Arama Sonuçları
Boş arama ile 230 sonuç bulundu
- Hytti Nro 6/6 Numaralı Kompartıman
Soğuk ve yağmurlu -tercihen karlı- bir havada, yapacak daha iyi bir işinizin olmadığı o nemrut günlerden birinde izlemek için çekilmiş, yer yer gri yer yer beyazın pek talep görmeyen tonlarında bir film. Ancak böyle tasvir edince, sakın çerezlik bir film olduğu zannedilmesin; Rus kültürünü bu kadar güzel yansıtmayı başarmış bir sanat eserine çerezlik dersek dilimiz kurusun. Sıkışık, ağzına kadar insan ve çoluk çocuk dolu, daracık kompartımanların olduğu, muhtemelen berbat kokan bir Rus treninde adı sanı olmayan bir başrol çocuk… Dazlak kafasına taktığı çakma Adidas beresi; sıcakla uzaktan yakından alakası olmayan eprimiş paltosu, onunla karlar içinde yuvarlanmak zorunda kalıp durması; ağzında sigarayla düz kontak yapıp çalıştırdığı dandik arabası; 90’lara özgü, içine geçmeli plastik bardaktan içtiği votkası; ayıkken göz teması bile kuramayan bir yabaniyken, sarhoş olduğu anda çenesinin bağının çözülmesi, ona buna salça olmaya başlaması… Yavaş yavaş kendini açsa da ciğerine işlemiş sert erkek figürü, kendisini öpen bir kadın karşısında bile Kızılay’da kan verir gibi durmaya çalışması ve ardından çareyi kaçmakta bulması… Öyle mükemmel bir Rus tasviri ki Dostoyevski olmasa bile en azından Umut Sarıkaya görse ayakta alkışlar. Kompartımanımıza bir süreliğine misafir olup, ambiyansa turp suyu sıkan Finlandiyalı romantik yakışıklı da bir turist olarak bu betimlemeyi yakalamış olacak ki, “buralarda bu adamlardan üreten bir fabrika olmalı” diyor. Ofansif mizahını da alıp git buradan iyi görünümlü kötü çocuk. Şu diyaloğa haddinden fazla güldüm, filmdeki hemen her şey gibi bu da çok doğaldı: “- Fince merhaba nasıl denir? - Hei. + Peki hoşça kal nasıl denir? - Hei hei. + Asdasdasdasdas.” Ölüm gibi bir kar fırtınası, ekran başından hissedilebilir bir soğuk, kallavi Rus adamların bile, bu havada gidilmez, yağmurlarda gidilmez, aslında hiç gidilmez dediği soğuk cehennem gibi bir mekân ve romantizmin kitabını yeniden yazan çiftimiz orada da kar topu oynayarak şakalaşma derdinde. Ah minel aşk ve minel garaib. Burun kıvırıp, pek çokları gibi klişe deyip geçmeye dilim varmıyor; bizde klişe dendi mi, yaz güneşi cama vururken bir trende yapılan aşırı güzel erkek ve kadının entel sohbetleri akla gelir. Bize zaman akışını bile kızımızın eskiyip duran ojeleriyle anlatan Juho Kuosmanen’in başarılı bir yönetmen ve iyi bir gözlemci olduğu belli.
- Horse Girl
Horse Girl, hayatında tuhaflıklar sezen ve anlam bulmaya çalışan bir kızı konu ediniyor. Film, akıl karıştırıcı ve ayrıntılı olduğundan ilk izleyişte anlaşılmayan bir film. Eğer filmi bir kere izlediyseniz, ikinci kez izlemeden bu yazıyı okumanızı önermiyorum. Bu film bir gizem filmi. Film sizlere birçok olay ve kanıt sunuyor. Bunları birleştirip bir anlam bütünlüğü oluşturmak izleyiciye kalıyor. Biçimsel açıdan bakmak gerekirse, gerçekten karmaşık bir senaryoya sahip film. Her ayrıntıya iyi bakmak gerekiyor. Hatta bu yazıyı yazmadan önce filmi iki kere izlediğimi sizlere hatırlatmak isterim. İkinci izleyişimde çok daha fazla ayrıntı fark ettim. Birkaç kez daha izleyeceğime eminim. Sarah, bir el işi ve kumaş dükkanında çalışan sıradan bir kadın gibi. Fakat birçok paranormal olaylar yaşıyor ve bunu anlamlandıramıyor. Fakat her zaman şüphelendiği bir konu var. Elinde bir fotoğraf bulunuyor. Bu fotoğraf ona göre büyükannesinin fotoğrafı. Sarah, büyükannesine çok benziyor, o da bunu biliyor. Sürekli izlediği bir dizi var. Bu diziyi izlerken karakterlerin klon olduğunu hatırlıyor. Böylece, kendisinin bir klon olduğu için büyükannesine benzediğini düşünür. Klon olup olmadığını nasıl anlayacağını bir doktora sorar ve DNA testinin işe yarayacağını söyler. Daha önceden DNA’sını, kökenini öğrenmek için yolladığını ama cevap alamadığını hatırlar. O da klon olduğu için cevap vermediklerini düşünür. Sarah, sürekli aynı rüyaları görmeye başlar. Beyaz bir odada sağda yatan, uyuyan bir adam; solunda, uyanık olan bir kız. Uyanınca, gerçek dünyada da o adamı defalarca görür. Onunla iletişim kurar ama adam onu tanımaz ve garip olaylar yaşadığını hatırlamamaktadır. Filmin sonuna doğru rüyasındaki kızın, onunla aynı hücrede olduğunu görür. Kızın 1995 tarihinde uyuyup birdenbire 2020 yılında uyandığını söyler. Sarah o an anlıyor ki, uzaylılar tarafından kaçırılıp farklı zamanlara geri bırakılıyorlardı. Sarah’nın bu yeni teorisi daha tutarlı. Bunun kanıtları da filmin sonundaki birkaç sahneden anlaşılıyor. Öncelikle sizlere sıçramalardan bahsetmeliyim. Sarah’nın araba sürerken dalıp gitmesi ve sokaktaki telefon kulübesinde uyanması gibi olaylar bunu anlatıyor. Bunu yaşadığını iki kere görüyoruz. Her yaşandığında da bulunduğu yerde sanki tırnak izlerine benzeyen çizikler beliriyor. Bu çiziklere uzaylıların tırnakları diyebiliriz, kanıtı da filmin ortasındaki uzaylı siluetleridir. O parmak hareketleri çok dikkat çekici bir şekilde gösterilmişti zaten. Bu kaçırılma olayları, insanlar üzerinde deneyler yapıldığını gösteren bir unsurdur. Fakat uzaylıların amacı filmde söz konusu değil. Kaçırılıp geri bırakılan insanların farklı zamanlara bırakıldığı da kanıtlanabilir durumda. Sarah’nın kaçırılıp eve döndüğü sahnede masa saatini görüyoruz. Bu saat kaçırılmadan önce 11:02 iken geldiğinde 11:04 oluyor. Yaşadığı her şey sadece 2 dakika içinde gerçekleşmişken, aldığı telefon çağrısı 25 dakika önce yapılmıştı. Zamandaki kaymayı kendisi de burada fark ediyor. Geceleyin yatmadan önce salondan, ev arkadaşının biriyle konuştuğunu duyuyor; bu konuşma henüz gerçekleşmemişti. Ertesi gün o konuşmayı yaptığını biz izleyiciler fark edebiliyoruz; fakat Sarah o an anlamış değil. Filmin bizlere sunmuş olduğu bir kanıt sadece. Filmin sonuna da bakacak olursak Sarah’nın kriz geçirdiği sahnede, mağazada telefon çalar ve bakar. Arkadaşının ona verdiği teselliyi telefondan, daha önceden yani gelecekten duyar. Bu yine farklı zaman dilimlerinin bir kanıtıdır. Filmde sadece farklı zaman dilimleri değil, farklı olasılıkların da olması söz konusu olabilir. Bunun bir kanıtı yoktur; fakat benim yorumlarıma göre, Sarah’nın evine döndüğünde ev arkadaşının farklı birine bürünmesi ya da erkek arkadaşının gece başka, gündüz başka birine bürünmesi, Sarah’nın farklı olasılıklara bırakıldığının bir kanıtı olabilir. Aynı zamanda iki tane Sarah’nın bulunması mümkün mü? Tabii ki mümkün. Hatta gördük! Filmin başı ve sonundaki at sahnesi aynı anda geçiyor. Burada tekrarlayan bir zaman paradoksu da söz konusu. Sarah’nın iş arkadaşıyla mağazada olduğu bu sahnede arkadan at geçiyor. Filmin sonunda aynı zamanı dış çekim olarak izliyoruz. Atı aslında oraya Sarah getiriyor. Daha sonra karşılaşmamalarının sebebi de olayların başladığı o gün Sarah’nın kaçırılmasıdır. Filmin sonunda uzaylılar göğe doğru onu ışınla kaçırırlar. Film çok kafa karıştırıcı olabilir. Bize sadece kanıtlar sunuluyor ve tamamlamamızı istiyorlar. Fakat düşüncelerimizin hiçbir kanıtı yok. Olanları, Sarah’nın gözünden izledik; bir şizofrenin gözünden izlemiş olabiliriz. Bunu da işin içine kattığımızda ben farklı yorumlara da ulaşıyorum. Sarah’nın annesinin mezarı… O mezarı filmde hiç görmedik. Ama sürekli mezarlığa gidip durdu. Bu, annesinin intiharından sonra benimsediği bir travma olabilir. Bir diğer düşüncem ise, annesinin intiharından sonra farklı bir kişilik edinmiş olabilir. İkinci bir kişiliğinden dolayı zamanda sıçramalar yaşıyor olabilir. Tabii