ışıklar, ardından beliren bir Fransızca yazı ve arkada ritim ile dans eden oyuncular... Filmimizin konusu çok basit; bir grup dansçı, bir dans evinde prova yapıyorlar. Dans grubunun başındaki yönetici kadın, dans sonrası kutlama yaparken dansçılara içmeleri için Sangria (hafif alkollü meyve kokteyli) hazırlıyor. Fakat dansçılarımızdan biri bu kokteyle güçlü bir uyuşturucu karıştırıyor ve olaylar, dansçıların aslında kokteyl değil uyuşturucu içtiklerini fark etmesiyle başlıyor. Filmin sonuna kadar bunu kimin ve neden yaptığını anlamıyoruz. Filmin konusuna üstünkörü bakacak olursak, aslında ahım şahım bir konu değil. Meseleyi düşününce, ne yapmış olabilirler diyoruz. Ama işte Noe bu sırada devreye giriyor. Pek alışıldık bir konu olmasa da ”nasıl işlenebilir ki bu mesele” sorusunu akla getiriyor. Noe her filminde renk ve müziklerin ağır planda olduğu filmler yapıyor. Gaspar Noe gibi yönetmenlerin ilk renk kullanımından esinlenip, filmlerinde kırmızı ve yeşil tonlarını ağırlıklı kullanmasıyla ilk halini bizlere andırıyor. Renkleri yoğun ve ışıma ile kullanarak izleyiciye şölen yaratmanın yanında, hangi film türüne hitap ediyor ise onu yoğun olarak yaşatmak yönetmenin büyük amacı oluyor. Gaspar Noe bunun önde gelen isimlerindendir. Renk ve çekim yoğunluğunu sinemanın ilk yıllarında olduğu gibi ışımalardan ve filtreden tam geçirmeden spektrumu yeterli ve yetersiz kullanarak izleyiciye çok yoğun bir gerilim tadı veriyor. Noe Öznel açı tekniği ile seyirciyi filmde kendi bakış açısından izletiyor. Yani gerilim duygusunu birinci bir şekilde hissediyorlar. Bu, seyirciyi filme çekip, asıl gerilim ve psikolojinin baskılanması duygusunu derinden hissettiriyor. Kısacası Gaspar Noe seyirciye sinemada sadece kurgu değil, renkler ve çekim açılarıyla da nasıl etki edeceğini kanıtlıyor.
- OLDBOY: 15 Yılda Bir İnsan Ne Kadar Değişebilir?
Önce şunu soralım, on beş yılda dünya ne kadar değişebilir? Birdenbire kaçırılan ve dört duvar arasına kapatılan Oh Dae- Su için biraz değişebilir. Eşini öldürmekle suçlanır, Güney Kore on altı yıl sonra ilk başkanını seçer, Hong Kong Çinlilere teslim edilir ve kızı İsveç’e gönderilir. Birisi böyle bir deneyim yaşadığında, tartışmasız değişmiş bir insan olarak çıkacağı kesindir. Oh Dae- Su da farklı sayılmaz. Hapsedilmesinin ardındaki gizemi çözmek ve intikamını almak için son derece motive olmuş eğitimli bir katil olarak 15 yılın ardından o hapishaneden çıkar ve bir şekilde intikamını alır. Evet, böyle anlatınca kulağa basit bir intikam hikayesi gibi gelse de Oldboy, tasvir ettiği kavram nedeniyle değil, çırılçıplak soyduğu insan kalbinin derinlikleri nedeniyle çok güçlü bir filmdir. Park Chan- Wook’un ‘’İntikam Üçlemesi’’ nin ikinci bölümü olan Oldboy, (Sympathy for Mr. Vengeance- 2002, Oldboy- 2003, Lady Vengeance- 2005) küresel ilgiyi Kore sinemasına çeviren, Güney Kore sinemasının tartışmasız şimdiye kadar yapılmış en dikkat çekici neo-noir aksiyon gerilim filmi, benzersiz estetiği ve ayrıntılı teknikleriyle hala tartışılan bir başyapıttır. Filmdeki intikam teması ister istemez aklımıza -hiç değilse benim aklıma- ‘’Monte Cristo Kontu’’ nu getiriyor. Talihsiz Edmond Dantes gibi, Oldboy da bilmediği ve anlamlandıramadığı bir suç nedeniyle hapsediliyor. Kendi kendini eğitmeye çalışıyor, burada sadece Monte Cristo Kontu’nda her şeyi bilen Abbot Faria’nın rolünü Oldboy için odasındaki televizyon üstleniyor diyebiliriz. Ancak hapishaneden çıktığı anda, benzerliklerin bittiği nokta başlıyor. Park Chan- Wook’un filmleri benzersiz ve muhteşem bir görsel stile sahiptir. Ancak kendisinin de belirttiği gibi, filmlerinde teknik kısım ikinci sırada gelir. Onun için her zaman ilk sıra, karakterlere ve hikayeye ayrılmıştır. Chan- Wook’un süreci yazı ile başlar ve görsel- işitsel arayışı senaryo tamamlandıktan sonra gelir. Yönetmenimiz her şeyden önce bir hikaye anlatıcısı olduğu ve filmlerinin her unsurunun hikayeyi en iyi şekilde desteklemesi gerektiği konusunda ısrarcıdır. Bu şekilde, aynı adı taşıyan mangaya dayanan filmin senaryosu, sarhoşluktan tutuklanan ve kızının dördüncü doğum gününü kaçıran bir iş adamı olan Oh Dae- Su’nun hikayesine odaklanmaktadır. Aynı gece Dae- Su, ortada hiçbir neden yokken kaçırılır ve 15 yıl boyunca aynı odada yaşamaya zorlanır. Beklenmedik bir şekilde serbest bırakıldığında intikam almaya kararlıdır. Hapishaneden kaçtığı gece şef olarak çalıştığı bir suşi restoranında tanıştığı kıza (Mi- do) başından geçenleri anlatır ve bu kız nedensizce Dae- Su’na yardım etmeye karar verir. Bu kombinasyon, Dae- Su’nun bir odada kapana kısıldığı ve kaçış anı olmak üzere birbirini takip eden iki sekans tarafından özenle tasvir edilmiştir. İlki, farklı bir art-house estetiğine sahip, çünkü tempo oldukça yavaş ve tüm sekans dört duvarın içinde, neredeyse hiçbir eylemde bulunmadan gerçekleşiyor. Yönetmen burada hapis cezasının Dae- Su’da yol açtığı sonuçları göstermeye odaklanıyor. Bunun tam aksine kaçtığı sahne, özellikle tek bir adamın onlarca rakibe karşı kazanması nedeniyle bir Hollywood filminden aksiyon sahnesi gibi göründüğü için kesinlikle ana akım teknikleri de barındırıyor. Oldboy’un ana teması intikam olsa da yönetmenin asıl amacı, bir insanın en son noktaya ulaştığında neleri yapabileceğini ve insan hislerinin nereye kadar genişleyebileceğini gözler önüne serebilmektir. Filmde psikolojik açıdan ele alınması gereken birçok konu var, onları birazdan derinlemesine anlatacağım. Ancak filmdeki intikam duygusu için açıkça şunu söyleyebiliriz, aşağılama ve ardından gelen arınma kavramları ve bu sayede artan nefretin zincirleme tepkilerinin yarattığı bu duygu, bir eylem olarak değil, buna yol açan nedenler ve sonuçları üzerine şekillendirilmiştir. Film her açıdan şok edici ve kimine göre ‘’rahatsız edici’’ sahneler ve konsept içeriyor olabilir, bu doğru. Dae- Su’nun kaçırılmasından 15 yıl hapis cezasına