top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 230 sonuç bulundu

  • The Crown (Dizi) 2016

    Malumumuz, Kraliçe II. Elizabeth geçen ay öldü. 2022 yılında hala asırlar evvelki geleneğe göre cenaze töreni yapılışını naklen izlerken, o ana kadar hiç merak etmediğim kraliyet ailesini araştırmaya karar verdim. İngiltere’de yaşarken ne oradaki akrabalarımın ne de İngilizlerin, kraliçe ve kraliyet ailesi hakkında konuştuğuna şahit oldum. Ancak turistler için satılan hatıra eşyalarına rağbet çoktu. PR (halkla ilişkiler) sembolünden başka bir şey değil gibi gözüküyordu. Belki son yüzyıldan bugüne gerçekten de öyle olabilir. The Crown, taçlı kraliçenin bile taçsız kraliçe gibi işlevsiz olabileceğini gösteren; değişen dünyada kraliyet ailesinin, eriyen gücünün fotoğrafını çeken hoş bir dizi. Çöken bir imparatorluğun, hediyelik eşyalarda şanının devam edişine kadar uzun bir zamanda geçiyor dizi. Daha önce II.Elizabeth’in de büyük büyük babaannesi olan, uzun yıllar saltanat sürmüş ve hanedanlığın en önemli figürlerinden biri olan kraliçe Victoria hakkında aynı adlı bir diziyi izlemiştim. Dizi, sadece o zamanki kuzeni/eşi Alman asıllı Albert ile tanışması ve evliliği üzerine hikaye anlatımının kurulduğu karton bir diziydi. Masa oyunları üzerinden betimlersek, Victoria dizisi TABU, The Crown, scrabble, House of Cards, satranç oynamak gibi. Neden böyle bir zorluk derecesi ile örnek verdim? Çünkü kraliyet ailesinde büyük olaylar yok. Evet skandallar, ülke içindeki krizler dramatik unsura malzeme olabilir ama sonuçta dışarıya duygusunu yansıt(a)mayan bir aileden bahsediyoruz. Bu arada tarihi figürleri ve olayları bilmeden diziden %100 zevk almanın imkânsız olacağını düşünüyorum. Dizi bazı yerlerde kraliyet ailesinin protokollerini seyirciye bilgi olarak verebiliyor. Ancak bu yine de izle & geç dizilerin izlenebilirliği seviyesinde değil. Bir örnek olarak, dizide Elizabeth’in babaannesi ölüm yatağındayken ona bakan hemşire ile bir diyalog geçiyor. -Kraliçe geldi hanfendi. +Hangi kraliçe? -Genç olan. +Ha “The queen” (asıl yani II.Elizabeth) -Valla bilmiyorum çok kraliçe var. Evet. Aslında durum o kadar karışık değil. Hanedanlık, tahttaki kraliçe ve kralın, cinsiyet gözetmeksizin doğan ilk çocuğuna geçiyor. Buradaki karışıklık, kral ve kraliçenin evlendiği kişilere de kraliçe denmesi. Erkeklere kral denmiyor. Prens olarak kalıyorlar. Geçtiğimiz günlerde ölen Kraliçe II.Elizabeth'in oğlu 74 yaşında kral oldu bildiğimiz gibi. Hanedanlık ilk doğan çocuğa geçiyordu. Yani bir sonraki kral, oğlu William olacak. Peki diğer oğlu Henry? Henry, taht konusunda çok gerilerde. Hanedanlık çocuklara geçtiği için, William ölene kadar ne kadar çocuk yaparsa öz kardeşinin o kadar önünde taht varisi olacak. Ancak çocukları olmasaydı William öldüğünde Henry, kral olabilecekti. The Crown dizisi de bir istisna olarak krallığın kardeşten, kardeşe geçmesiyle başlıyor. II. Elizabeth’in babası Kral George’u biz King Speech filminden biliyoruz. Kekeme, utangaç, sigara bağımlısı olarak betimlenmiş. II.Elizabeth'in babasının kekeme ve utangaç olmasından dolayı aşırı derecede sigara tüketiminin sonucu olarak akciğerinin ilk önce yarısının ameliyatla alınması ve diğer ciğerdeki kalan tümörün de kralı hızla öldürdüğünü görüyoruz. Dizide de bu sahneler birebir işlenmiş. Fakat olayın bir başka kısmı var. Elizabeth’in babası aslında 2. en büyük kardeş. Yani? Kralın abisi yaşıyorsa neden o veya çocukları kral olmuyor? Burada ilk skandal başlıyor. Elizabeth’in amcası olan kral, Amerikalı dul bir aktrisle Anglikan kilisesine göre kabul edilemez bir evlilik yapıyor. Kraliyet de bu evliliği onaylamadığı için kralın karısına hanedanlıktan herhangi bir unvan vermiyor. Bunu saygısızlık olarak gören Kral istifasını veriyor. Radyoda aşk adına krallıktan vazgeçtiğini söylüyor. Ne romantik değil mi? Dizi de bize bunu gösteriyor uzun bir süre; ama tarihe baktığımızda, işler sadece onaylanmayan bir evlilik ve gurur meselesi üzerinden değil, kralın daha büyük bir skandalı yüzünden tahtı bırakmak zorunda kaldığını gösteriyor. Dizinin ilk sezonu “tabii diziyi şimdi o olaya bağlayacaklarsa adamın aşk uğruna krallığı bıraktığı üzerine dayatılan romantizmi göstermişlerdir” diye düşünürken II. sezonda çat diye büyük meseleyi ortaya çıkarıyor. Senarist Peter Morgan şunu kabul ediyor: “Bazen doğruluktan (dizinin gerçeklikle olan ilişkisi) vazgeçmeniz gerekir, ancak gerçeği asla bırakmamalısınız.” O büyük mesele de: Kralın, Hitler sempatizanı çıkması. Günümüze