bu düşüncemi çürüten iki kanıt var: biri, 2 dakikalık kayboluş sahnesi; bir diğeri de filmin sonunda gördüğümüz iki tane Sarah. Foreshadow etkileri çok fazlaydı filmde. Özellikle dikkat çeken bir sahne vardı. Filmin başlarında bir kadın, kumaş almaya geldi. Tarot kartları okuyan bir kadın. Bu kişiler, geleceği gören ve yorumlayan kişilerdir. Çalıştığı yer için, kumaş bakıyordu. Renklerin enerjisine inandığı için şeftali rengi bir kumaş beğendi. O rengin, koruyucu ve rahatlatıcı olduğunu söyledi. Filmin sonlarından bir sahneye gelelim şimdi. Demin anlattığım olay buraya bir göndermeydi. Sarah kendisini evdeki duşta kaybediyor ve kendini birden işyerinde çıplak halde buluyor. Sarah o an üşüyor ve kaybolmuş hissediyordu. Arkadaşı hemen en yakın kumaşı alıp onu sarıyor. Fakat seçtiği kumaş sıradan kumaş değil. Demin bahsettiğim tarot kart okuyucu kadının seçtiği kumaştır. Sarah’yı rahatlatır ve ısıtır. Filmde sanki bir şey eksik gibi. Yolladığı DNA örnekleri nerede? Sonuçları neden gelmedi? Filmde sürekli zamanın değişmesi ve filmin sonunda, filmin başındaki zamana geri dönülmesi o sonuçların gelemeyeceğine bir kanıttır. Belki de değişen her zamanda Sarah yüz tane DNA örneği göndermiştir. Şirket bıkmıştır. Ona geri dönüş yapmıyordur. Kim bilir :D Horse Girl filmi, izledikçe farklı yorumlar çıkarabileceğimiz bir film. Şu anki yazım sadece filmin bize sunduğu kanıtlardan oluşuyor. Kafamdaki yorumlarım bunlardı. Hiçbir yorumum kesinlik içermiyor, çünkü film bir kesinlik sunmuyor. Bu karmaşık filme, karmaşık bir yorum sundum sizlere. Bu film üzerine düşüncelerim henüz burada bitmedi. Sizler filmi nasıl buldunuz? Neler düşünüyorsunuz? Bu film üzerine çok düşünüp, ortaya güncel tezler atabiliriz bence. İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- İçimizdeki Çocukluk - Twenty Somethings
Twenty Somethings, yetişkinlik çağına yeni girmiş bir bireyin iç dünyasını anlatan bir kısa filmdir. Gia 21 yaşına yeni girmiş bir bireydir ve yetişkin olacak olmak onu korkutuyor. Karakterin içinde hâlâ bir çocuk yaşaması, daha doğrusu üç çocuk yaşaması, kaygılarını dışarı vurmasını sağlıyor. Filmin yaratıcısı Aphton Corbin, uzun bir palto içerisine üç çocuk saklıyor. 1,10 ve 16 yaşlarında olan bu çocuklar, gelişen benliğin bir yansımasıdır. İd, ego ve süperegoyu temsil ediyorlar. 1 yaşındaki Gia, yemeyi ve uyumayı; 16 yaşındaki Gia, her zaman güvensiz hisseden bir süperegoyu; 10 yaşındaki Gia ise yönetmene göre en olgun karaktere sahip olan, sağduyulu bir benliği anlatıyor. “I just love this idea of all these kids and what they’d look like stacked up in a trench coat. Trying to navigate through life. It felt like the perfect metaphor of trying to steer through life while hiding your insecurities.” “Tüm bu çocukları ve onların uzun bir palto içerisine tıkışınca, nasıl görünecekleri fikrini çok sevdim. Hayatı yönlendirmeye çalışmak, hayatta kendi özgüvensizliklerini gizlemeye çalışırken aynı zamanda hayata yön vermenin kusursuz metaforu gibi hissettirdi.” Aphton Corbin Gia’yı filmin en başından beri bir paltoyla görüyoruz. Henüz barın kapısındayken kaygısını yüzünden anlayabiliyoruz. Hikâye barda devam ediyor. Gia, bardan ne sipariş edeceğine karar veremeyip, olgunca bir içki söylemek yerine bir bebeğin benliğiyle hareket edip pastaya saldırmayı seçer. Kendisini zor tutar. Dans etmek için salonun ortasında kendine güvenini kaybedip sakar hareketler sergiler. Hemen ardından ise yine 16 yaşın hızlı değişen duygularıyla, bir erkek ilgisini çeker. Hatta bu sahnenin gösterge bilimsel yönünden bahsetmek istiyorum. Birinden hoşlanmanın, hissedilen duygunun yoğunluğu her zaman karında uçan kelebekler olarak hitap edilir ya, bu sahnede 16 yaşındaki Gia’nın paltonun karın bölgesinden dışarıyı izlemesini bizlere gösterir. Bir paltonun içinde yer değiştiren Gia’nın belikleri de içinde yaşadığı karmaşık duygularla kendini yönlendirmeye çalıştığını anlatıyor. O gece yaşadığı karmaşık duygular ve düşünceler, onun tuhaf davranışlar sergilemesini sağlıyor. Bu durum onu utandırıyor ve Gia kendini tuvalete kilitleyip ağlıyor. Peşinden gelen ablası, onunla konuşuyor. Her insanın kaygıları olduğu ve Gia’nın yolundan mutlaka geçtiklerini anlatıyor. Hatta yetişkin insanların hâlâ içlerinde birer çocuk yattığını ve bunun dışarı vurulmasının bir yanlış olmadığını ona öğretiyor. Doğru bir bilinçle doğru zamanda doğru yerde insanın kendini doğru yönlendirmeyi öğrenmesini hatırlatıyor. İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- TAIPEI SUICIDE STORY
Yönetmenliğini Keff’in üstlendiği kısa metrajlı bir dram filmidir. Adından da anlaşıldığı üzere bir 'intiharlar' meselesidir. 45 dakikalık film yalnızca bir otelde geçer, tek bir dış sahnesi vardır. Bu otel yaşamına son vermek isteyenlerin gelip, bir gece konakladığı ve kendilerini öldürmeleri için tüm olanakların sağlandığı bir yerdir. Tek kural en fazla bir gece konaklayabilecek olmalarıdır, bu da bakıldığında son kez düşünmeleri için tanınmış bir olanaktır. İntihar eylemi gerçekleştikten sonra geride bıraktıkları mektuplarla ve tüm cenaze işlemleriyle -artık duyguları da körelmiş- otel çalışanları ilgilenmektedir. Temizlik personellerinden birinin gidip resepsiyoniste, odalardan birinde bir kızın neredeyse bir haftadır kaldığını söylemesiyle hikayenin yönü değişir. Resepsiyonist adam gidip kıza sertçe çıkışır ve son bir gece daha kalması için müsaade eder. O gece kız yemekhaneye indiğinde aynı adama denk gelir ve aşçı zehirlendiği için yemekhanenin kapalı olduğunu, isterse yakınlarda market olduğunu öğrenir. Tüm bunların dışında resepsiyonist sabahki sert çıkışından dolayı da özür dileyerek markete kadar eşlik etmek ister. Sanırım beni etkileyen sahnelerden biri de market çıkışında aralarında geçen şu diyalogtu; “Bir gün aynada kendine bakarken fark ediyorsun ki, gözlerindeki ışık çoktan sönüp gitmiş. Aniden yumruk yemişe dönüyorsun. Asla sana ait olmamış bir şeyin peşinden koşarken gençliğini nasıl da heba ettiğini fark ediyorsun.” Bu diyalogta da anlaşıldığı gibi esas kızın fark ettiği şey, bir hikayenin sonuydu. Sanırım gençken, kazanmaktan çok kaybettiklerimize odaklanıp onların peşinden gitmeye çalışıyoruz. Ve en çok, gençken aldığımız kararların dönüşü pek olmuyor. Tıpkı her filmin, her hikayenin bir dönüm noktası olduğu gibi bence insan hayatının dönüm noktası da gençliğidir. O çağları nasıl yaşadığın, geri kalanı nasıl yaşayacağını az çok belli ediyor. Esas kız belki de bunu anladığı için gözünde sönüp giden ışığı geri getirmek için artık çabalamıyor. Marketten otele döndüklerinde aralarındaki diyalogtan ikilinin enerjisi hissediliyor. Burada kendi hayatına belki de son verecek olan kıza mı kızmalıyız yoksa işini profesyonel yapmayı beceremeyen resepsiyoniste mi bilmiyorum. Bir süre sonra kız, resepsiyonu arayıp jilet ister ve bizzat adamın getirmesini söyler. Adam durumu gidip patrona izah ederken aralarında şöyle bir replik geçer; "Bir yabancıyı gömmek, bir dostu gömmekten çok daha kolaydır.” Patron, üzerine düşeni yapar ama adam odaya çıktığında aralarındaki meselenin artık ne olduğu tam olarak anlaşılır. Genç adamın hissettikleri için artık çok geçtir. Sabah olduğunda temizlik görevlisi çocuğun gelip resepsiyondaki çocuğa kızın gittiğini söylemesiyle tıpkı onun gibi seyirci de anlık olarak intihardan vazgeçtiğini anlar ama odaya çıktıklarında karşılaştıkları manzarayla, gidişin başka türlü bir gidiş olduğu ne yazık ki anlaşılır.