çarptırılmasına, arkasındaki asıl nedene ve aradaki tüm sürece kadar oldukça şok edici. Ahtapot yeme sahnesi, (Bu sahnede, bir kez bile yaşayan birini görmeden 15 yıl boyunca kilit altında tutulmasının travması olarak Dae-Su’nun restorandaki kıza ‘’Canlı bir şey yemek istiyorum’’ dediğini ve kızın (Mi- do) ona canlı bir ahtapot verdiğini görüyoruz) çeşitli kanlı ve şiddet içeren sahneler, öz kızıyla yaşadığı cinsel birliktelik sahneleri ve bitiş sekansının tamamına kadar belki de dönemin izleyicilerinin kolay kolay sindiremeyeceği birçok sahneden dolayı zamanında çok fazla eleştiri de almıştır. Ancak Chan- Wook kendine özgü karanlık ve ikonik anlatımını filme aktarmayı kusursuz şekilde başarmıştır. Bu zorlu sahnelerin tamamının üstesinden ustalıkla gelen Choi Min Sik’in de (Oh Dae-Su) bu karakteri kesinlikle çok iyi oynadığını düşünüyorum. İKONİK DÖVÜŞ SAHNESİ Filmde gösterilen en ayrıntılı aksiyon sahnelerinden birisi de Oh Dae- Su’nun tek silahı bir çekiç olan, kaçmasını önlemek için bir dizi silahlı kişiyle yüzleştiği sahnedir. Sahne yönetmenin absürt mizah anlayışıyla başlar, çünkü Dae- Su çete üyelerine daha önce dövdüğü ve ekipten birisi olan bir adamı teslim etmeden önce çetedekilere kan gruplarını sorar. Daha sonra onlara saldırmaya devam eder. Evet bu sahneyi izlediğinizde içinizden ‘’hadi be oradan’’ diyebilir ve abartılı bulabilirsiniz belki de çünkü sonunda tek başına bir çekiçle koca çeteyi dövüp kazanmayı başarıyor, ancak burada önemli bir detay var o da şu ki, bu eylem bir süper kahraman edasıyla sunulmuyor. Burada anlatılmak istenen Dae- Su’nun benliğindeki öfke ve hırsın şiddetinin büyüklüğü. Bu sahnede kameranın koridorun enine kesit görüntüsüyle yerleştirildiğini ve gergin bir ortam yaratıldığını görebiliyor ve hissedebiliyoruz. Neredeyse 3 dakika boyunca hiç kesilmeden aynı açıyla takip eden dövüş sahnesi, Chan- Wook’un mükemmeliyetçiliği nedeniyle üç günden fazla sürede çekilmiş. E değmiş mi buna? Evet değmiş diyebiliriz. Chung- Hoon Chung’un sinematografisi, hikayenin karmaşıklığı ve Chan- Wook’un filme vermek istediği yoğun estetikle birleşince gerçekten harika sahneler ortaya çıkmış. Koridor sahnesinin yanı sıra Chung, izleyiciyi fiziksel olarak yormadan hikayenin akışına aşırı doğal bir şekilde uyum sağlayabilmesi için kasıtlı olarak gren ve yer yer parlak renkler kullanmış. Chan- Wook’un da buna ek olarak filmlerinde sıklıkla kullandığı titrek etki yaratan el kamerasından sahneler Oldboy’da da çokça mevcut. Bu sayede filmin doğrudan içinde hissederek dinamikliği yakalayıp aslında seyirciyi hikayeye dahil etme uğraşını da yakından görebiliyoruz. PSİKOLOJİK ANALİZ Bu filmin analizini bazı kavramlara değinmeden bitiremeyiz ne yazık ki… Çünkü filmin derinliklerinde her şeyden önce bu kavramlar var ve bu nedenle hepsi birer mihenk taşı Oldboy için. İlk olarak ‘’Hipnoz’’dan bahsedelim. Hipnotik telkin kavramı Olboy’da çeşitli anlarda konuşulmakta ve kullanılmaktadır. Filmdeki olayların gerçekleşmesinin en büyük nedenlerinden birisi de budur. Bu nedenle izleyicilerin filmdeki olayları anlamlandırabilmek için hipnozun nasıl çalıştığını anlaması gerekmektedir. Filmde Lee Woo- Jin, Dae-Su ve Mi-do’ya bazı hipnoz seansları gerçekleştirerek birbirlerine âşık olmasını sağlıyor. Ve burada yaygın bilinen hipnozun aksine, bir cisimle hipnozdan bahsetmiyoruz. Dae-Su’nun 15 yıl boyunca ailesinden uzaklaştırılması, onun hipnozunun başlangıcı demekti. Çünkü kızını öyle bir unutması gerekiyordu ki bundan sonraki ilk görüşünde ona âşık olabilsin… İkinci olarak Oedipus Kompleksi’nden bahsedelim. Özellikle filmde önemli yer tutan bir diğer kavram, Freudyen Oedipus Kompleksi’dir. Oedipus kompleksi, yine psikolojide, karşı cinsten ebeveynine karşı cinsel çekim hissetme dürtüsü olarak tanımlanmaktadır. Dae- Su ve Mi-Do ya da Lee Woo-Jin ve ablası arasındaki durum tam manasıyla Oedipus kompleksi olmasa da hissiyatın kökeni buna dayanmaktadır. Son olarak değinebileceğim kavram ise, Psikanalizin Babası Sigmund Freud’un geliştirmiş olduğu bilinçaltı kavramıdır. Bildiğiniz üzere Freud insan zihnini 3 ana bölüme ayırmaktadır; id, ego ve süperego. Filmde de Dae-Su’nun benliğinin parçalara ayrıldığını ve bilinçaltının 15 yıllık mantıksız bir hapis cezasıyla patlamalar yaşayarak parçalara ayrıldığını görebiliyoruz. Başlangıçta, birinin ona hapsedilmesinin nedenini söyleyeceğine hâlâ inanıyordu. Ancak, karısının öldürüldüğü haberini öğrendiğinde ve polisin televizyon raporunda cinayet olduğuna inandığı zaman, yakın çekimde kolundan bir karınca koşarak çıkmaya başladı. Kamera Dae-Su’nun şok olmuş yüzüne yakın çekim yaptığında, o yere düşene kadar yüzünden bir düzine karınca çıkmaya devam etti. Bu sahnede sürrealizmi görüyoruz. Karıncalar genellikle bir grup halinde hareket eder ve evlerini inşa etmek için bir yer ararlar. Bana göre karınca, filmde Dae-Su’nun korkusunu ve kafa karışıklığını temsil ediyor olabilir. Bu karıncalar farklı yöne gittiklerinde, durumu hakkında bir çözüm bulamadığını ve kafasının gittikçe karıştığını görebiliyoruz. Tüm bunlara rağmen bu filmin ilişkileri sergileme konusunda güçlü bir özelliği var. Anlatılanın çelişkili ve genel ahlaka aykırı olmasına rağmen yine de izleyici olarak, karakterlere ve onları bu noktaya getiren durumlara sempati duymadan ve acımadan yapamıyorsunuz. İzleyicinin her şeyi zihninde ölçüp tartmasına rağmen acıma ve sempati duygusunu besleyebilmesi çok enteresan ve önemli bir nokta. İşte bunu hissettiğinizde, filmin başarıya ulaştığını da çok net şekilde anlamış oluyorsunuz. Bu nedenle Olboy için; suç davranışını motive eden intikamın ve şiddet yoluyla aşırı şok değerinin tanıtılmasının izleyici üzerinde kaçınılmaz bir etki bıraktığını, Park Chan-Wook için ise; film dünyasında başarılı bir şekilde dalgalanmalara neden olarak suç filmlerinin yapımı üzerinde kalıcı bir iz bıraktığını söyleyebiliriz.