ulaşan fotoğraflarla da bu olayın gerçekliğini doğrulayabiliyoruz. Aslında meşhur kraliçe Victoria’nın eşi de Alman. Daha doğrusu orta çağdan bu yana Avrupa'da düzenin sağlanması için diğer ülkelerin prensleri, prensesleri birbiriyle evlendiğinden durum epey karışık. Dolayısıyla İngiltere kraliyet ailesinin 1914’e kadar karışık bir soyadı var. Bir sürü ırkın, kraliyetin seneler boyunca karışımıyla bu hale gelmiş. Ancak I. Dünya savaşında çalkalanan Avrupa’da, İngiltere Almanlık soyunu tamamen yok etmek için, kulağa daha fazla İngilizce gelen Windsor soyadını almış. Ama bu, ailede Almanların ve Alman sempatizanlarının olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hatta dizide de bu sempatizanlık işlenmiş durumda. “Aşk” yüzünden krallığı elinin tersiyle iten eski kralın annesi ve kardeşiyle Buckingham sarayında kendi aralarında yarı Almanca yarı İngilizce konuştuğunu görüyoruz. Kraliçe Victora’nın eşinin de İngilizce'yi sonradan öğrendiğini bildiğimizden Alman etkisi/milliyetçiliği bir anda ailenin içinden atılamıyor tabii. Almanların II. Dünya savaşında kraliyet sarayını bombalayacak kadar İngiltere’ye büyük zarar verdiğini bildiğimizden; ailenin, Hitler ile işbirliği yaptığını bilmek hem halk hem de kraliyet nezdinde büyük skandal. II.Elizabeth'in amcası olan kralın, hem böyle kara bir geçmişi varken hem de dul bir kadınla evlenmesi ve çocuğunun da olmaması, tahtın bir sonraki kardeşe geçmesine neden oluyor. Bu kardeşin konuşma sorununa (kekemelik) özel harika bir film var: King Speech. Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. II.Elizabeth’in babasının bir gün kral olacağı bile uzak ihtimalken, amcasının tahtı bırakmasıyla babası birden kral oluyor. Olmak zorunda kalıyor. Ancak hem utangaç hem de kekemelik sorunu olan bu kralın, kendini sakinleştirmek ve üzerindeki baskıyı, stresi azaltmak için çok fazla sigara tükettiği söyleniyor. Dizide de bu oldukça belirtilmiş. Normalde çok nadir, sosyal ortamlarda tek tük sigara içen biri olarak, -evde hiç sigara içmememe rağmen- sigara içme isteği beni biraz gıdıkladı. Yine içmedim ama galiba sigara içiminin bu denli yoğun şekilde kullanıldığı ve sansürün olmadığı yıllarda sigara gösteriminin yasaklanma amacına hak veriyorum. Tabii gördüğümüz birçok şeye özenebiliriz her şeyin yasaklanması mı lazım denebilir; ama burada fizyolojik etkisi olan bir tüketimden bahsediyoruz. İzleyince, kralım ben lan demiyorsunuz ama gözünüz bir sigara paketine gidiyor. Dolayısıyla erken ölen babadan sonra, genç yaşta II. Elizabeth kraliçe (hükümdar) oluyor. Annesi Queen Mother (Anne Kraliçe diye çevirebiliriz sanırım) denilerek anılıyor. Babaannesi de yine aynı şekilde Kraliçe Mary oluyor. Dolayısıyla eş durumundan gelen kraliçe sıfatı işlevsiz olduğu için babaannesi, torununun önünde reverans yapıyor (saygıyla bacakları çapraz şekilde alçaltmak) orada işler değişiyor. Netflix'in 'The Crown'u şimdiye kadar çekilmiş en iyi sigara karşıtı reklam olabilir. Tabii Krallık/Kraliçe o dönemde de çok fonksiyonel değil. Bütün diplomatik işleri yine meclis ve başbakan yönetiyor. Anayasal monarşi orta çağın sonlarına doğru ortaya çıkan ve kraliyet hanedanlığının yavaşça yetkilerinin ve etkisinin azaldığı sürece giden bir yapı olduğundan, 1900’lü yılların başında ve ortasında kraliçe/kral olmanın anlamı da bulanıklaşıyor. Dizi, Winston Churchill gibi mükemmel renkli bir başbakanı çok iyi portre etmiş. Bence, Darkest Hour’da ortaya koyulan Churchill karakterinden daha başarılı bir canlandırma var dizide. Yüksek perdeden bağırarak konuşması hala kulağımda yankılanıyor. Oyunculuk mükemmel. Churchill karakteri muhafazakâr partinin başkanı ve ülkenin muhafazakâr yapısını temsil eden bir başbakanı olarak ön planda. Buradaki muhafazakarlık, kraliyetin meşruiyetini de muhafaza etmeyi kapsayan bir ideoloji. Kraliçeyi hazırlayana kadar başbakanlıktan istifa etmemesiyle, hastalıklarına ve yaşlılığına rağmen kendi PR’ını iyi yaparak (diziye göre) senelerce başbakanlık koltuğunda oturabiliyor. The Crown dizisinin, House of Cards gibi güç oyunlarını, insan zaafiyetlerini, hırsı ve entrikanın gerçekliğini yansıtabildiğini düşünmüyorum. Bazı bölümlerde bu kompleks yapıya yaklaşsa da her bölüm aynı dinamiğe sahip değil. Dizinin temposu bu yüzden bana biraz ağır geliyor. Bazen sakız gibi bir konu uzadıkça uzuyor. (Prenses Margaret bölümleri başlı başına) Boş yere uzatılan bölümleri, kendi içindeki bir olayın çözümlenmesini beklerken “binge watching” denilen üst üste bölümleri