- Aşk Robot: Wall-E
Birçok insan animasyon filmlerden uzak kalmayı tercih eder. Çünkü izleyiciler bu filmlerin çocuklar için olduğunu düşünür. Çünkü gerçek üstü olaylar ve renkli sahneler içerirler çoğunlukla. Bu kesinlikle yanlış bir düşüncedir. Bu canlandırma sinemasının yaygınlaşmasının sebebi hayal güçlerimizin daha kolay dışavurumudur. Bir araçtır. En başarılı animasyon filmlerinden biri bence Wall-E filmdir. Bu filmi hepiniz izlemişsinizdir ama ben yine de hatırlatayım biraz. Dünya’da yalnız kalmış çöpçü bir robot, uzaydaki insanların Dünya’ya yolladığı üstün teknolojik robota bir bitki vermesi sonucu, bitkiyle beraber uzaya insanlara giderler. Bu bitki insanların geleceği için yeni bir doğa yeni bir umuttur. İnsanlar bitkiyi Dünya’ya getirerek geleceklerini yeşertmeyi amaçlar. Şimdi… Nerden başlasam bilemedim. Bu film o kadar ayrıntılı ve önemli ki… Wall-E nasıl bir robot? Wall-E tam bir aşk robotu. Bir robot âşık olur mu diye soracaksınız ama oluyor. Wall-E insanların yükünü taşıyan bir robot. İnsanların mirasını üstlenmiş biri. Buna aşk da dahil. Eski dünyadan filmler izliyor. Filmden aşkın ne olduğunu öğreniyor. Buradaki aşk kesinlikle cinsel bir aşk değildir. Sadece yaşamak için bir şeye inanması gerekiyor. Bir hedefi olmalı. O da insanların yaptıklarını yapıyor. Kendini onlardan biri olarak görüyor çünkü. Aşık oluyor, uyuyor, dans ediyor ve sabah olunca işe gidiyor. Bu çöpçü robotların amaçları bina yapmak değildir. Ama Wall-E çöplerden bina yapıyor ve bir düzen sağlıyor. Düzenli bir robot olduğunu garajındaki koleksiyonlardan anlayabilirsiniz. Özellikle kaşığa da çatala da benzeyen elindeki aletin ne olduğuna karar veremediğinde anlıyoruz. Wall-E’nin robottan öte davranışlar sergilemesini aşık olmasıyla anlıyoruz demiştik. Bu aşk büyük bir umudu simgeliyor. Aşık olduğu robot beyazdır. Bu beyaz renk tertemiz bir geleceği temsil etmektedir. Bu robotun nerden geldiğini hatırlıyor musunuz? Uzaydan, gökyüzünden evet. O varlık gökten indirildi. Dünya’ya gönderildi. Korkmayın varoluş felsefesi yapmayacağım. Bu robotun ismini size şimdi hatırlatayım. İsmi, Eve! Eve, yani bizim dilimizde Havva. Bu robot, ismini ilk insandan alıyor. Adından anlaşıldığı üzere bu robotumuz bir dişi. Zaten bunu küçük bir çocuk da anlayabiliyor. Zarif ve temiz tasarımı bunu anlatıyor. Wall-E ise herkesin gözünde en başından beri erildi. Wall-E, Dünya’nın yeni umududur. Tohumu vermelidir. Tohumu çöplerin içinde bulur ve içinde güvenli bir şekilde saklar. Eve ile tanışınca ona vermek ister. Bitkiyi verir ve bitki otomatik olarak Eve’in karnına yerleşir. Evet aklınızdaki doğru. Dünya’daki iki bilinçli varlık. O iki robot. Biyolojik canlılar olmasa da, insanlara umut olabilecek bir aşama kaydediyorlar. Anne karnına verilen tohum ve dünyaya gelecek yeni insanlara yeni umutlara bir göndermedir. Buradaki davranışı hiçbir şekilde cinsel iç güdü değildir. Wall-E’nin çok kültürlü olmasından kaynaklanıyor. Sevdiğine çiçek vermesi gerektiği için yaptı bunu. İzlediği eski filmler boşa değil. Wall-E’nin çocukları diyeceğim ben bu karakterlere. Uzayda tanıştığı iki insan var ve film boyunca sadece tanıdık kişi olarak onları görüyoruz. John ve Mary, her insan gibi oturdukları yerden reklamlar izleyen, yiyen ve içen insanlardı. Her gün rutin davranışlarından dolayı yeniliklere bakmaya gerek duymayan insanlardı bunlar. Ta ki Wall-E ile tanışana kadar. Wall-E’nin uzay gemisine gelmesi birçok düzeni bozdu. Bu sayede filmin sonuna kadar onların çevrelerini gözetlemeye başladığını ve onları yönetenlerden bağımsız hareket ettiğini görüyoruz. İnsanların uzuvlarının körelmek üzere olduğu bu noktada, insan zihnini körelmediği ve her zaman düşünmeye, öğrenmeye meraklı olduğunu fark ediyoruz. Ayrıca filmin ilerleyen dakikalarında Mary ve John'un diğer insanlardan ayrıldığını fark ediyoruz. Kapitalist sistem tarafından yönetilen herkesin hâlâ mavi giyindiğini görüyoruz. Mary ve John ise eski moda olan kırmızı giymekteler. İnsan zihin sonsuzdur ve keşfedilememiştir. Aynı uzay gibi. İnsan uzayı düşündükçe kendini sorgular. Sonsuzluk, büyüyen ya da küçülen sonsuzluk. Filmin başında, galaksinin bir köşesinden Dünya’ya yavaş yavaş yaklaşıyoruz. Birden hızlıca yeryüzüne yaklaşıyor ve kirli bulutların ardından çöp dağları ve çöpten şehirler bizi karşılıyor. Dev yapıların arasında minik bir robot görüyoruz, Wall-E! Sonsuz uzayın minik bu gezegeninde minnacık bir robot, insanlığa umut olabiliyorsa. İnsanlar bir olsa, güçlerini birleştirseler neler neler yaparlar. İşte giriş sahnesi küçük bir umudun, büyük faydalar sağlayacağını gösteriyor. Kısaca BNL’den de bahsetmem gerekiyor. BNL Pixar’ın birçok filminde yer alan bir markadır. Özellikle bu filmde öne çıkmıştır. BNL aslında devlettir diyebiliriz. Uzaydaki insanların yöneticisidir. İnsanlığı kontrol eden, onları tek tipleştiren bir kurumdur. Film boyunca her yerde reklam görürüz. Hepsi de BNL reklamıdır. Ay’da bile görüyoruz. Hatta bunu bebeklere ders verirlerken de görürüz. “BNL, en iyi dostunuz!” insanların BNL’e ihityacı olduğu onlara aşılanıyor. Medyanın bu kötü amacı da sürekli filmde ön planda oluyor. Kapitalizmin uygulandığı bir sisteme merhaba! Ayrıca bu kapitalist dünyanın tarafında olan kendi kendini yöneten bir dümen görüyoruz. Süperegoyu temsil eden dümen her şeyi kontrol edip insanlara büyük bir zevk sunarken, onların elinden kolayca aldığını da görüyoruz. Wall-E filmi her izlediğimde bana yeni anlamlar veren bir film, çok zengin bir film. Son izlediğimde ilgimi çeken basit bir şey fark ettim. Son olarak Credits sahnesinden bahsetmek istiyorum. Bu sahne insanların Dünya’ya geldikten sonrasını anlatıyor. Neler yaptıklarını ve neler yaşadıklarını görüyoruz. Fakat önemli nokta şu, her çizim farklı bir dönemden. İnsanların farklı kültürlerle farklı kaynaklarla yeniden geleceklerini şekillendirdiğini anlatıyor. Mağara duvarı çizimleri, hiyeroglifler, mozaikler, Rönesans sanatçılarından Leonardo da Vincinin bilimsel çalışmalarından esinlenilen çizimler ve en sevdiğim ressamlardan olan Vincent Van Gogh’un fırça vuruşlarıyla resimler görüyoruz. İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- Gerçek Bir Çocuk ve Vicdanı