- UZAYLI İSTİLASI TEMALI FAVORİ 10 FİLM
Seyrettiklerini unutacak kadar fazla film yüklenen her sinefilinin belirli kategorilerde listeler yapmasını öneriyorum. Böylelikle izlenen yapımların hem akılda kalması hem de senaryo, görsel efekt vs. bağlamında kıyas yapılması oldukça kolaylaşıyor. Benim de tema tema hazırladığım film listeleri mevcut ve burada zaman zaman paylaşacağım. Merak edenler için en beğendiğim "uzaylı istilası (invasion) temalı" 10 filmi listeledim. Bu noktada "uzay filmi" ile "uzaylı istilası" temalarını karıştırmadan listelediğimi bilmenizi isterim. Dolayısıyla burada Marslı, Yıldızlararası gibi yapımları görmediğinizde lütfen şaşırmayın. Belirtmek istediğim ikinci bir nokta ise bu bir "mutlaka görülmesi gereken 10 uzaylı istilası temalı film" listesi değildir. Dolayısıyla listeye Alien, They Live, Predator gibi kült yapımları koymadım. Yalnızca seyir zevki olarak beni en çok doyuran ya da etkilendiğim yapımlara yer verdim. Belki aralarında izlemedikleriniz vardır, bu liste de bir vesile olur. İyi seyirler:) 10) Yarının Sınırında Filmi uzaylı istilası olarak bile hatırlamıyoruz ancak filmdeki zaman kırılmalarını ve aksiyon sahnelerini asla unutamıyoruz. Türünün en güzel örneklerindendi, izlemeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. 9) İşaretler M. Night Shyamalan'ın 6. His ile birlikte belki de en iyi yapımı olarak sayılabilecek kült film. Uzaylı istilasını çiftçilik yapan bir rahibin gözünden anlatıyor, arada teolojik mesajlar da veriyor. Bu arada Shyamalan'ın her yapımında bir figüran olarak kendini beyaz perdede gösterdiğini biliyor muydunuz? 8) Hayat Mars'ta hayat bulan uzay aracı küçük bir numune alarak Dünya'ya getirmek istiyor. Ancak numunenin çok zeki bir organizma olduğu anlaşılıyor. Klişe dolu olan yapım, yıldız oyuncuları sayesinde türünün sevilen bir örneği olarak hatırlanıyor. 7) Dünyalar Savaşı H.G. Wells'in aynı adlı romanından uyarlanan film genellikle çok klişe bulunsa da yönetmenliğini Steven Spielberg'in yaptığı belli olan bazı sahnelerinde seyir keyfine doyulmuyor. Klişe kısmına gelirsek de İngiliz Wells'in bilimkurgu türünün öncülerinden olduğunu ve o dönemki kurgu modellerinin bu akımın ilkleri olduğunun altını çizmek gerekir. Dünyalar Savaşı senaryosu, Orson Welles tarafından 1938'te radyo tiyatrosu olarak anlatıldığında, Amerikalılar tarafından gerçek sanıldığını ve eyaletteki bütün vatandaşların radyoda uzaylı istilası anonsunu duyduğunda ya şehirden kaçtığını ya da sığınaklarına saklandığını biliyor muydunuz? Bu da Gerbner'in ekme teorisinin en trajikomik örneklerinden olarak anlatılmaktadır; medyada gördüğümüz ve duyduğumuz her şeye sorgulamadan inanıyoruz. 6) Yasak Bölge 9 (District 9) Birden bir uzay gemisi Dünya üzerinde beliriyor ancak Newyork'a, Berlin'e ya da Londra'ya değil Johannesburg üzerinde. Film bu anlamda 3. dünya anlatımıyla benzerlerinden farklılaşıyor. Bu arada önemli bir bilgi; dünya üzerindeki tüm uygarlıklar ya da en büyük yerleşimler su kenarlarında kurulmuştur. Newyork, Tokyo, İstanbul (Osmanlı zamanı Bursa) gibi merkezlerin deniz kıyısı ya da nehir kıyılarında yerleştirilmesi insanoğlunun suya olan bağımlılığına ve su kenarlarının sınır olarak belirlenmesine bağlanmıştır. Ancak bir tek Güney Afrika Cumhuriyeti'nin en büyük şehri olan Johannesburg su kenarı yerleşimi değildir. Çünkü altına hücum yıllarında altın ve gümüş madenleriyle dolu Johannesburg'e kitleler akın etmiştir. Kim bilir uzaylıların da belki bir sebebi vardır... Gemileri bozulan uzaylıları bir sığınmacı kampına yerleştiren yetkililer orada bir uzaylı azınlığın oluşmasına, onlara yasal haklar tanınmasına ve elbette ki ırkçılığa maruz kalmalarına neden olmuşlardır. Tüm dünyanın en dışlanmışı Afrikalıların daha dışlanmışı Johannesburg'lü gettolar bu defa uzaylı sığınmacıları dışlayan "yerli halk" olarak onlara zulmetmeye başlamıştır. Hikayenin hem alt metinleri, hem karamsarlığı, hem realist anlatımı senelerce aklımda kalmasını sağladı ve 15 yıl sonra tekrar izlememe neden oldu. Neticede söyleyebilirim ki District 9 2022'de hala geçerliliğini koruyan ve kült olacak bir yapımdır. 5) Cloverfield Yolu & Cloverfield Paradoksu Evet, 5 numarada iki ayrı film var ancak Cloverfield evreninin devam filmleri olduğu için ayıramadım. Filmlerde 'uzaylı istilası' kısmı o kadar geride kalıyor ki farklı temaları aynı sonda birleştirmelerinden başka sequence/presequence bile sayılmayabilirler. Bu serinin 3 filmini de beklentisiz izledim ancak tadımlık değil doyumluk filmlerden çıktılar. 4) İstila Altında O kadar karanlık ve o kadar gerçekçi bir anlatımı vardı ki Captive State'i bitirdiğimde bir off çektim. Uzaylı istilası altındaki insanlar gizli bir direniş örgütü kuruyorlar ve elbette yine çıkarcı Judas'lar her istilacıya olduğu gibi uzaylılara da kendi halkarını satıyorlar. Hayatımda hiç kimsenin izlediğini duymadığım bu yapımın çok underrated kaldığını düşünüyorum. 