izlediğinizi hissediyor ve sonrasında, geçen zamana pişman oluyorsunuz. Yapımcı Pierce Morgan, sanat tasarımı konusunda gerçekten çok iyi iş çıkarmış. Türkiye’de yapılan tarihi dizilerin, tarihin gerçekliğiyle ne kadar örtüşüp örtüşmediği tarih profesörlerine sorulduğunda, tarihin gerçek unsurlarının kurmacayı yansıtmada başarısız olduğu ile ilgili röportajlar görüyoruz. Sadece Türk dizileri değil, global çapta tarihi arka plandan yola çıkan bütün dizi ve filmlerin anakronizm gibi maddi hatalardan, drama unsurlarını şişirmek için, olmayan kişi, durumları dizilere eklenmesini kanıksamışken; The Crown’un II. sezonunun sonuna geldiğim kadarıyla her bölümdeki olayların gerçek olaylara dayandığını ve araştırma ekibine çok danışılarak kostümlerden, mekanlara kadar her şeyin birebir tekrar üretilmesine hayran kalmamak elde değil. Karakterler yine dramatik unsurları belirginleştirmek için ekstra renklendirilmiş olabilir, ancak yine de genel özelliklerini gerçekten, gerçek hayattaki kişilik özelliklerinden alıyorlar. Ufak abartılar diyelim ki o kadar olsun. The Crown, drama olmasına rağmen, 1900’lü yıllarda monarşi gibi çağ dışı kaldığı söylenen bir hükümdarlığın, nasıl zaman göre garip kaçtığını çok iyi, çok samimi bir şekilde ortaya koyuyor. Cumhuriyet tarzı yönetimler çoğunluk, Monarşi gibi yönetimler azınlık kaldığı için sadece Tanrı’ya hesap verecek kraliyet, başbakanlara, kabineye ve halka hesap vermek ve 1000 yıllık genelden taviz vermek zorunda kalıyor. Bunun nedeni çok basit. Bütün o ihtişam, saray, statü birden yok olabilir. İnsanların vergileri üzerinden kendine yaşam bulan hanedanlık, zoraki olarak zamana ayak uydurmak zorunda kalıyor ve ayak uydururken de debeleniyor. Bu debelenmeyi dizi çok klas bir şekilde anlatabiliyor. Genç Elizabeth’in Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu) olarak adlandırılan “gelişmemiş” ülkeler bir bir İngiltere’den bağımsızlığını ilan ederken, o toplulukları yine de kraliyet şemsiyesi altında sembolik de olsa tutmak için 6 ay boyunca uzun geziler yapıyor. Bu gezileri British Pathe’ın Youtube kanalından izleyebiliyoruz. İnsan ister istemez, kim takar o zamanda bile kraliçeyi diyor. Dizide bunlar da var. “Askeri üniformalar savaşta giyilir, sirkte çalışıyormuş gibi etkimizi yitirdiğimiz ülkelere seyir zevki vermek için gidiyoruz” diyen kraliyet mensuplarının diyaloglarına şahit oluyoruz. Ezcümle, 1900’lü yılların tarihini iyi biliyorsanız, İngiltere tarihi, kraliyet ailesi ile ilgili yeterli bilginiz varsa The Crown çok zevkli bir dizi. Bu ön bilgilere sahip olduğumuzda bile yukarıda değindiğim gibi bazı bölümlerin gereksiz yere uzatılmış olduğunu söyleyeceğim. Ancak oyunculukların, sahne-sanat tasarımının mükemmel oluşturulduğu bu diziyi “aha tarihte şu da olmuştu bakalım dizide bunu nasıl işlemişler” diye merak edip hipnoz olmuş gibi üst üste bölümleri bitiriyorsunuz. Bunları yazdığımda aşırı yoğun bir iş döneminde olduğum için ve dizinin zehrini bir kez aldığımdan boş kalabildiğim anda izleyebiliyorum. Hatta bir işi yaparken Türkçe dublaj açmak zorunda bile kalıyorum. Ben bu diziyi epey sevmişim ya. Öyle. Gerçek vs Kurgu Dizide geçen karakterlerin ve olayların yan yana getirildiği galeriyi buraya kopyalıyorum. Daha fazlasını orjinal içerikten* takip edebilirisniz. ** Claire Foy, The Crown'un ilk iki sezonunda Kraliçe II. Elizabeth'i canlandırdı. Claire, kraliçenin aksanını mükemmelleştirmekten gerçek moda ve politik anları yansıtmaya kadar (1961'de bir kraliyet ziyareti sırasında Ganalı cumhurbaşkanı Kwame Nkrumah ile yapılan bu dans gibi), hükümdarın özünü zerafet ve güçle yakaladı. Altın Küre kazananı Olivia Colman, 3. sezondan başlayarak Kraliçe II. Elizabeth'in beklenen rolünü devraldı ve bu, kraliçeyi 50'li yaşlarına kadar takip etti. İngiliz aktris en çok Favori ve Broadchurch filmlerindeki rolleriyle tanınıyor. Oscar adayı Jonathan Pryce, Ağustos 2020'de The Crown'un 5. ve 6. sezonları için bir sonraki Prens Philip olarak ilan edildi. O, Imelda Staunton'un karşısında oynayacak ve muhtemelen 2000'lerin başlarında gerçekleşen olayları canlandıracak. En çok Jesus Christ Superstar Live, House of Cards ve Rogue One: A Star Wars Story'deki rolleriyle tanınan Ben Daniels, dördüncü sezon boyunca Snowdon'un 1. Earl'ünü oynadı. Sezon 3, onunla Prenses Margaret arasındaki karmaşık ilişkiyi izledi. Elizabeth Debick,"Prenses Di" rolünü üstleniyor. Kraliyet takipçilerinin zaten bildiği gibi, bu hikaye Prenses Diana ve Prens Charles'ın boşanmasını ve trajik ölümünü takip edecek. The Crown'un 4. Sezonu, Kraliçe Elizabeth'in yaşamının derinliklerine indi ve Elizabeth'in oğlu Prens Charles ile Prenses Diana arasındaki çok incelenen ilişkiye odaklandı ve Netflix'in Lady Di'yi oynaması için yeni gelen Emma Corrin'i seçmesiyle. Emma, rol hakkında şunları söyledi: “Prenses Diana bir ikondu ve onun dünya üzerindeki etkisi derin ve ilham verici olmaya devam ediyor. Onu Peter Morgan'ın yazıları aracılığıyla keşfetmek en istisnai fırsat ve onun hakkını vermeye çalışacağım." Kraliçe Elizabeth'in tek kardeşi Prenses Margaret, daha eğlenceli ve özgür ruhlu kraliyet olarak biliniyordu. 