Hepimizin çocukken okuduğu bir masaldır Pinokyo. Carlo Collodi tarafından yazılan orijinal hikaye 1940 yılında Walt Disney tarafından canlandırma sinemasına taşınıyor. Collodi’nin kitaplarının yanı sıra en doğru bilinen kaynaklardan biri bu animasyon filmdir. Bu film günümüzde (2022) liveaction olarak tekrar yapıldı. Pinokyo her zamanki gibi tatlı ve sevimli; babası Geppetto ise Tom Hanks tarafından canlandırılıp, muazzam bir karakter haline getirilmiş. Her şey Mavi Peri'nin, Geppetto’nun dileğini gerçekleştirmesiyle başlıyor. Kukla Pinokyo canlanıyor ve maceraya çıkıyor. Bu macera boyunca Pinokyo’nun büyük dersler aldığına şahitlik ediyoruz. Pinokyo filmi bazen uzun sekanslarıyla beni sıkmış olabilir, fakat hayranlıkla izledim. Çünkü gördüğüm her kare bana bir şeyler anlatıyordu. Göstergebilimsel olarak incelendiğinde çok yorum yapılabilir bu film üzerine. Öncelikle Pinokyo’nun iplerinden bahsedelim. Evet bu çok kolay! Pinokyo’nun iplerinden kurtulması, onun özgür birey olduğunu gösterir. Bir özgür birey, istediği her şeyi yapabilir. İyiyi ve kötüyü, her şeyi deneyimleyebilir. Fakat bir sorun var. Pinokyo henüz yeni doğmuş bir bireyken, iyiyi – kötüyü nasıl ayırt edecek? Önce birini tatmalı ki bilsin, değil mi? Pinokyo yaratılırken ona bir rehber veriliyor. Doğruyu ve yanlışı ayırt edebilmesi için ona vicdanlık edecek bir arkadaş, Jiminy! Kitaplarında bu rehber yer almazken Disney versiyonlarında bulunuyor. Hatta bu fikre bayıldım ben. Walt Disney’e dahi diyebiliriz. Vicdan, içimizdeki minik bir sestir, değil mi? Jiminy ise bir çekirgedir. Küçüktür ve konuşuyor. Vicdanın somutlaşmış halidir bu! Pinokyo’nun kötü karakterleri dinlemesi, vicdanın yüksek sesli olan kötü yanıdır. Bu yüksek sesin dediğini yapan Pinokyo bir maceraya çıkıyor. Bu macera boyunca kötülükleri tadıyor. En etkili bölüm Eğlence (Zevk) Adası kısmıydı. Ada tamamen kötülük dolu; kumar, içki, sahtekarlık. Bu oyuna kananlar eşeğe dönüşüyordu. Bu sahnelerden önce de yük arabası taşıyan eşekler görüyoruz. Üzerinde insanlar ve yükler var. Kötü yolda olan insanların, geri dönüşü olmayan bir yük üstlendiğini ve o yükle yaşamak zorunda kaldığını anlıyoruz. Neyse ki Pinokyo’nun vicdanı geç olmadan onun yanına geldi ve onu önledi. Kötülüğü tadan Pinokyo artık iyi olanı ayırt edebilir duruma geldi. Eşek kulağı ve kuyruğu çıkan Pinokyo, ona verilen kukla oyunculuğu teklifi yerine verdiği sözü tutarak babasına dönmesi. Vicdanın olduğunu gösteriyor. Gerçek bir insan olabilmek için vicdanlı olmak gerekir. Pinokyo gibi. Kötüyü geç kalmadan ayırt edebilmek, iyiye yönelmek, doğruya gitmek. Eğer biri kanlı canlı olsa bile vicdanı yoksa gerçek bir insan olmaz. Minik Pinokyo bizlere bunu öğretiyor. Vicdanın, verdiğimiz kararlarda çok büyük bir rol oynadığı bu çocuk masalı sayesinde bir kez daha öğrendik. Filmdeki göstergebilimsel semboller sadece bunlar değil tabi ki. Fakat hikayenin asıl konusu olan “Vicdan” için en iyi semboller bunlardı. Şimdi filmi bir “inek” olarak incelemek istiyorum :D Film 1940 yapımından farksızdı diyebilirim. Pinokyo’nun tasarımı tamamen aynıydı. Çok tatlıydı. Diğer karakterler de öyle. Fakat aynısını Mavi Peri için söyleyemiyorum. Günümüzde ticarete dökülmüş bu işlerde bir periyi Siyahi yapmak bana gereksiz geldi. Kesinlikle bu ırkçılık değildir, dediğim. Peri masallarında perileri her zaman bir ışık olarak tanıdık. Fakat bu geleneği bozmaya gerek var mıydı bilmiyorum. Tamam bozabilirsin. Bir tanesinden sorun olmaz. Fakat bazen göze çok batıyor, Little Mermaid kızıl saçlı, beyaz bir deniz kızıdır. Disney’in yeni filminde bu karakter siyahi biri tarafından canlandırılıyor. Duyar kasılarak ticari yönde ilerlemeye çalışan bu firmaların yaptığını yanlış buluyorum. Yani o perinin tasarımı değiştirilmemeliydi. Filmde çok fazla eastereggs mevcut. Bunlardan en iyisi Geppetto’nun duvarındaki guguklu saatlerde gizli. Her saatte bir Disney filmi tasarımı mevcut. Bir saat özellikle hoşuma gitti. Saatin guguklu kısmı, öne fırlayan yerden Toy Story’den tanıdığımız Şerif Woody var. Woody karakterinin Tom Hanks tarafından canlandırılıp, seslendirdiğini hatırlatayım. Filmin yavaş giden sıkıcı yapısından bahsetmiştim yukarıda bir yerlerde. Tam sıkıldım dediğim an film bitti. Çok hazırlıksız yakalandım. Birden film bitti, çok ciddiyim. Son sekansta pinokyo babasını kurtarmaya gidiyor. Geppetto ölüyor. Pinokyo ağlıyor ve gözünden yaş düşüyor. Geppetto canlanıyor. Ayaklanıp ışığa yürüyorlar. Film bitiyor. Evet. Bitti. Film boyunca Pinokyo’nun gerçeğe dönüşmesini beklerken bunu göremiyoruz. Film sanki bir kitap okurcasına bir akışa sahip ve bazı şeyleri bizim tamamlamamızı istiyorlar. Işığa giden Pinokyo; geleceğe, bir umuda, dileklerin gerçekleşeceği yere gittiğini anlatıyor. Bence gerçek bir çocuk oldu. 2. filme gerek yok artık :D İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- The Bear: Çok Fazla Bağırma!