3) Arrival Kanaatimce gelmiş geçmiş en iyi filmlerdendir. "Bir lisan bin insan" ana fikrini aldık, sindirdik, hücrelerimizde özümsedik. Konuştuğumuz dilde düşünürüz ve dil, bizim düşünce yapımızı şekillendirir. Filmin altyapısı da bilimde Sapir-Whorff hipotezi denilen modele dayanmaktadır. Dilsel görecelik ilkesini ortaya atan hipotezde, farklı diller konuşan insanlar için aynı kavramlar asla aynı şeyi ifade etmemektedir ve yeni bir dil yeni bir düşünce sistemi oluşturmaktadır. Peki ya uzaylı bir ırkın dilini konuşmaya başlasaydık? 2) Prometheus / Alien: Covenant Yine 2 ayrı filmi bu sıraya ekledim çünkü birbirlerinin devam filmleri. Meşhur Alien evreninin presequence'ı olan bu 2 filmde yönetmen Ridley Scott Alien'a geri dönüyor. Kronolojik olarak Alien evreni şu şekilde ilerliyor: Prometheus, Covenant, Alien, Aliens, Alien 3. Alien: Resurrection. Muhtemelen 1979 yapımı olduğu için görsel efektlerinden ve derinliğinden bu kadar etkilenmediğim Alien ve Aliens (2)'ı bu listeye eklemedim. Ancak tabii ki Prometheus içindeki muhteşem teolojik anlatısıyla ve efektleriyle fark atıyor, Covenant'ta da bu anlatılar ufak ufak devam ediyor. Androidleri insan yarattı, peki insanı kim yarattı? Ya yaratıcımız bizden nefret ediyorsa? 1) Yarının Savaşı Muhtemelen bu listenin en yeni filmi. Neredeyse hiç kimsenin izlemediği yine çok underrated yapımlardan. Tema olarak Yarının Sınırında'yı andıran senaryo, zaman yolculuklarıyla doyumluk bir seyir keyfi yaşatıyor. Film zaten giriş sahnesiyle çok hızlı başlıyor ve seyirciyi mıhlıyor. Filmdeki uzaylı temsilini de çok sevdim. Bu kez uzaylılar gökten gelmiyor.
- 2 Farkli Film; Tek Konu
Özellikle tarihi filmleri çok seven biri olarak aynı konuyu işleyen farklı yapımları izlemeyi çok seviyorum. Bu yazımızda da Prag Kasabı lakaplı Reinhard Heydrich'in suikastını konu alan 2 ayrı filmden bahsedeceğiz. Tarihte suikastle öldürülebilen en üst düzey Nazi Generali Heydrich, Nazi istihbaratının başı ve Hitler'in ikinci adamı olarak tanınmaktaydı. Naziler tek bir kurşun dahi sıkmadan Çekoslovakya'yı işgal ediyor ve Berlin ile Viyana'dan sonra Yahudilerden arındırılacak 3. şehir olarak Prag'ı belirliyorlar. Bunun üzerine Çek direnişçiler Josef Gabrick ve Jan Kubis aracılığıyla en üst düzey yetkiliye bir suikast planlıyorlar. Her iki yapım da 1942'de Antropoid Operasyonu adı verilen bu suikast planını konu almaktadır. DEMİR KALPLİ ADAM Fransız - Belçika yapımı olan filmde olayları Nazi Generalin gözünden izlemeye başlıyoruz. Heydrich'e Demir Kalpli Adam lakabını Hitler'in bizzat kendisinin taktığı bilgisini filmden alıyoruz; Heydrich, nihai temizliğin (Yahudi temizliği) mimarıydı. Kol bandı ve getto konseptleri onun fikirleriydi. Filmin ilk yarısında Rosemund Pike'ın canlandırdığı karısıyla birlikte SS içinde parlayan bir yıldıza dönüşmesi anlatılırken cut'larla filmin ikinci yarısında operasyonun öteki tarafı, yani Çek direnişçiler anlatılmaya başlanıyor. Lakin tekrar ilk perspektife bir bağlama olmuyor, bu noktada anlatım karman çorman olmuş. İşin kötü yanı suikast başarısız oluyor. Suikastten sonra saldırganları yakalayamayan Naziler, direnişçileri Lidice köyüyle bağlantısı olabileceğinden şüpheleniyor (halbuki yanlış bilgi) ve böylelikle Lidice katliamı başlıyor. Bir köy tamamen yok ediliyor; 199 erkeğin idamı, kadın ve çocukların gaz odalarına yollanmasıyla sonuçlanıyor. Nazilerin suikastçileri ihbar edenlere para ödülü ve elbette can güvenliği vaat etmesi üzerine içeriden birisi ihbar ediyor ve olanlar oluyor. Filmin sahneleri, müzikleri ve oyunculukları harika. Meşhur kilise sahnesi ise diğer filmle karşılaştırıldığında biraz yetersiz kalmış gibi gözüküyor. ANTHROPOİD İngiltere - Fransa - Çekya yapımı olan Anthropoid ise operasyonu bizzat direnişçilerin gözünden anlatıyor. Filmde özellikle İngiltere desteğinin altı çizilirken oyuncu kadrosu göz dolduruyor; Jamie Dornan ve Cillian Murphy'i bir arada izlemeye doyulmuyor. Filmde Reinhard Heydrich'i belki 10 saniye bile görmüyoruz, senaryo tamamen direnişçiler üzerine örülmüş. "Öldürmek, kayda değen bir yaşam için söylenir , biz ona suikast yapacağız." Kan donduran malum kilise sahnesi Anthropoid'de çok daha uzun ve başarılı işlenmiş. Bu sahnede direnişçiler suikastten sonra kaçtıkları kilisede ablukaya alınıyorlar ancak kiliseyi tam 6 saat boyunca tutabiliyor. Özellikle direnişin diğer üyelerinin SS subaylarının eline geçmemek için siyanür yuttukları sahneler seyirciyi ekrana mıhlıyor. Bu hikayenin tuhaf yanı ise suikasti başarısız geçen Prag Kasabı, patlamada saplanan şarapnel yarasının iltihap kapması üzerine sonradan ölüyor. Lakin direnişçiler kilisede sonları geldiğinde bu bilgiye sahipler miydi yoksa ölürken başarılı olduklarından haberdar değiller miydi, bu kısım her iki filmde de farklı anlatılmış. Maalesef Prag Kasabı'nın suikasti sonrası Naziler, misilleme yapmak için 5000 Çekliyi idam ediyor. Tarihin bu karanlık sayfaları her iki yapımda da farklı perspektiflerden anlatılırken her iki yapımın da mümkünse peş peşe izlenmesini tavsiye ediyorum.