22 yaşındayken, kendisinden 16 yaş büyük, boşanmış bir adam olan babasının yardımcısı Grup Kaptanı Peter Townsend'e skandal bir şekilde aşık oldu. Onların romantizmi kraliyet ailesi içinde kaşlarını çattı ve çok baskıdan sonra ilişkilerini sonlandırdı. Vanessa Kirby, Helena Bonham Carter 3. sezonda üstlenmeden önce rolü oynamıştı. Kral Edward VIII, iki kez boşanmış Amerikalı sosyetik Wallis Simpson'a evlenme teklif ettikten sonra monarşiyi neredeyse yok etmesiyle tanınır. Yaşayan iki tane eski kocası olan bir kadınla evlenme kararı İngiltere'de anayasal bir kriz yaratacaktı, bu yüzden Edward Simpson'la evlenmek için tahttan vazgeçti. Çift daha sonra Fransa'da sürgüne gitti ve hayatlarının geri kalanının çoğunu orada geçirdiler. Britanya'nın en unutulmaz devlet adamı Başbakan Winston Churchill'i oynamak için Amerikalı bir aktör seçmek ilginç ve zor bir seçim olsa da (aksan açısında). Ancak Lithgow, görevdeki son yıllarında İngiliz bulldogunun büyüleyici performansını sergiliyor. Kral VI. George kesinlikle kral olmamalıydı. Erkek kardeşi Edward VIII, Amerikalı sosyetik Wallis Simpson ile evlenmek için tahttan feragat edene kadar tahtın kaderiydi. George'un ünlü bir kekemeliği vardı ve topluluk önünde konuşmaktan çok korkuyordu; ancak sonunda konuşma terapisti ve arkadaşı Lionel Logue'un yardımıyla bunun üstesinden geldi. Camilla Shand (daha sonraki adıyla Parker-Bowles), Diana'nın ünlü TV röportajında "evlilikte üç kişiyiz" dediği kadın -şu anki queen consort-, 3. sezonda İngiliz oyuncu Emerald Fennell tarafından canlandırıldı. Killing Eve ve Promising Young Woman filmlerinin yönetmenliği ile Oscar'a aday oldu. Kraliçe Elizabeth, televizyonda yayınlanan ilk Noel konuşmasını 1957'de yaptı. Dördüncü sezon, İngiltere'nin ilk kadın başbakanı Margaret Thatcher'ı, ünlü aktris Gillian Anderson'ı canlandırıyor. The Crown ve The Queens Coronation (Alex Bailey/PA) 1953'te henüz 27 yaşında olan Kraliçe, babası Kral VI. George'un ölümünün ardından taç giydi. Gerçek hayatta olduğu gibi, The Crown, hizmetin doğru olması ve ilhama çok benzeyen kıyafetlerle taç giyme törenini gerçekleştirmeyi başardı. Başpiskoposun Kraliçe'yi taç giydiğinde sözlerini unutması da dahil olmak üzere bazı noktalarda dramatize edilmiş olsa da, hepimiz biraz gerilimi seviyoruz, bu yüzden onları kim suçlayabilir. Eleştiriler ve etik tutum. The Crown kurmaca bir dizi. Dolayısıyla gerçekleri olduğu gibi tekrar oluşturmak zorunda değil. Böyle bir zorunluluk belgesellerde olur. Ki belgesellerde bile gerçekliğin ne denli yansıtıldığı, ne denli “ilgi çekmek adına” gerçeğin sınırlarının zorlandığı tartışma konusudur. Dizinin ilk iki sezonu kraliçe ve kraliyet ailesi tarafından izlenip bazı olayların aşırı dramatize edildiği konusunda geri dönüşlerinin olduğunu biliyoruz. Ancak 3. ve 4. sezonlarda kraliyet ailesinin ve yetkililerinin tepki gösterdiğini biliyoruz. Kraliyet yetkililerinin, Netflix’e, dizinin kurmaca olduğunu ve olayların, gerçekleri yansıtmadığı ile ilgili bir istek gönderdiğini ancak Netflix tarafından bunun reddedildiğini de biliyoruz. The Guardian***’daki yazıda, gerçek hayatta olmayan ve kraliyet ailesindeki kişileri küçük düşüren ya da olmamış olayların, gerçeklerin arasına sıkıştırılarak izleyicide “bu izlediklerimin hepsi gerçek olmalı” algısı yarattığı ile ilgili eleştiri yazısında şu olayların gerçekten yaşanmadığı vurgulanmış: 1. Lord Mountbatten, ölümünden bir gün önce Prens Charles'a bir mektup yazması. 2. Kraliyet ailesi, Balmoral'ı ziyaret eden Margaret Thatcher'ı küçük düşürmek için protokol tuzakları kurması. 3. Prenses Margaret, reverans yapamadığı için Prenses Diana ile alay etti. 4. Prens Charles, evliliğinin ilk yıllarında Camilla Parker Bowles'ı her gün aradı. 5. Prenses Diana, Avustralya ziyareti sırasında sinir krizi geçirdi ve planlarını değiştirmeye zorladı. 