İyi ve yeni bir dizi izledim. Böyle bir cümleyi, bu kadar çok çeşit dizi varken söylemek çok zor; ancak The Bear bunların arasından sıyrılmayı çok iyi başarıyor ve kendini izletiyor. Eğer restorantlarda çalışan olarak zaman geçirdiyseniz, her gece gördüğünüz endişeli ve anksiyete dolu rüyaları bilirsiniz. İşte The Bear buna çok güzel bir pencere açıyor. FX’ten çöküşe geçmiş bir sandviç restorantının yükseliş macerasını anlatan; paketlenmiş siparişler, arızalı ekipmanlar, mutfağın yetiştiremeyeceği kadar hızlı yığılan sipraişler ve bolca yıpranan sinirlerle dolu müthiş bir mutfak hikayesi. Fazla yoğun, fazla rahatsız edici, fazla çiğ ancak mola veremeden bir sezonu tek seferde izleten; dizi bittiğinde kendini o mutfakta sanıp durduk yere ağlamaya başlarken bulduğun bir dizi. Karakterlerle birlikte izleyenin de sinirlerini alt üst etmeyi çok iyi başarıyor. Diziyi izlerken ilk aldığım not ‘’çok fazla bağırma’’ oldu. Dizinin yönetmeni Christopher Storer, havuç soyarken veya dev et dilimlerini kızartırken yakaladığı karakterler arasında hızlı geçişler yaparak bir yoğunluk oluşturmuş. Bu yoğunlukta size o an bir mutfak vardiyasında çalışıyor gibi hissetiriyor. The Bear izlemesi korkunç derecede stresli aynı zamanda heyecan verici, hırslı, komik ve yıkıcıdır. Bir mutfağın acımasız hiyerarşisi olabilir; ancak The Bear, mutfağın katı komuta zinciri olarak bilindiği için bir "tugay" yapısının başka yerlerdeki güç ve saldırganlık çerçevelerini nasıl taklit ettiğine sinsice göz kırpıyor. Dizinin kurgusu seyrek ve içerik, süre boyunca dağıtılıyor; ancak İtalyan biftekli sandviç dükkanını kurtarmak için Chicago'ya giden James Beard Ödüllü bir şef olan Carmen “Carmy” Berzatto'yu (Jeremy Allen White) kardeşinin intihar etmesine neden olan şeyi bulmak için kardeşinin dünyasına dalan Carmy’nin kendini cehennemde bulmasını gösteriyor. Bu tarz şeflerle ilgili şovlar, daha çok ego üzerine odaklanan işler oluyor. Netflix dizisi Chef’s Table, yemeği bir sanat formuna dönüştürmek için gereken sapık kişiliği araştıran bir belgesel. The Great British Baking Show gibi daha yumuşak gerçeklikte geçen, daha çok aileyi öne çıkarmaya çalışması göze çarparken; The Bear bunların hepsini dahil ederek gerçekte bir mutfakta neler döndüğünü saf ve stresli bir şekilde anlatıyor. The Bear, ilk sezonu boyunca erkekliği ve meşgul erkeklerin nasıl davrandığını çözmeye çalışan bir antropoloji analizi yapıyor. Erkeklerin domine ettiği kültürlerin başarısız olmak için kurulduğunu göstermeye çalışan dizinin bir sorusu daha var. İnsanların kurdukları hiyerarşilerde başarılı olmak için gereken mutfakların, toplantı odalarının, küçük çaplı suç gruplarının fark ettirmeden bu dünyayı içeriden zehirlediğini hiç merak etmiyor musunuz? Kısacası The Bear izlerken sizi ne kadar endişelendirse de kısa, keskin güzellikteki anlarla dolu muhteşem bir dizi. ‘’Botticelli’’ hatlarına, kol dövmelerine ve yanık izlerine sahip olan, duygulu, siyah gözlü üzgün bir çocuk olan Carmy olarak sonsuz bir şekilde izlenebilir.
- Don't Look Up Uzerine Semantik Bir Analiz
Dünyanın en büyük üyelik tabanlı dijital platformlarından Netflix’in Aralık 2021’de yayına soktuğu Don’t Look Up (Yukarı Bakma), ABD yapımı hiciv ve kara mizah türünde bir bilim-kurgu filmidir. Filmin konusu; astronomi doktora öğrencisi Kate Dibiasky’nin gözlemleri sırasında Everest Dağı büyüklüğünde yeni bir göktaşı keşfetmesi üzerine, hocası Dr. Mindy bu göktaşının 6 ay içinde dünyaya çarpacağını hesaplaması ve bu tehlikeye karşı ABD hükümetini ve halkını uyarma çabalarını anlatmaktadır. Bir göktaşının politik bir kavgaya dönüşerek kamuoyunu ikiye bölmesi ve uluslarötesi şirketlerin menfaat aracına dönüşmesine kadar farklı olayların işlendiği filmde hem hükümetler, hem kurumsal şirketler hem de manipülasyona açık kitlelere bir taşlama yapılmaktadır. Genel çerçeveden bakıldığında hegemonyanın kendi varlığının devamı ve çıkarı için diğer tüm sınıfları ikna ettiğinin, ikna edemedikleri ile de uzlaşı sağladığının bir parodisi işlenmiştir. 359.790.000 saat ile Netflix'in tüm dünyada en çok izlenen 2. yapımı olan Don’t Look Up, piyasaya komedi filmi olarak sunulsa da günümüz toplum ve iktidarlarının bir projeksiyonu olarak hafızalara kazınmış durumdadır. Hiciv ve kara mizah türündeki yapım, yaklaşmakta olan bir felaketin kapitalist gerçekçilikle nasıl tüketildiğini işlerken günümüzdeki kişi ve kuruluşlara atıflarda bulunmaktadır. Adam McKay tarafından yazılan senaryo ABD özelinde ilerlemekte ancak günümüzdeki birçok iktidar - medya - kamuoyu ilişkisinin projeksiyonu olduğu varsayılabilir. Öncelikle hem süregelen hem de yeni boy gösteren bir krizler dünyasında yaşamaktayız. Türkiye dahil yeryüzündeki her ülke İklim krizi, Covid-19 salgını, aktif fay hatları, orman yangınları gibi bir çok felaket arasından en az birkaçından nasibini almaktadır. Lakin hükümetler bu felaketleri bile ekonomik ve politik çıkarlar uğruna birer siyaset aracı olarak görmekte, vatandaşlar ise felaketler üzerinden kutuplaşmaktadır. Buna en yakın örnek 2019 sonundan beri tüm dünyaya yayılan Covid-19 tedbirleri gösterilebilir. Önlemler kapsamında birçok ülke kapanma, karantina ve izolasyon önlemleri almıştır. En sıkı önlemleri ilk alan ülke, virüsün 0 noktası olarak tanımlanan Çin oldu. Tüm vatandaşlara zorunlu PCR testi ve 2 ay boyunca katı kuralar ile sokağa çıkma kısıtlaması getirildi[1], özel sebeplerle ev izolasyonundan ayrılan her vatandaş devlet tarafından takibe alındı. Tespit edilen vakalar evlerinden çıkarılıp karantina tesislerine götürüldü[2], önlemleri ihlal edenler ifşa edildi[3] ve neticesinde 0 Covid politikası hedefleyen Çin, vaka oranı en az olan ülkelerden biri oldu. Öte yandan ABD’de maske politik bir sembol haline geldi ve toplumu ikiye böldü. Pandemi önlemlerinin insan özgürlüğüne bir müdahale olduğunu düşünenler aşı ve maskenin bir kontrol aracı olduğunu iddia ederek kullanmayı reddetti, 10’dan fazla eyalette protestolar düzenledi[4]. Neticede ABD, Ocak 2022 itibari ile günde 1 milyon 30 bin vaka sayısı ile rekor kırdı[5]. Kitleler binlerce ölüme sebep olan bir felaket üzerinden bile kutuplaşabiliyorken hükümetler ise aynı felaket üzerinden kendi propagandalarını yapabilmektedir. ABD ve AB’nin, Covid-19 aşılarından Çin üretimi olan Sinovac ve Rus üretimi olan Sputnik aşılarını geçersiz saymaları, devletlerin felaket zamanlarında bile ideolojik çatışmalarından vazgeçmediklerinin işareti sayılabilir. Senaryonun devamında baş kahramanlar NASA’ya bağlı Gezegen Savunma Koordinasyon Ofisi ile iletişime geçiyorlar ve onlar aracılığıyla kendilerini Beyaz Saray’da buluyorlar. Bu filmde kadın olarak tasvir edilen ABD Başkanı ile görüşüp göktaşı ile ilgili hızlı bir aksiyon alınacağını uman ekip, 2 gün boyunca başkanın kapısında bekletiliyorlar. Senarist Adam McKay, burada bürokrasiyi taşlayarak tüm afetlerin bürokrasiden sonra geldiğinin altını çiziyor. Filmde ABD başkanı kadın olarak kurgulansa da açık turuncu saçları, popülarist söylemleri ve altı boş iddiaları ile karakterin, ABD