- Kynodontas/Köpek Dişi
“Deniz, ağaçtan kolları olan deri koltuğa verilen isimdir.” “Otoban, güçlü bir rüzgâra denir.” “Gezinti, dayanıklı bir materyaldir.” “Zombi, küçük sarı çiçektir.” Yorgos Lanthimos’a ait, 2009 yapımı tuhaf mı tuhaf bu film, koca bir soru işaretiyle başlayarak, çoklarının başarmakta zorlandığı şekilde, bizi saniyesinde içine alıyor. Merak karşısında kim dik durabilmiş ki en nihayetinde? Film ilerledikçe bir ayrımın farkına varıyoruz: aslında tüm kelimeler çarpıtılmış değil; karakterlerimiz, pek tabii çoğu kelimeyi gerçek anlamlarıyla doğru yerde kullanıyorlar ama sanki daha dış dünyaya ilişkin olguları “bir miktar” farklı öğreniyorlar. Soru işaretimiz, film ilerledikçe git gide küçülerek ünleme veya noktaya dönüşeceği yerde; taşlar yerine oturdukça, şeklini koruyor ve hatta kırmızıya dönüp, yanıp sönmeye başlıyor. İnce ince işlenmiş bir film. Böyle bir kurgulamada muhalefet konusunda seyircinin aklına gelebilecek her türlü ayrıntı düşünülmüş ve hepsinin cevabı detay olarak filme yerleştirilmiş. E peki hiç mi hastalanmıyorlar itirazına yönelik, daha küçük olan kızın sağlık konusunda bilgilen(diril)miş olması; hiç mi bir hayvan filan görmüyorlar itirazına yönelik, maruz kaldığımız bir garip kedi cinayeti; ergin erkeğin temel iç güdüsünün ne şekilde olursa olsun karşılanması; para yerine geçen bir değer olarak çıkartma biriktirilmesi ve takas usulünün kullanılması; eve giren paketli ürünlerin etiketlerinin sökülüp atılması; en cin fikirli ayrıntılar olarak, uçakların gökten zembille bahçeye inen küçük oyuncaklar olarak tasvir edilmesi ve plaktan çalınan şarkıyı bir zamanlar büyükbabanın söylemiş olduğu bilgisinin verilmesi… Bu kadar ütopik bir kurguda böyle mantıklı küçük ayrıntılar yerleştirmek ince bir zekanın ürünü. Ve elbette çok geçmeden, Platon’un mağara alegorisindeki zincirli insanlardan biri, filmimizdeki en büyük, hayatı pahasına, merakına yenik düşüp, bir cesaretle dışarı çıkacaktı. Film, dışarı çıkan en büyüğün başına neler geldiğini; hatta tam olarak dışarı çıktığını görmemizi dahi istemiyor. Zira, çarpık normlarla kurgulanmış bir evin içinde neler yaşanabileceğini göstermek bir sanatken; bu çarpık evden çıkan çarpık bir insanın, dış dünyada neler yaşayabileceğini göstermek, son derece interdisipliner bambaşka bir olay. Dolayısıyla hevesimiz bir miktar kursağımızda kalmış olsa da bagajın kapağını açmayan senaristimize gönül koyamıyoruz. Anne ve babanın, en azından sadece babanın, neden böyle bir küçük dünya oluşturmuş olabileceğine yer verilseydi, eleştirisi getirilebilir. Bununla birlikte hangi insan neden böyle bir şey yapmış olabilir diye düşünüldüğünde pek de öyle mantıklı ihtimaller serisi bulamıyoruz. Bu nedenle, filmi, öylece kabul etmek gerekiyor, bir şekilde bir ebeveyn böyle buyurmuş ve sonra olaylar gelişmiş. Bu aşamaya kadar geldikten sonra eleştirilebilecek tek nokta, babanın, bir tür seks işçisini canlandıran karaktere şiddet uygularken, çocuklarını zararlı dış dünyadan korumaya çalıştığı mesajını vermesiydi. Bu kadar hardcore bir filmde fazlasıyla naif kalmamış mı gerçekten? Son olarak, film için uzunca bir süre, bir tür evcil hayvan besleme eleştirisi -mi- yapıldığını düşündüğümü de söylemeden edemeyeceğim. Tüm entelektüelitemizi bir kenara bıraktığımızda, bence bu fikir de hiç fena sayılmaz. Birtakım canlıları, doğalarına aykırı şekilde bir yerlere kapatmak; en iyisi olduğu düşünülen eğitimleri vermek; şiddet yöntemiyle doğalarına aykırı davranışlarda bulunmaya itmek… Hayvanseverler için bu perspektiften bakıldığında çıkarılabilecek çok mesajlar olduğu kanaatindeyim naçizane…
- Kara Kedi Ak Kedi: Palmiye'den 3 Yıkılıştan 6 Yıl Sonra
İkinci palmiyeden üç, yıkılıştan altı yıl sonra Emir Kusturica kendi içlerinden bir hikaye ile karşımıza çıkıyor. Kara Kedi Ak Kedi. Kara Kedi Ak Kedi çingene yaşamının bir enstantanesidir. Film güzel mavi Tuna nehrinin yanında yaşayan basmakalıp çingenelere ve yerleşik çingenelere ait medeniyete çok güzel bir mikrokozmos olmuş. Sürekli olarak bir şey çalmayı ve ardından takas etmeyi içeren, çeşitli, hafif yasa dışı hızlı zengin olma planlarını deneyen bir adam ve onun bir garson kızına aşık olan on yedi yaşındaki oğlunun zengin olmak için her türlü yolu denedikleri mücadeleyi anlatan tam bir Balkan filmidir Kara Kedi Ak Kedi. Kara Kedi Ak Kedi; suç ilişkileri, romantizm, intikam, ikili ve üçlü ilişkiler, av tüfekli düğünlerini beş veya altı alanda anlatan romantik komediye farklı bir yorum ve perspektif katan izlerken yormayan hoş bir Balkan filmidir. Genel olarak film sevgi