6. Prenses Margaret, monarşiyi utandırmaktan kaçınmak için “devlet akıl hastanesine” yerleştirilen Kraliçe'nin iki kuzenini ziyaret etti. 7. Kraliçe, Thatcher hakkındaki görüşünü “ilgisiz” olarak sızdırmaktan sorumluydu. 8. Kraliçe, Trooping the Colour için defalarca yanlış giyinmiş olarak gösterildi. Yazı: Gurur Sönmez Mail: gurursonmez@gmail.com Kaynaklar * https://www.cosmopolitan.com/entertainment/tv/g14506480/the-crown-real-life-characters- photos/?slide=16 ** https://uk.sports.yahoo.com/news/crown-vs-real-life-see-230100374.html?guccounter=1&guce_referrer=aHR0cHM6Ly93d3cuZ29vZ2xlLmNvbS8&guce_referrer_sig=AQAAAAOnLo7XE8lxnHpUQpdtA6PbMlpiVslsxUQYdAGk3IjAzcDjrxKSnZb4xYM_snwXb9VocUy93BgasvUnViB-yFIFQuGQbl2ddb1G7mibhI18GBjfrqgnfb_JQHFkmH2WkLIkpdETTkxj_CGkeH0xlc1N0A-45yBe-iWN4HC8T7_U *** https://www.theguardian.com/commentisfree/2020/nov/16/the-crown-fake-history-news-tv-series-royal-family-artistic-licence

  • The Crown 5. Sezonda Görmek İçin Heyecanlandığımız Şeyler

    The Crown'un en yeni sezonuna saatler kala, bu sezon 90'ların tarihi olaylarından hangilerinin ön plana çıkacağı konusunda heyecanlanmadan edemiyoruz. Fragmanda gördüğümüz gibi, arka planda çalan Bittersweet Symphony ile (ki bu çok güzel ve akıllıca bir şarkı seçimi) Windsor Castle Yangını'nın kesinlikle bölümlerden birinde yer aldığını görebiliyorum. Martin Bashir'in Prenses Diana ile ikonik Röportajı yeniden canlandırılıyor ve son olarak Di'ın İntikamı Elbisesi, fragmanda bile en popüler ve ikonik anlardan biri olmaya devam ediyor. 6. sezon sonuncu sezon olduğu ve yine aynı kadroyu barındıracağı için, yeni oyuncu kadrosuna hoş geldiniz diyorum. Elizabeth Debicki, Diana'yı oynayacak ve ilk resmi fotoğrafları gördüğümde Di ve Debicki arasındaki benzerlik karşısında ne kadar şok olduğumu söylediğimde aşırı tepki vermiyorum. Anlayabileceğiniz gibi, Diana'yı, hayırseverliğini ve cesaretini seviyorum; bu yüzden Kraliçe'ye geçmeden önce onun hakkında konuşmalıyım. 90'larda Diana güvenini kazanıyor ve bir kez daha kurallara meydan okuyor. Geçen sezon AIDS hastasına sarıldığını zaten görmüştük, şimdi onun eski bir kraliyet üyesi ve boşanmış bir kadın olarak yeni insanlarla flört ettiğini, o zamanlar bir kraliyet için "çok fazla" sayılabilecek şık anlarını, oğullarıyla kaliteli zaman geçirirken normal bir çocukluk geçirmeleri için çalışmasını ve her zaman olduğu gibi hayırseverliğini göreceğiz. Kişisel hayatı hakkında birçok bilgiyi ortaya çıkaracak; yeme bozukluğu, "kalabalık" evlilik ve kendine zarar vermesi gibi özel bilgilerini açıklayacak. Kraliyet ailesi gibi insanların bu rahatsızlıklara sahip olabileceğini ortaya çıkardığı için öncü olduğunu düşünüyorum. Ve Charles'tan öç almak için o elbiseyi giymesine bayılıyorum, çok korkusuz ve cesur. Not: Umarım bir şekilde Depeche Mode'un "New Dress" şarkısını çalarlar. İnsanların dünya sorunlarından ziyade Diana'nın o gün ne giydiğini merak etmeleri hakkında bu şarkı. (Bana şarkıyı öğrettiğin için teşekkürler baba.) Tek endişem, Martin Bashir Röportaj sahnesi. Gerçeğinin birebir aynısı olacağına eminim ama internette gördüğüm kadarıyla insanlar Diana'nın sahnedeki duruşundan endişe duyuyorlar. O her zaman üzgün ve sakin bir yapıya sahipti ama insanlar Debicki'nin Diana'sının o sahnede kendinden çok emin göründüğünü söylüyorlar. Ne dediklerini anladım, aşağıdaki gifi görebilirsiniz. Ama fragmandan sadece 2 saniyelik bir sahne, tüm sahnenin nasıl oynanacağını bilmiyoruz. Debicki'nin harika bir iş çıkardığından oldukça eminim, sesinde ve beden dilinde Diana'nın özünü görebiliyoruz. Bu yüzden onu göreceğim için çok heyecanlıyım. "Her şeyi farklı yapıyorum çünkü bir kural kitabına göre gitmiyorum, çünkü kafadan değil kalpten yönetiyorum" -Prenses Diana, 1995 Şimdi, Kraliçemiz hakkında konuşalım. Bazılarınız onu Harry Potter'daki olağanüstü korkunç Dolores Umbridge olarak tanıyabilir, ancak sinemaseverler onu anında tanır. Claire Foy ve Olivia Colman gibi harika bir aktris. Fragmandan gördüğümüz kadarıyla bir kez daha mest olacağız gibi. Özellikle izlemek için çok heyecanlı olduğum bir sahne, onun "Annus Horribilis" sahnesi. Çocukları boşanırken (Kilise için olağanüstü bir kelime) ve Windsor yangınından sonra, 1992'nin kendisi için en kötü yıl olduğunu ilan etti. Prenses Diana'nın cesur açıklamalarına ve oğlunun Camilla Parker-Bowles ile devam eden ilişkisine nasıl tepki vereceği konusunda da heyecanlıyım. Artık daha yaşlı ve daha akıllı olduğuna göre, Başbakanlara karşı da daha güçlü bir Kraliçe görmeye