Eski Başkanı Donald Trump’a göndermede bulunulduğu düşünülebilir. Senarist, başkanın etrafındaki dalkavukları da karakterize etmeyi unutmadığı gibi başkanın 1 numaralı özel kalemi ise hiçbir sosyo-kültürel bilgi birikimi olmayan öz oğlu olarak kurgulanmış. Günümüzde de önemli devlet kadrolarına liyakatsiz şekilde başkanların akrabalarını ve arkadaşlarını yerleştirdiği gerçeğinin altı çizilmiş. Filmin devamında başkanın tek lafıyla bu kişiler istifa ediyor, medyaya feda ediliyor ya da uzaya gönderiliyor. Nihayetinde Başkan ile görüşebilen ekip, yaklaşmakta olan seçimler nedeniyle kriz çıkarmaktan çekinen ABD Başkanı’nın bu felaketi ciddiye almaması ile kendilerini kapı önünde buluyor. Yıldızın %99,7 ihtimal dünyaya çarpacağını belirtmelerine rağmen, %0,03 çarpmama ihtimali olduğu için konuyu rafa kaldıran ABD Başkanı seçim hazırlığını yaklaşan kıyametin önünde tutuyor. Hükümetlerin iktidarlarını tehlikeye atacak her ne olursa olsun hasıraltı ettiğini görüyoruz. Hükümetten istedikleri tepkiyi alamayan ekip, NASA’nın desteğiyle olayı medyaya açıklamaya karar veriyorlar. Bulabildikleri en iyi platform yüksek reytingli ama ciddiyetsiz bir sabah programı olduğu için programa çıktıklarında sunucuların göktaşı ve kıyamet hakkındaki şakaları ile yüz yüze geliyorlar. Bunun üzerine Kate Dibiasky, durumun ciddiyetini aktaramadığı sunuculara “Dünyanın sonu geldi lanet olasıcalar!” diye bağırıyor. Lakin bu görüntülerin capsleri (ekran görüntüleri) hazırlanarak geleneksel medyaya alternatif olması beklenirken onun apolitik ve mizah ile sulandırılmış versiyonuna dönüşen yeni medyanın tüm mecralarında yayılıyor ve Dibiasky’i itibarsızlaştırma kampanyası başlıyor. Bu noktada film, izleyici ve okuyucu taşlıyor; artık bireyler medyayı yalnızca eğlence işlevi için tüketmektedir, medyanın bilgi verme veya eğitim işlevleri ampute edilmiştir. Filmin sonraki bölümünde ise rakip güçler tarafından ABD Başkanı’nın bir seks kasedi ifşa ediliyor ve bunun üzerine spin doktorları harekete geçerek gündemi değiştirmek için felaketi açıklamaya karar veriyorlar. 1 ay öncesinde küçük düşürülen Gökbilimci ekip, bir anda halk kahramanı oluyor. Başkan ile birlikte her haber kanalında yer almaya, dünya liderleri ile toplantı yapmaya başlıyorlar. Senarist McKay burada medyanın kamuoyu yaratma işlevinin ve etkisinin altını çiziyor. ABD toplumu ve tüm dünya vatandaşları yaklaşan kıyamete ancak ana akım medyada ve otorite figürleri tarafından teyit edildiğinde inanıyor. Nitekim bu doğru haber akışı adına iyi bir süreçtir. Ancak senaryoda tam tersi de gerçekleşiyor ve doğru haber yalanlandığında, izleyici yine inanıyor, bu da medya tüketicilerinin pasif olduğunu, verilen her iletiyi filtrelemeden kabul ettiği teorilerini desteklemektedir. “Gezegen katili” adı verilen göktaşı yaklaşırken senaryoya yeni bir unsur daha katılıyor; uluslarötesi şirketler. Dünya liderleri, yaklaşan göktaşının yörüngesini değiştirmek için bir uzak mekiği fırlatmaya karar veriyorlar, böylelikle projenin teknolojisi ve finansmanı için uluslarötesi şirketlere başvuruyorlar. Gerçek dünyadaki Elon Musk ve Jeff Bezos karışımı olduğu düşünülen, dünya devi bir şirketin üstün zekalı kurucu ve CEO’su olan Peter Ishwell karakteri, elinde mevcut olan uzay mekiği projesini dünya gezegeni yararına bir mermiye dönüştürüyor. İlk etapta uzay mekiğini göktaşına doğru fırlatıyor ancak son anda mekiğin yörüngesini değiştirdiği görülüyor. Bu sırada Ishwell, Başkan’a göktaşının üzerindeki çok değerli, dünyada bulunmayan bir element keşfettiğinden bahsediyor ve birlikte “Gezegen Katili”ni yok etmektense sömürgeleştirmeye karar veriyorlar. Göktaşını, dünyaya yaklaştı sırada vurup ufak parçalar halinde yeryüzüne düşmesini, belirli şehirleri feda etme olasılığına rağmen, sağlamaya karar veren liderler ve uluslarötesi şirketler, felaketten doğacak ganimet için bir rıza oluşturmaya karar veriyor. Bu noktada Chomsky’nin rızanın imalatı kavramı ortaya çıkıyor. Demokratik toplumlarda hegemonya, iktidarını sürdürmek ve pekiştirmek adına baskı ve şiddete dayalı yöntemler yerine farklı propaganda araçları ile kitleleri ikna etmeye çalışırlar (Güler, 2018). Filmde ise ABD Başkanı ve uluslarötesi şirketlerin öncülüğünde tüm dünyada, göktaşından dünyaya düşecek elementlerin sınırsız teknoloji sağlayacağı, fakirliği bitireceği ve insanlara iş imkanı yaratacağı propagandası yapılmaya başlanıyor. Çarptığı anda yeryüzünün önemli bir bölümünü silecek göktaşı, bir anda ana akım medyada “kurtarıcı kaynak, gökten yağan bereket” gibi söylemlerle yer aldıkça tıpkı bir sihirli mermi gibi (Sproule, 1989) medya tüketicilerinin beynine giriyor ve toplumun neredeyse yarısı manipüle ediliyor. Senaryonun son bölümünde ise göktaşı artık politik bir kutuplaşmanın simgesi oluyor. Bu akıma karşın baş kahramanlar mitingler düzenleyerek “Tehlikenin farkına varın, yukarı bakın!” sloganı atıyorlar. Bir seçim kampanyası sloganına dönüşen bu söylem üzerine ABD Başkanı ve açgözlü CEO Ishwell karşı slogan üreterek “Yukarı Bakma!” sloganıyla taraftarlarını ayaklandırıyor. Kapitalist gerçeklikte toplumsal bir kaosa dönüşen göktaşı yanlılığı ve karşıtlığı, ta ki “Gezegen Katili” dünyaya çarpmak üzereyken mekik tarafından parçalanamadığında son buluyor. Acı gerçeğin farkına varan toplumlar, sömürgesi yapacaklarını düşündükleri göktaşı tarafından yok ediliyorlar. Toplumu, göz göre göre yaklaşan bir felakete karşı “Ona Bakma!” diyebilecek denli duyarsızlaştıran üst akıl, devlet adamları, uluslarötesi şirketler, gerçek hayatta da küresel ısınma, Covid-19 salgını, orman yangınları veya aktif fay hatları için vatandaşın görmezden gelmesini sağlamaktadır. 2018 yılında ABD Başkanı Donald Trump’ın küresel ışımaya inanmadığını söylemesi, karlılığını kaybetmemek için temiz enerjiye yatırım yapmayan dünya devi petrol şirketleri, fikri mülkiyet haklarından feragat etmeyi reddedip Covid aşısı teknolojisini paylamayan ilaç şirketleri, aşıyı protesto eden kitleler veya en basitinden deprem yönetmeliğine uygun olmayan yapılar inşa eden inşaat şirketleri dahi bir Don’t Look Up simülasyonunda yaşadığımızı kanıtlar niteliktedir.
- NOT OKAY - Medya ve Yalanlar