ve hiciv ağırlıklı bir anlatım içermektedir. Sevgi ve hiciv karışımlı anlatımda birebir Fellini'yi hatırlatıyor izleyenlere. Hatta bir sahne var ki direkt olarak Amarcord'u izliyor gibi hissettiriyor. Ancak Emir Kusturica filmin her karesine damgasını vurmayı başarmış. Bu damga ona özel ve fark edilebilir bir işarettir. Bu işareti açmak gerekirse neredeyse her sahnede bir şeyler oluyor. Bu da filmi sıkılmadan takip etmenize sebep oluyor ayrıca bu kadar olay Kusturica'nın elinide rahatlatıyor çünkü kesmek istediği bir yer bile olsa kalanlar o boşluğu çok iyi dolduruyor. İkinci damga ise işte bu en önemlisi komedi ve trajedinin ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmesi, mizah ve şiddetin ya doğrudan ya da her durumun olası bir sonucu olarak sürekli olarak mevcut olmasıdır. Kara Kedi, Beyaz Kedi hala bir Yeraltı değil. Önceki film, Balkanlar'da neler olup bittiğini açıklayan ustaca bir siyasi alegori iken, bu filmde böyle bir gösterim hırsı yok. Nitekim Kusturica tamamen Yeraltın'dan bağımsız ve apolitik bir film yapmak istediği kayıtlara geçmiştir. Kusturica ne kadar apolitik olarak filmi önümüze koymuş olsada film alt metinleri ve betimlemeleri ile siyaset ve antropoloji arasındaki bu sınırın etrafındaki insan hayatlarını ve aralarındaki ilişkileri ince şekilde beyaz perdeye yansıtmayı başarmış. Tüm göndermelere, betimlemelere ve alt metinlere rağmen Kara Kedi, Beyaz Kedi yalnızca yarattığı dünyada var olmayı sürderecektir. Ancak bu alt metinlerin hepsi filmden sonra gelir. Bunun en büyük sebebi siz filmi izlerken (daha doğrusu kulaklarınızı müzikten alabilirseniz fark edersiniz çünkü filmin müzikleri karşı konulamaz bir hal alıyor.) gözlerinizi ekrandan ayırmak çok zor olacak. Özellikle güneşin altında, tamamen ayçiçekleri ile dolu bir tarlada aşk yaşama sekansı size unutamayacağınız duygular yaşatıyor.
- Bir Tarz Egzersizi: KIMI
Büyük bir teknoloji şirketi için çalışan ve covid sonrası dışarı çıkma fobisi yaşayan genç bir kadının gerilimli hikayesini anlatıyor KIMI. Amerika’da yaygın olan ‘’şarkı aç, arkadaşımı ara, ışıkları kapa’’ gibi komutları verebildiğiniz akıllı hoparlörleri bilirsiniz. Bilgisayar bir komutu anlamadığında, insanın bu komutu ileride nasıl cevaplaması gerektiğini işlemesi gerekiyor. Karakterimizin hatalı bir komut dinlerken şiddete uğrayan birini duymasıyla başlıyor gerilim. Karakterimiz, çalıştığı şirkete bunu bildirse de şirket bir şey yapamayacağını ve olayı unutmasını söylüyor. Karakterimiz şiddete uğrayan kişiyi kurtarmak adına şirketine karşı gelmesini anlatan Steven Soderbergh’in değişik ve havalı bir stille çektiği düz gerilimli ve tempolu bir film izliyoruz. Filmin düz olması bir eksi değil, artı. Son dönemde bu kadar düz ve basit bir film izlemek insanı garip şekilde mutlu ediyor. Sınırlı bir bakış açısıyla hiper odaklı bir egzersiz olarak başlayan, Angela'yla (Zoë Kravitz) birlikte o çatı katında sıkışıp kaldığımız için artan gerginliğini hissettiğimiz şey, son yarım saatte daha geleneksel bir gerilime dönüşüyor. Soderbergh'in kariyerini takip eden herkes için “KIMI”nin bu tür bir film olabileceği kadar incelikli bir şekilde işlendiğini ortaya koyması sürpriz olmamalı. Soderbergh kamerasıyla asla stiline dikkat çekmeyen fakat sanatsal temellerini bize bu filmde de hissettirirken aynı zamanda karakter ile birlikte o çatı katında süzülüyoruz. 89 dakika ile dijital Hitchcock dışa vurumunu çok iyi şekilde anlatan Soderbergh, düz ve basit bir filmi bile resmen baştan yaratmış. Soderbergh, Kimi ile resmen bir tarz egzersizi yapmış. Soderbergh özellikle klasik kara film ve paranoyak gerilimden, kimsenin inanmadığı (genellikle) erkek kahramanı, paranoyası olduğu kadar haklı bir kadına dönüştürmesine bayıldım. Bu film ile kariyerinin en iyi işini yapan Kravitz gibi kendini tamamen işine adamış bir oyuncuya sahip olmak da çok yardımcı oluyor. Angela'nın travmasını ve çoklu fobilerini, koltuk değneği gibi onlara yaslanmadan aktarıyor. Agorafobik insanların sadece evlerinin bir köşesinde ağlamakla yetinmediğini, filmin ilk yarısında Angela rutinlerinde güç bulduğunu anlıyor; bu da ikinci yarıda rutine bağlılığını daha güçlü kılıyor. Hepsinden önemlisi, çok soğuk ve mesafeli olabilecek bir filme izlenecek bir tat veriyor. Nesiller boyu gözetleme ve röntgencilikle ilgili filmler izledik. Günümüzde teknoloji, Alfred Hitchcock'un asla hayal edemeyeceği şekilde diğer insanlara erişmemize izin verdiği için yeni milenyumda bu kavramlar değişti. (Alfred Hitchcock) Yapsaydı, “KIMI” gibi bir şey yapacağına oldukça eminim.