hazırım. “1992, zevkle geriye dönüp bakacağım bir yıl değil. Muhabirlerimden birinin sözleriyle, bu yıl, Annus Horribilis yılı” -Kraliçe, Hükümdarlığının 40. Yıldönümü, 1992 Prens Charles ve Camilla'yı görmeye o kadar hazır değilim. Önceki sezonu izlerken çoğu zaman sinirlerimi bozdular ve fragmana ve tarihsel verilere dayanarak korkarım ki onlara tekrar katlanacağım. Ama olay şu ki, onlar aktör olarak mükemmeldiler ve sadece işlerini yapıyorlardı. Artı olarak, Josh O'Connor neredeyse Prens Charles'a sempati duymamı sağlıyordu; bu yüzden Dominic West'in benim için aynısını yapıp yapmayacağını merak ediyorum. Nedenini bilmiyorum ama Prens Philip'i seviyorum, onu görmek de bir zevk. Ayrıca dört gözle beklediğim şey, oyuncu listesinde adı olan Peter Townsend'i (Prenses Margaret'in 1. Sezondan sevgilisi), Prenses Margaret'in kendisini, Dodi Fayed'i (Diana'nın sevgilisi) ve Kraliçe'nin diğer çocuklarını daha fazla görmek. Günümüze yaklaştıkça, Diana'nın trajik ölümü gibi bazı olayları göstermek için ne kadar ileri gitmeye istekli olduklarını merak ediyorum. Netflix'in, William ve Kate'i oynayanları duyurdukları için dizinin yakın tarihe geleceğini biliyoruz. Diziyi 6. Sezondan sonra bitirmek bence doğru bir karar çünkü tarihler yaklaştıkça aynı nostaljik hissi vermiyor ve tarih gibi gelmiyor. Ancak, bazı asi Prens Harry sahneleri ve skandallarını görmeyi çok isterim. Umarım 6. Sezona geldiğimizde gösterirler. Dizi ilk başladığında, 5. Sezondan sonra biteceği kararlaştırılmıştı. Sanırım daha fazla storyline izleyeceğimiz için şanslıyız. Di'ın ölüm kısmına gelince, çok dikkatli yapılmalı. Kraliyetten başka kimse gerçeği bilmiyor, bu yüzden gelecek sezon için Yazarlar Odasına dualarımı gönderiyorum. Her iki tarafa da saygı duyarak bu durumu nasıl işleyeceklerini de merak ediyorum. Her neyse, The Crown, daha önce tartışmalı sahne göstermedi değil, onlara bir şey olmaz. Son olarak, dizinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı umurumda değil. Charles ile Camilla arasındaki görüşme sayısının 40 yerine 2 olması da umurumda değil. Bu eğlence sektörü ve ben tüketiyorum & zevk alıyorum. Bazıları tarihi kısmını seviyor, bazıları da dramayı. Gerçek insanların hayatları anlatılıyor, bunu biliyorum. Ama halkın gözü önündeyken korkunç şeyler yapıyorlarsa, sanırım yapacak bir şeyimiz yok. Dediğim gibi, bu eğlence sektörü ve biz de dramayı seviyoruz. Su Evci nsuevci@gmail.com

  • Christopher Robin (2018)

    Birçoğumuzun çocukluğunun çizgi filmlerinden tanıdığı Winnie the Pooh, 2018 yılında Marc Forster tarafından live action filmi olarak Christopher Robin filmiyle geri döndü. Sadece Winnie değil tüm arkadaşları artık gerçek dünyada. Christopher Robin olarak Ewan McGregor bizleri karşılıyor. Chirstopher Robin artık bir yetişkin ve ciddi bir yaşamı vardır. Bunun sebebi ailesinin, onu küçük yaşta yatılı okula gönderip iyi bir eğitim almasını sağlamalarıdır. Christopher Robin, küçük yaşta babasını kaybeder, zor anlar yaşar. O zamanlarda başlayan dünya savaşlarının devam etmesiyle orduya girer ve arkasında hamile eşini bırakır. Neyse ki sağ salim evine döner. Savaş da bitmiştir. Özgür bir İngiltere’de kızı ve karısıyla yaşayan Christopher, bir bavul şirketinin mali işleriyle ilgilenmektedir. İşini de harika yapmaya çalışan biridir Christopher. Christopher, ailesinden öğrendiği gibi her zaman başarılı olmak isteyen biridir. Bu yüzden kızını da öyle yetiştirmeye çalışır. Tabii kızı bundan pek hoşnut değildir. Christopher’ın çocukluk zamanındaki oyun ve eğlence içgüdüsü artık yoktu. Ona bakınca karanlık bir his hissetmek mümkün. Ertesi sabah, kızı ve karısı dağ evine tatile giderler; Christopher ise ailesine ayıracak zamanı olmadığı için işe gider. Küçük bir kıvılcım, büyük yangınlara yol açar değil mi? Bu kıvılcımı Christopher’ın kızı ortaya atıyor. Babasının el çizimlerinden olan Ayı Winnie’nin resimlerinden birini mutfağa koyuyor. Bunu görünce Christopher, tabii ki eskiyi hatırlayacaktır. O eski arkadaşlarını nasıl unutsun... Bu hatıralar bence bir büyüydü. Yüz Hektar Ormanı'nı sisler içerisinde görürüz. Christopher’ın eğlenceli zamanından hiç eser yoktur. O zamanlarda renkli doğa ve açık hava vardı. Bu an anlıyoruz ki, o evren sanki Christopher’ın iç dünyasının bir yansıması. Winnie o karanlıkta gezip, birden kendini Chirstopher’ın geldiği ağacın oluğunda bulur. İçeri girince Winnie, Londra’da bir parka gelir. Orada, Chirstopher ile karşılaşır. Christopher, onu alıp eve girer. Evde eski eşyalarına bakıp