Bir topluma zarar vermenin iki yolu vardır. Bir zarar fiziksel yollarla verilirken, diğeri yalanların kullanılmasıyla verilir. “Not Okay” filmi, ilgi görmek isteyen bir yazarın saldırıya uğraması hakkında yalan söyleyerek, yanlışlıkla ünlenmesini konu ediniyor. Çevresi tarafından sürekli dışlanıyor gibi hisseden, ilgi arayan Danni, bir adamın ilgisini çekebilmek için Paris’e gideceği hakkında yalan söyler. Bu yalanını biraz abartarak fotomontajlarıyla paylaşımlarda bulunur. Tesadüfen o gece şarjı biter ve telefonu kapanır. İnsanlar ona ulaşmak ister, çünkü Paris’te terör saldırısı gerçekleşir. İşte o andan itibaren insanlar onu merak etmeye başlar. Ülkesine döndüğünde, hayatta kalan tek kişi olarak verdiği röportajlarla ün kazanır. Gerçek gaziler ve travmaları olan insanları taklit ederek kendini öne çıkartır. Günümüzde de bu sorunla sürekli karşılaşıyoruz aslında. Filmin gerçekleri yansıttığını ve süslü bir şekilde bizlere sunduğunu söyleyebilirim. Sosyal medyada asılsız paylaşımlar veya gereksiz gösterişler yapan insanları her gün görüyoruz. İnsanların bir ilgi çekme yöntemidir bu. Kendilerini ön plana atarak “Hey! Ben buradayım” demek için geliştirilmiştir. Son zamanlarda duyduğumuz “Z KUŞAĞI” var ya hani. İşte! Karakterimiz Danni o toplumu temsil ediyor. Davranışlarıyla ve sözleriyle, bugün karşılaştığımız o insanları bize hatırlatıyor. Bu tamamen, yeni nesil medyanın yanlış yüzünü gösteren kısmı. Bir de bu davranışların, ülkeler arasındaki siyasette olduğunu hatırlayalım. Kimler doğru söylüyor? Yapılan reklamlar veya gerçekleştiği görülmeyen hizmetler… İnsanlar arasındaki samimi gibi görünen bu iletişim araçları, aslında fiziksel olmayan bir savaştır. Medyanın ne kadar doğru söylediği her zaman soru işareti olarak kalacaktır. Danni, kendini sürekli öne çıkartmak isteyen biri. Bunu istemesinin sebebi tabi ki medya. Çünkü insanlar ünlülere tapıyorlar neredeyse. Sanki bir insan, milyonlarca kişiye muhtaçmış gibi hissediyor. Onların davranışlarını da sürekli tekrarlıyor. Garip hareketlerden tutun, çeşitli kuruluşlarla kendini öne çıkartma ihtiyacında bulunuyor. Örnek olarak vermek istediğim konu, bazı insanlar için hassas olabilir fakat bu bir doğrudur. LGBTİ+ yapısı ve eşcinsel insanlar üzerinden ön plana çıkmaya çalışan çok fazla insan var. Eşcinselliğe bir saygı gösterebilir insan, bu kesinlikle bir yanlış değil. Fakat günümüz medyasında bu çok yaygın. İnsanlar LGBTİ+ destekçisi olduğunu duyurmak için can atıyorlar. Filmde özellikle bu çok iyi işlenmiş. Danni, bir eşcinsel değil ve eşcinsel arkadaşı da yok; yani onun umrunda olmayan bir yapı olan LGBTİ+’yı öne çıkartarak ilgi çekmeye, arkadaş edinmeye çalışıyor. Diğer kuruluşlara veya toplumlara sızıp ilgileniyor gibi yaparak, kendi reklamını yapmaktan çekinmiyor ve büyük saygısızlık yapıyor. Bir insanın kendini öne çıkartmaya çalışırken veya ilgi çekmek için göstermiş olduğu tuhaf davranışlardan bahsetmişken, sizlere o davranışların ustalarını tanıtmak istiyorum. Michael Scott ve David Brent! The Office serileri medyadan uzak olsa da, Danni'nin davranışlarından farksızlar ve amaçları aynı. Filmde, yalan ve medyanın büyük ilişkisine yine tanıklık ediyoruz. İnsanların, sosyal medyada duyduklarını gerçek olarak algılaması büyük bir sorun. Öğrenilen bilgilerin araştırılması ve doğruluğunun çeşitli kaynaklarla kanıtlanması gerekir. Eğer ilk tezle çelişkili bir durum varsa, o içeriğin doğruluğu şüphelidir. Yalan, özellikle günümüzde büyük bir silah haline geldi. Sosyal medyada çok hızlı yayılan yalanlar, ne kadar fazla yayılırsa o kadar gerçek oluyorlar. Neyse ki filmde akıllı bir karakter var. Harper, Danni’nin çalıştığı derginin editörlerinden. Harper, Danni’nin anlattıklarında bazı çelişkiler fark edip onun yalan söyleyip söylemediğini anlamak için araştırma yapıyor. Danni’nin aslında her zaman yanlış bir işe kalkıştığını biliyoruz. Paris’teki terör saldırısını yapan, yüzü gizli kişi onu rüyalarında ve iç sesinde rahat bırakmıyor. Vicdanının bunu kaldırmadığını anlıyoruz. Özellikle tanıştığı genç arkadaşı Rowen’ın, ona değer vermeye başlamasıyla, Danni’nin pişmanlığını görüyoruz. Panik ataklar ve değişen yapısı bunu gösteriyor. Rowen, bir saldırıda kaybettiği kardeşi için barış propagandaları yapan biri. Bu işte olmak; Danni’i iyi bir hale getiriyor fakat geç kalıyor. Yalan söyleyerek kazandığı arkadaşını kendi itirafıyla kaybediyor. Filmin biçimsel yönünden bahsetmek istiyorum. En başarılı bulduğum kısım, sanat yönetimiydi. Dekorlar ve renkler... Özellikle kostümler... Kostümler, insanları anlatır. Ünsüz insanlar normal giyinirken, ünlü bir insanın çorabını, eşofmanının dışına giymesi… Danni’nin, ünsüzken bakımsız ve sıradan kıyafetleri vardı. Yükseliş aşamasında ise renkli ve süslü kıyafetleri, onların yerini aldı. Çöküşündeki kıyafetleri de sizler tahmin edebilirsiniz. Filmin, medya ve yalanları hakkında basit bir konusu var. Bu filmin, farkındalık yaratabilecek bir yapısı var mı emin değilim. İnsanlar bunu izledikten sonra farklı manşetleri okuyup doğruyu bulma peşine düşer mi emin değilim. Fakat yönetmen Quinn Shephard, güzel bir iş çıkarmış diyebilirim. Yönetmen Quinn Shephard da filmde yer alıyor. Filmin bütünlüğü, Shephard'ın anlatmak istediğini anlatırken; aynı zamanda filmde Danni'nin yüzüne karşı, onun suçlu olduğunu söyleyerek yaşattıklarının farkına varmasını sağlıyor. İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂
- Ben O Değilim
Tayfun Pirselimoğlu'na ait, gerçek bir, az önce ben ne izledim, filmi; ama malesef iyi anlamda değil. Yönetmen de bunun az buçuk farkında olacak ki joker olarak Ercan Kesal'ı yapıştırmış; zokayı yutup izlediyseniz geçmiş olsun. Film, benim zihnimde dört bölümden oluşuyor. Aslında, sınırları tarafımca çizilmiş ilk bölüm, gayet güzel. Oldukça sıradan başlayıp, olması gerektiği ölçüde gerçekçi bir varoşlukta ilerliyor. Nihat'ın arkadaşlarının kötü oyunculuklarına, diyaloglar arası anlamsız duraklamalara rağmen her şey yerli yerinde. Derken, herhalde bizim anlayamayacağımız aşırı gerekli bir sebepten ötürü fecaat bir dublaja maruz kalmış Ayşe karakterimiz çıkageliyor. Ayşe, yedi cihan yansa Nihat'a dönüp de bakmayacağını rahatlıkla söyleyebileceğimiz kadar güzel ve genç bir kadın. Bu nedenledir ki Nihat kadar bitik bir erkeğin etrafında neden fır döndüğünü anlayamıyoruz ve bir bit yeniği olmalı diyen kirli zihinliler olarak bizleri film, beraber göründükleri ilk saniyede içine alıyor. Meraklanmayın, ilginç bir durum yok; hatta o kadar ilginç bir durum yok ki sıradanlığı yadırgıyoruz. Filmin ilk bölümü bu civarlarda sona eriyor. İkinci kısmın önemli sahnesi, kadının, denize atlayıp? sevgilisinden günaydın öpücüğü bekler bir pozda, yarım saat içinde kıyıya vuruvermesi. Ne istediniz hayatın olağan akışından bu kadar... Üçüncü bölümün önemli olayı, sosyoekonomik konumu gereği korkup arkasına bakmadan sefil hayatına geri dönmesi beklenecek Nihat'ın, psikopat bir kocası olduğu apaçık olan aşığı, feci şekilde kıyıya vurduktan sonra, elini kolunu sallaya sallaya maktulenin evinde takılıp geniş geniş yiyip içmesi, çay falan demlemesi. Dördüncü ve son perde, evet, bir şekilde filmin ana temasına uyup, uğrunda mahpushane kaçağı damgası yemekten kaçınmayan Nihat, bir başkasına dönüşümünü tamamlamış; yaşamadığı, sadece nefes alıp verdiği hayatını epey bir değiştirmiştir. Peki ama sorarım size ey Romalılar, ilkinde göz yumduğumuz o mayo sahnesinin bir ikincisine gerçekten ne kadar gerek vardı? Eh ayrıca, sakil bir uzun kot etek giydirilip, dip boyası gelmiş her kadın, anında kenar mahalle gülü olmuyor. Günümüzün sanat dünyasında seviye bu kadar arşa çıkmışken, çok daha ince detaylara ihtiyaç var. Hadi kabul edelim, tüm bu eleştiriler, eleştirilemeyecek bir doğallıkta var olsaydı o zaman izlenecek bir film kalmazdı geriye. Ama zaten maharet de tam olarak bunu yapabilmekte değil mi?
- The Shining: Here's Kubrick!