- La Planète Sauvage: İnsan Irkına Bir de Bu Gezegenden Bakın
‘’İma etmek, göstermekten üstündür. Günümüzde filmler giderek daha fazlasını gösteriyor. Bu paranoid diktatör sinemasıdır. İhtiyacımız olansa şizofrenik sinema.’’ – René Laloux Fotoğraflanamaz olanı fotoğrafik biçimde sunmak, bilimkurgu ve fantezi sineması için her zaman temel zorluklardan biri ve aynı zamanda zevklerinden biri olmuştur. René Laloux’un 1973 yapımı ilk uzun metrajlı filmi ‘’La Planète Sauvage’’ (Fantastic Planet/ Fantastik Gezegen), Stefan Wul mahlasıyla yazan bilimkurgu yazarı Pierre Pairault’un ‘’Oms en Sèrie’’ adlı romanından ilham alınarak yaratılmıştır. 70’lerin ilk animasyonlarından olan ve ismi tüm zamanların en iyi animasyonları arasında geçen (benim içinse en iyisi) La Planète Sauvage, bizi Ygam gezegeninde akıllardan silinmeyecek bir yolculuğa çıkarıyor. Renè Laloux tarafından yönetilen ve Roland Topor tarafından tasarlanan film, sürrealist bir tablonun içine girmişçesine büyülü atmosferiyle sizi alıp götürürken bu yolculuğa bir de Alain Goraguer’in eşsiz müzikleri de eklenince gerçek anlamda şahane bir görsel ve işitsel deneyim yaşıyorsunuz. (Alain Goraguer’in muhteşem saykodelik eserlerini mutlak surette dinlemenizi tavsiye ederim) Bu görkemli eserin derinlerine inmeden önce temellerinden başlayalım; yönetmen Rène Laloux filmin çekimlerine 1968 yılında Prag’da başlamış ancak aynı yılların sonlarına doğru Rusya Çekoslovakya’yı işgal ettiği için filmin tamamlanması, Fransa’dan alınan maddi destekle birlikte ancak 1972 yılını bulmuştur ve 1973 yılında da Cannes Film Festivali’nde Özel Jüri Ödülü’ne layık görülmüştür. La Planète Sauvage için bir çeşit alegori de diyebiliriz çünkü film boyunca elbette Rus işgalinin ve dönemin karanlık havasının etkileri görülüyor. Film aynı zamanda ırkçılığa, kölelik sistemine, tür ayrımcılığına, faşist yönetim biçimlerine ve tek tipçiliğe de eleştiriler getiriyor. Film Traag isminde mavi renkli ve alışılagelmedik anatomik özelliklere sahip dev ırkı ve Fransızca homme yani insan sözcüğünden uyarlanan Om ırkı arasındaki olaylar etrafında şekillenmektedir. Om ırkı bu devlerin tam aksi biyolojik özelliklere sahip ve neredeyse görülmeyecek kadar küçük şekilde tasvir edilmişlerdir. Traag’lar kendileri tarafından hükmettikleri Ygam gezegenine getirdikleri Omlara adeta birer evcil hayvan muamelesi yapmakta, onları aşağılamakta ve çoğalmaya başladıklarında ise onları öldürmektedirler. Omları kendileri için köle olarak gören, onları birer eğlence aracı yapan Traaglar, zaman zaman hayvan dövüştürür gibi insanları birbirleriyle dövüştürüp bunu bir şov ve eğlence malzemesi haline getirip bundan keyif almaktadırlar. Kendilerini üstün ırk olarak gören Traaglar, Omlara göre daha uzun süre yaşayabilen, bazı özel güçleri olan, daha yüksek teknolojiye ve gelişmişliğe sahip, kuvvetli ve zeki canlılardır. Başlangıç sahnesinde, çocuğuyla birlikte mavi ve gizemli dev bir elden çaresizce kaçmaya çalışan kadın bir Om’u ve kucağında ise bebeğini görüyoruz. Bu kovalamaca sahnesi sırasında, yabancı bir gezegenin açık sahne gösterisini izliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Dişi Om’un kovalamacayı kaybetmesiyle beraber dev elin kendisini yakaladığını ancak sonra yere düştüğünü ve bu düşüşle kendisinin öldüğünü bebeğinin ise hayatta kaldığını görüyoruz. O esnada açının değişmesiyle beraber dev mavi elin Om ile bir böcek gibi oynayan bir Traag çocuğa ait olduğunu görüyoruz. Bu sayede, artık yetim kalan bebek Om’u ev hayvanı olarak almaya karar veren ve ona Terr adını veren genç Traag Tiwa ile tanışıyoruz. Bu etkileşim sayesinde aslında filmin tamamının izleyicinin algısını tersine çevirmeye çalıştığını ve insanlığın konumunun ne kadar kırılgan olabileceğini göstermeye çalıştığını görüyoruz. Filmin devamında, Terr’in bir evcil hayvan olarak büyüdüğü hayatını takip ediyoruz ve Terr’in gözünden Traag Uygarlığında yolculuğa çıkıyoruz. Traagların meditasyonu bir hayatta kalma aracı olarak kullandığını, ruhlarının bedenlerinden bağımsız olarak devam etmesini sağlamak için meditasyon yoluyla uzayda seyahat ettiklerini öğreniyoruz. Traag liderlerinin, hükümette tam şeffaflığı teşvik etmek için tüm Traag topluluğuna yayınlanan konuşmalar yaptıklarını, belki de en önemlisi Traagların çocuklarının bilgileri kalıcı olarak kafalarına kazıyan özel bir kulaklıkla eğitim aldıklarını öğreniyoruz. Bu bilgi başta önemli gibi gelmese de Terr, Tiwa’nın eğitimini ozmos yoluyla almaya başladıkça, gün geçtikçe daha akıllı ve daha özerk hale geldikçe çok geçmeden kaçma girişimlerine başlar ve Terr’in Tiwa’nın mülkiyetinden çıkmasına ve kulaklıkla vahşi doğaya kaçmasına izin veren bu eğitimdir. Orada vahşi bir Om kabilesi ile tanışır ve kulaklığı kullanarak onları Traag uygarlığı hakkında eğitmeye başlar. Kabile lideri Om, bu fikri güvensiz bulduğu için kabilesini Traag Uygarlığı hakkında eğitme fikrine karşı çıkarak Terr’i Omlarla ölümüne savaştırır. Terr’in kazanmasıyla birlikte Omlar eğitime başlar… Edindikleri yeni bilgiler sayesinde Omlar, Traagların onları yok etmeyi planladıklarını öğrenirler ve hızlıca hazırlanmaya başlayarak yaklaşan kıyameti beklerler. Çok sayıda Om bu saldırıda öldükten sonra Terr kurtulmayı başarır ve diğer hayatta kalanlarla beraber ter edilmiş bir Traag yapısına sığınırlar. Burada roket yaparlar ve Om yaşamını sürdürüp sürdürmeyeceğini öğrenmek için Traagların meditatif seyahatlerinde kullandıkları La Planète Sauvage (Fantastik Gezegen)’e doğru bir rota çizerler. Buraya vardıklarında Traagların ruhları tarafından ele geçirilen ve birlikte dans eden dev başsız figürlerden oluşan Traagların ritüellerinin diğer ucuna tanık olurlar. Omlar bu figürleri yok etmek için ateş gücünü kullanırlar ve bunun üzerine Traaglar panikleyerek mağlubiyeti kabullenip Omlarla barış imzalamak isterler ve film, birlikte yaşamanın, hayatta kalmanın tek yolu olduğunu iddia eden bir kulaklık bilgilendirme anonsuyla sona erer. Bana kalırsa insan tahribatının benzersiz analizini sunan bu film, insanların kendilerini evrenin merkezinde