tüm eski dostlarını hatırlar. Chirstopher, Winnie’yi geri götürmeye karar verir. Chirstopher Robin’in, aslında bir bunalımda olduğunu söyleyebilirim. Ailesinin ona olan davranışları, şehre gelince arkadaş edinememesi, dünya savaşlarının çıkması gibi sorunlar üst üste geldiği için bu travmalar normaldir. Daha iyi yaşama çabası da ailesini arka planda bırakmasını sağlıyor. Farkında değil ama ailesinin yaptığını o da kendi kızına yapıyordu. Bunun farkına varabilmesi için çocukluğunu hatırlamalıydı. Bu yüzden Winnie uyandı ve Londra’ya geldi. İşte bu KADER! Christopher, Yüz Hektar Ormanı'na gider ve Winnie ile diğer arkadaşlarını bulmaya çalışır. Onları bulur ama kimse onun olduğuna inanmaz, çünkü aradan 30 yıl geçmiş, normal. Onlara kendini kanıtlamak için çocuk olmalı. O da çocuk olup bir oyun uydurur. Heffalump’ı yakala oyunu. O oradaymış gibi yaptığında eşek Iyor ona inanmaya başlıyor ve ayak uyduruyor. Böylece herkesin güvenini tekrar kazanıyor. Bu davranış, insanın zaman zaman çocukluğuna dönüp anı yaşaması gerektiği ve sevdiklerine her zaman vakit ayırması gerektiğini anlatıyor. Ormanda kaybolan eşyalarını Tiger, onun çantasına tekrar koyar ve herkes onu yolcu eder. Tiger’ın aslında onun iş dosyalarını koymadığını fark edince Winnie ve arkadaşları Londra’ya geri dönmeye çalışırlar. O sırada Christopher’ın kızıyla tanışırlar. Birlik olup Londra’ya ola alırlar. Bir maceranın ardından dosyaları ulaştıramasalar da Christopher’ın bir şeyin farkına varmasını sağlarlar: kendisine de vakit ayırması gerektiği. Christopher’ın çalıştığı şirketin bir bavul şirketi olduğunu söylemiştim. Bu şirket tam bir İngiliz şirketidir. Sosyal sınıf ve toplum ayırımcılığının olduğu bir şirkettir. Bavulların üretildiği hedef kitle, en zenginlerdir. Bu da müşteri sayısını azaltan bir durumdur. Christopher’ın önerisi o bavulların daha da uygun fiyata satılıp herkesin almasını sağlamaktı. Bunun için de köle gibi çalışan şirket elemanlarına izin vermek, onlara tatil hakkı tanımak. Böylece sevdikleriyle istedikleri yerde vakit geçirebilecekler ve tabii ki seyahat için bavul alacaklar. Christopher artık ailesinin mutsuzluğunu göremeyecek kadar kör olmadığı için Yüz Hektar Ormanı da eski haline, eski rengine dönmüştür. Christopher Robin filmi, karakterin iç dünyasına odaklanan bir yapımdır. Sosyalist bir alt metni olsa da işledikleri konu gündelik bir anlama taşınabilmiş, tabii Ayı Winnie ile. Bu yönden senaryosunu başarılı bulduğum bir film oldu bu. Filmi izlerken sürekli Christopher’ın şizofren olup olmadığını sorguladım. İzleyen herkesin bunu düşündüğüne eminim. Çünkü birçok kanıtı var. Bir ağaç oluğundan giriyorsun ve başka evrene geçiyorsun. Bu evrende canlı oyuncakların var ve konuşan iki hayvan. Evet, mesela bu da bir kanıt. Baykuş ve Tavşan gerçek dünyaya gelmiyor. Sadece Winnie, Tiger, Piglet ve Iyor. Ben Winnie the Pooh’un hikayelerini ve filmlerini küçükken çok izler okurdum. Bu yüzden filmi izlerken bazı unsurlar dikkatimi çekti. Winnie’nin bal tutkusu gibi. Filmde, balları kafasını kavanoza sokarak yiyordu. Merdivenden düştüğü sahne de… Çizgi filmlere süper göndermelerdi. Benim gibi eski hayranların, dolu gözlerle izlediklerine eminim. Özellikle de Christopher’ın ona kırmızı balon alması… İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

  • Kaos Yürüyüşü - (Kaos Senaryosuyla)

    Chaos Walking, “The Knife of Never Letting Go” kitabından esinlenilmiş 2021 yapımı bir bilim-kurgu filmidir. Patrick Ness ve Christopher Ford tarafından filme uyarlanmıştır. Başrolde Tom Holland, Daisy Ridley ve Mads Mikkelsen bulunuyor. Kaos Yürüyüşü filmi, ilginç yapısıyla dikkat çekiyor. Filmde erkeklerin düşünceleri fiziksel olarak duyulabiliyor ve görülebiliyor. Erkeklerde olan bu özellik sadece “Yeni Dünya” denilen gezegene özgü bir olaydır. Tom Holland’ın canlandırdığı Todd, sadece erkeklerin olduğu bir kasabada büyümüştür. Zihnindeki sesleri bastıramadığı için kasabada çok sıkıntı yaşadığı belli oluyor. Çok geçmeden uzaydan düşen bir gemiyle, bir kız ortaya çıkıyor. İlk kez bir kız gören Todd, onu korumak istiyor. Çünkü kasabasındaki erkeklerin ona kötü davranacağını biliyor. Uzaklardaki kasabaya gidiyorlar ve Yeni Dünya’da kadınların da yaşadığını öğreniyor. Aslında sadece onların kasabasında kadın yok. Çünkü, düşünceleri dışarı yansımadığı için onları ruhsuz olarak anmaya başlıyorlar; böylece her kadını katlediyorlar. Erkeklerin çoğu o kasabada, bu yüzden akli dengelerini kaybettikleri çok belli oluyor. Uzaydan gelen kız Viola’yı yakalayıp durdurmak istiyorlar. Çünkü Dünya’dan daha fazla insanın Yeni Dünya’ya gelmelerini istemiyorlar. Bunun sebebi de pek açık değil filmde. Aslında hiçbir şey açık değil. Filmi izlerken izleyiciler, Todd’un düşüncelerine hâkim olmayı öğrenip bir kahraman olacağını düşünecektir. Fakat film bizlere bunu sunmuyor. Filmin birçok hikâye doğurduğu olay örgüsü bulunmakta. Bunlara liste halinde değinmek istiyorum. 