Kubrick, gerçek bağımsızlığını ancak yönetiminin büyük stüdyolardan mümkün olduğunca uzak durulması ile elde edebileceğini söylemekteydi. Kubrick sinema ile ilgilenmeye ''Look'' dergisinde fotoğrafçılık yaparken başladı. Kubrick ilk iki filmi için gereken parayı ailesinden ve arkadaşlarından borç olarak almıştı. O zamanlar körü körüne gibi görünen bu destek olmasaydı ünlü yönetmen şimdi bulunduğu yere asla gelemeyebilirdi… Kubrick, 1980 dönemi için başarılı bir yönetmen olarak görülüyor olsa da Kubrick’le çalışmayı içten içe neredeyse kimse istememekteydi. Bunun en büyük sebebi Kubrick’in mükemmeliyetçi takıntısının sette çalışanları zorluyor olmasıydı. Bunun en belirgin örneği, günümüzde uygulanan aynı dekor içinde çekilecek sahnelerin çekilip diğer dekora geçme planlamasını istememesiydi. The Shining filmi için senaryodaki sahneleri kronolojik sırayla çekmek istedi. Bu isteği üzerine set, sürekli farklı odalara taşındı; - Bahçeden, bara - Bardan, otel odasına - Otel odasına, otel odasından - Banyoya, banyodan tekrar - Otel odasına Seti taşımaktaydı. Kubrick’in son anlarda senaryoda yaptığı değişikliklerin yoğunluğu sonucunda Jack Nicholson bu durumdan şikayetçi olmaya başlamıştı. Çekilecek sahnelerden önce ona repliğinin söylenmesini ve çekim öncesi ezber yapmak istediğini belirtti. Bunun sebebi Kubrick’in ezberlediği her şeyi çekim sırasında zaten değiştiriyor olmasıydı. Kubrick ve Jack tüm set boyunca yakın bir arkadaş gibi olmuştu. Bilinene göre The Shining setinden sonra bir daha birbirlerini hiç görmediler. Kısa bir Kubrick hatırlatmasından sonra The Shining filminin detaylarına göz atalım; Film, Stanley Kubrick tarafından Stephen King'in aynı adlı romanından uyarlanıp 1980 yılında beyaz perdeye yansıtılmıştır. Filmin çekildiği dönemde film gerektiği değeri ne yazık ki görmedi. Oscar’ın, The Shining’i görmezden gelmesi bir kenara; Kubrick ve The Shining aday olarak bile gösterilmedi. Film adeta yıllandıkça değer gördü. Film, yazar olan Jack Torrance’nin ailesi ile birlikte kış sezonu boyunca kapalı olan Overlook Otelinde, Jack’in yazı yazmaya başlaması ve sonrasında gelişen olayları anlatmaktadır. Hava koşulları sebebiyle otelin çevresi ve otele giden tüm yollar karla kaplanmıştır. Devasa bir otelde üç kişilik bir ailenin var oluş çabasına film boyunca tanık oluyoruz. Torrance çiftinin oğlu (Lloyd) Danny'nin, filmin başından beri sakin ve soğukkanlı bir çocuk olması ne kadar normal bir durum gibi gözükse de filmin atmosferiyle birlikte rahatsız edici bir duruma dönüşmektedir. Danny’nin hayali arkadaşı “Tony” bu huzursuzluğu ikiye katlamaktadır. Şu an 50 yaşında olan Lloyd, filmin çekildiği dönem, bir korku filminde oynadığını bilmemektedir. Dolayısıyla oynadığı filmi de yıllarca izlememiştir. Danny’nin, Tony’ye işaret parmağını oynatarak hayat vermesi gibi birçok sahne, Danny’nin doğaçlama yapmasıyla ortaya çıkmıştır. Danny karakteri geçtiğimiz yıllarda, The Shining’in devam filmi olan Doctor Sleep’in ana karakteri olmuş ve The Shining serüvenine devam etmiştir. Delirme ve reenkarnasyon üzerine kurulu olan hikâye, cinnet hissini tüm izleyiciye kusursuz bir şekilde aktarıyor. Bu durumda da The Shining filmi Türkçe'ye ''cinnet'' olarak çevriliyor. Filmin neredeyse başından sonuna kadar, diken üstünde oturma hissini yaşıyorsunuz. Bu film için Jack Nicholson haricinde Robert De Niro ve Robin Williams gibi başarılı isimler aday olarak yer alsa da Kubrick, Jack’in bu film için en uygun kişi olduğunu düşünüyor. The Shining filmine ve Jack Nicholson’a takıntılı olan biri olarak; bu filmde Robert veya Robin, Jack Torrance karakterini canlandırıyor olsaydı film nasıl bir hâl alırdı merak ediyorum. Az önce de bahsetmiş olduğum, filmi izlerken oluşan huzursuzluk hissini sadece filmi izleyenlerin hissettiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Filmin set ortamının da huzursuzluk dolu olduğu bilinmektedir. Wendy Torrance rolünü canlandıran Shelley Duvall'in bu huzursuzluktan en çok etkilenen kişi olduğu da bilinmektedir. Hatta daha sonrasında Duvall psikolojik bir tedavi bile görmüştür. Shining hakkında bazı bilgiler; - Romanda 217 olarak belirtilen otel odasının numarası, filmde 237 olarak değiştirilmiş. Bunun sebebi ise Timberline otel yönetimin, filmden sonra hiç kimsenin 217 numaralı odada kalmak istemeyeceğini düşünmesi. Otelde 237 numaralı bir oda bulunmamaktadır. - “Here’s Johnny!” sahnesinin çekimleri üç gün sürmüş, sahne için toplam altmış kapı baltalanmıştır; “Here’s Johnny!” seslenişiyle ünlenen bu sahne, doğaçlama bir sahnedir. - Jack Nicholson ve Joe Turkel, bar sahnesinin çekimleri için altı hafta prova yapmış. - The Shining’in son sahnesindeki gizemli fotoğraf aslında photoshoptur. Diane Johnson, bu fotoğraf hakkında “Evet, fotoğraf hakkında bir açıklamamız var; ancak bu, herkese biraz ilginç gelebilir. Jack aslında o otelde yıllar önce bulunmuş ve reenkarnasyon ile o otele gelmiş hayali bir canlı; ancak aynı zamanda biz Jack’in 'o andaki' başka halini de görüyoruz. Biraz paradoksal ve fazlasıyla karışık farkındayım.” açıklamasında bulundu. - The Shining, Yılın En Kötülerinin Belirlendiği Razzie Ödülleri’ne Aday Gösterildi. - The Shining’in Yıllar Sonra Gelen Devam Filmi: Doctor Sleep - The Shining filminin kapı kırma sahnesi için Kubrick, The Phantom Carriage filminden esinlenmiştir. - Filmdeki kırmızı tuvalet sahnesinde 180 derece kuralına uyulmamıştır. - Kubrick, “Filmin çok karışık ve anlaması zor olduğunu kabul ediyoruz, ancak olmasını istediğimiz şey zaten buydu. Kesin ve anlaşılabilir bir son olmasını hiçbir zaman istemedik. O dönemde, anlaşılmaz bir film olduğu için herkes tepki göstermişti; ancak şimdi en iyi korku filmi diye anılıyor. Puzzle gibi bir filmdi, bırakın öyle kalsın.” - Filmin final sahnesi olan karlar içindeki Jack Torrance’ı gördükten sonra, film, oteldeki balo fotoğrafını izleyiciye gösterir ve film biter. Filmin açık uçlu bir şekilde bitmesiyle birlikte aylar sonra öğrenilir ki aslında bu iki sahne arasında bizim görmediğimiz bağlayıcı bir sahne çekilmiştir fakat Stanley Kubrick, bu sahneyi filmden çıkarmaya karar vermiştir. Yazan: Ceren DERE
- Druk/Körkütük
“Gençlik nedir? Bir rüya. Aşk nedir? O rüyada gördüğün şey.” Soren Kierkegaard Thomas Vinterberg yönetmenliğinde 2020 yapımı bir film. Testosteron azalmasından sessizliğe gömülmüş, öğrencilerinin dahi saygı duymadığı, orta yaş krizinde, lise öğretmeni bir adam; güzel karısıyla bitik ilişkisi; kendi gibi sıradan hayatlar yaşayan, enerjisi düşük arkadaşlarıyla olan sıkıcı muhabbetler… Yine yeni yeniden, bir İskandinav depresyonu ile karşı karşıyayız sayın seyirciler. Film, bir genç topluluğunun, geleneksel bir yönü olduğunu anladığımız, göl kenarında koşturarak bira kasası taşımaca oyunu oynadığı bir sahneyle başlıyor. Yarınlar yokmuşçasına eğlenen sorunsuz ülke gençlerinin saf mutluluğu, devamında sürekli Martin’in meymenetsiz suratını izleyecek olmamızdan habersiz, filme kendimizi bir anda kaptırmamıza neden oluyor. Adıyla, afişinin de yardımıyla, film aslında daha çok başlarda rengini belli ediyor. Belli ki, mutsuz bir avuç orta yaşlı erkek, çocukça bir fikre kapılıp alemin akıllısı gibi bunu uygulayacaklar; başta mükemmel sonuçlar alarak git gide dozajı artıracaklar; sonra ipin ucu kaçacak, sakın biz bir hata yapıyor olmayalım diye şöyle bir düşünecek ama adam sen de hadi vur vur diyecekler; en nihayetinde kaçınılmaz son biçiminde işemeli ölmeli alkol vurgunu yiyerek tanrım biz ne yaptık diyecekler… Şişede durduğu gibi durmuyor sonuç olarak. Dünya liderlerinin sarhoş ve komik halleri, filmin en güzel kısmıydı; birisi, küçücük bir dokunuşla filmi bir üst segmente taşımış, hem de sadece kaynak taramasıyla, çok zekice… Martin’in, kendisine yamuk yapan karısına delirip evi dağıtmasına şaşırdığımı belirtmeden geçemeyeceğim; demek medeniyetin beşiğindeki erkekler de sinirlendiklerinde mutfağı, sofrayı yere indiriyormuş, aşkolsun. Eğlenceli, hoş bir film kabul; ancak neden bu kadar olay yarattığını asla anlayamadım. Martin’in kapanış dansı da güzeldi evet ama üzgünüm, eğlenmenin bu kadarı yalnızca gençlere yakışıyor.