görmelerinin eşitsizliğe ve kültürel uyumsuzluğa neden olduğunu ortaya koyuyor. İltihaplı şekilde bırakıldığında, bu eşitsizlik insanların belirli demografik özelliklerine karşı köklü bir nefrete dönüşüyor ve bu da marjinalleştirilmiş demografiye karşı işlenen, tarihimize damgasını vuranlar gibi (!), ağza alınmayacak eylemlere yol açıyor. Film aynı zamanda biraz şaşırtıcı sonuyla etik açıdan başka bir olayı da yansıtıyor; Traagların nihayet Omların özerkliğini kabul etme ve kendi topraklarını ve haklarını sağlama kararı, köle ticareti sırasında ABD’de serbest bırakılan siyahi bireylerin artmasını izleyen Afrika’ya Dönüş Hareketi’ni. (Afrika’ya Dönüş Hareketi, özgürleştirilmiş siyahileri Afrika’ya geri dönmeye ikna etmeyi amaçlayan ancak başarısız olan harekettir) Fantastik Gezegen bize, hemcinslerimizle farklılıklarımızı uzlaştırmak istiyorsak, önce gezegenimizde bizimle birlikte yaşayan diğer canlılarla farklılıklarımızı uzlaştırarak bunu sağlayabileceğimizi söyler. Bu film, çevremizin veya birbirimizin yok edilmesine bağlı olmadan daha iyi bir toplumun nasıl yeniden inşa edileceğini gösteren bir haritadır. Bize, kendi Gezegen Sauvage’imizi nasıl yaratacağımızı öğreten bir kılavuzdur. Ve hiç vakit kaybetmeden izlemeniz gereken eşsiz bir filmdir…
- Yapısal Filmlerin Babası : Wavelength
Avangard sinemanın bir dönüm noktası olarak kabul edilen Wavelength, 1967 yılında Michael Snow tarafından yapıldı. Bu film 45 dakikalık bir deneysel filmdir. 2001 Village Voice eleştirmenlerinin 20. yüzyılın en iyi filmler listesine girmiştir. Kanada’da çeşitli vakıflarda başyapıt olarak seçilmiş ve korunmuştur. Wavelength, bir hafta boyunca çeşitli zaman dilimlerinde çekilmiş görüntülerden oluşuyor. Filmin başından sonuna doğru bir zoom hareketi görüyor, planın değiştiğini hissediyoruz. Bu 45 dakikalık süreçte, daireye giren çeşitli insanları görüyoruz. Değişen zamanlarda, farklı ışıkları görüyoruz. Aynı zamanda filmin başından sonuna doğru alçaktan yükseğe frekans sesi duyuyoruz. Bu filmin neden bu kadar önemli olduğunu anlamak için ben de 45 dakika boyunca izledim. (Bu arada sonradan öğrendim ki bu filmin 15 dakilalık kısa versiyonu da varmış.) Filmin bana bir şeyler katıp katmadığı konusunda kararsızım. Aydınlanma yaşadığım bir an oldu. Kamera açısı, filmin sonunda çok dar bir açıyla duvardaki resme odaklanıyor. Duyduğumuz frekans o kadar yükseliyor ki, artık insan kulağı o frekansı yakalayamıyor. İşitsel bir dalgayı algılamak yerine bizlere görsel olarak bir dalga resmi gösteriliyor. Daralan görüntü ve frekansı yükselen bir ses... Bu arada frekansın değiştiğini de sonradan anladım. Filmin başına dönünce anlaşıldı. 45 dakika boyunca yavaşça değişen frekans kolay anlaşılmıyor. Bu film için benim yorumlarım bu kadar. Her izleyicinin bakış açısını merak ediyorum. Filmin yapısallığı dışında konuşmak isteyenleri, film hakkındaki yorumlarınızı aşağıya bırakmayı unutmayın! Wavelength is a 45-minute film by Canadian experimental filmmaker and artist Michael Snow. Considered a landmark of avant-garde cinema,[1] it was filmed over one week in December 1966 and edited in 1967,[2] and is an example of what film theorist P. Adams Sitney describes as "structural film",[3] calling Snow "the dean of structural filmmakers."[4] Wavelength is often listed as one of the greatest underground, art house and Canadian films ever made. It was named #85 in the 2001 Village Voice critics' list of the 100 Best Films of the 20th Century.[5] The film has been designated and preserved as a masterwork by the Audio-Visual Preservation Trust of Canada.[6] In a 1969 review of the film published in Artforum, Manny Farber describes Wavelength as "a pure, tough 45 minutes that may become The Birth of a Nation in Underground films, is a straightforward document of a room in which a dozen businesses have lived and gone bankrupt. For all of the film's sophistication (and it is overpowering for its time-space-sound inventions) it is a singularly unpadded, uncomplicated, deadly realistic way to film three walls, a ceiling and a floor... it is probably the most rigorously composed movie in existence."[7] İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- Oslo Üçlemesi: Oslo, August 31st
Joachim Trier’in Oslo üçlemesinin 2011 tarihli ikinci filmi, çaresizliğin filmi. Anders Danielsen Lie’yi bu defa bir başka karakterin hüznü içerisinde buluyoruz. Sanki yıllar geçmiş, Reprise’ın Philip’i paralel evrende düştüğü bunalım sonucunda uyuşturucu batağına saplanmış ve sevgili arkadaşı Erik bir başka yüzde yine ona destek olmaya çalışıyor. Burada da bağlanma sorunları olan bir erkeğin tükettiği ama unutamadığı bir kadın karakter görüyoruz. Daha doğrusu sadece Anders’in onu görme çabasını görüyoruz. Müthiş bir depresyon tarifi… O bomboşluk hissi, evde durmak istememek ama dışarı çıkmak da istememek; yeniden başlamak istemek ama o halsizlik, çaresizlik, geç kalmışlık duygusu. Herkes nasıl böyle mutlu olabiliyor, neden hiç kimsem yok, ben neden varım, neden şu an ölüp gitmiyorum ki hissi. İnsanların, diğer herkese göre çok iyi durumda olduğunu, her şeye sahip olduğunu ima neden bakışları, neden hala mutlu değilsin suçlamaları. Senin bu soruyu kendine defalarca kez sormuş olman, bir cevap verememen ve bu sorunun seni daha çok üzmek dışında hiçbir işe yaramaması. Sahi Oslo gibi medeniyetin başkentinde yaşayan, kadınlar arasında ün salmış, bu kadar yakışıklı ve entelektüel, daha 34’ünde Norveçli bir yazar, nasıl olur da mutsuz olur? Wirginia Woolf gibi ceplerine taş doldurarak dereye atlayıp intihar edecek çaresizlikte; ölmek istemesine ayrı, ölemediğine ayrı ağlayan mutsuzluk seviyesinde bir Anders görüyoruz. Biri kendini yok etmek istiyorsa toplum buna izin vermeli mi? Filmin, detaylarda cevabını aradığı soru bu. Film, Anders’in geçmişinden gelen birinin acımasız sözlerine, ben yaşamaktan vazgeçmişim sen hala ne anlatıyorsun, alt metniyle çaktığı Turist Ömer selamıyla aslında son buluyor. Sonrasında Anders'li izlediğimiz mekanların Anders'siz hallerini görüyoruz hüzün içinde.