1. Kadınların neden olmadığı? Kadınların sadece Todd’un kasabasında olmaması çok garipti. Annesinin günlüğüne göre, onların kasabasındaki erkekler onları öldürmüş. Peki ya neden? 2. Aaron’ın inancının nereden geldiği? Aaron bir kehanete inanıyor. Gökten gelen kişinin onları cezalandıracağına. Peki ya neden? 3. İnsanlar neden Dünya’yı terk edip Yeni Dünya’yı keşfe çıkıyor? 4. Yeni Dünya’nın yerlileri olan yaratıklarla insanların neden kötü bir ilişkisi var? Bu saydıklarım, filmde konuya girilip işlenmeyen konular. Bunları her seferinde, ana konu olarak işleyecekler sanırken farklı bir yola devam ettiler. Bu başarısız bir senaryonun eseri mi diye düşünceler ortaya çıkıyor. Evet, başarısız bir senaryosu var bence. İçerik ve biçim çok iyiyken, konunun bir yere varamaması büyük bir başarısızlık. Bu film, 2021 yılında ve pandemi sürecinde çekilmiş bir filmdir. Hem pandemi hem aksaklık dolu prodüksiyon süreci bunu etkilemiş olabilir. “The Knife of Never Letting Go” kitabını okuyup, izleyen izleyicilerin yorumlarına göre kitap çok daha akıcı ve konuya bağlı olduğu söyleniyor. Kitaptan esinlenen yazarlarımız Patrick Ness ve Christopher Ford, bilinçli olarak kitaba bağlı kalmamış da olabilir. Kitabın yazarı da olan Patrick Ness, kitabın spin-off'u olarak da bu filmi yapmış olabilir. Diğer cevapları kitaplarda bulmamızı istemiş olabilir. Bunun sonucu, incelediğim filmi şöyle anlatabilirim… Filmin başında bize bir önerme veriliyor. “Ses, bir erkeğin düşüncelerinin filtresiz halidir. Ve filtresi olmayan bir erkek sadece yürüyen kaostur.” Bu önerme ana karakterimizin zihin haritasının nasıl çalışacağını anlatıyor bize. Karakterimizin sürekli düşünceler içinde olup kendini öne çıkartma ve başarılı olma isteği, sırları ve arzuları sürekli dışarıya vuruyordu. Bunlar insanların çoğunda olan doğal düşüncelerden birkaçı. Bu arzularına yenik düşen erkeğin hayatında kaoslar yaşanabilir. Bir kadın kadar güçlü değildir. Filmin tamamen Todd’un bilinç akışına göre ilerlediğini fark ettim. Todd neyle karşılaşırsa onunla görüyoruz. Paralel bir hikâyeyi hiçbir zaman görmüyoruz. Yukarıda listelediğim konular da o yüzden anlık yaşanıyor. Tabii ki film boyunca bu soruların cevabını merak ediyoruz. Bu soruların cevapları mı önemli yoksa Todd’un düşüncelerini nasıl kontrol edeceği mi? Eğer sorular derseniz (ben öyle derdim) umarım bir spin-off gelir. Hani derler ya, “Kızlar neden erkeklerden daha uzun yaşar?” diye. Bu film onu anlatıyor kısmen. Erkeklerin anlık tuhaf düşünceleri, hemen pes ettikleri ya da saçma bir şeyden zevk aldıkları düşünceleri dışarı vurunca her şey anlaşılıyor. Bu düşünceler Todd’u nasıl geliştirdi peki? Todd’un sefil gençliği boyunca başarısızlığının ve sürekli erkeklerin arasında en küçük olduğu için ezilmesinin onu bir travmaya sürüklediği apaçık ortada. Sürekli cesur gibi görünmeye çalışması, düşüncelerini saklamaya çalışması bunları gösteriyor. En yakın arkadaşı, köpeği Manchee’dir. Onun köpeği olsa da ona emir cümleleriyle konuşmaması iyi bir ayrıntıydı. Annesini kaybeden Todd'un, onu nasıl kaybettiğini öğrenmesi ve Manchee’nin de boğularak öldürülmesi, içinde büyük bir cesaret uyandırır. Tabii içinde her gün daha da artan cinsel uyanma da vardır. Viola’dır bunun sebebi. Çünkü Todd, ilk kez bir kızla tanışıyordu. Bu olaylar Todd’un içgüdüsünü toparlayıp güçlü bir birey olma yoluna itiyor. Filmin sonunda Todd, artık hakim olabildiği düşüncelerini daha da güçlendirerek, kötü biri olan başkan David’e onun değer verdiği insanları illüzyonla göstererek ona bir ders verir ve etkisizleştirir. Yani insanın kendini doğru yönetebilmesi çevresinde yaşadığı savaşı da bitireceği anlatılmıştır. Açıkça söylemem gerekirse, bu yazıyı çok zor yazdım. Sebebi, filmin konusunun çok dağınık olması. Film, insanı bu yüzden bir süre sonra sıkabiliyor fakat işleniş biçimi gerçekten özgün. Kaos Yürüyüşü, daha başarılı bir film olabilirmiş. Filmin o kadar açığı var ki, kafayı yemek üzereyim. Acaba o nasıldı, bu nasıldı diye düşünüp duruyorum hâlâ :D İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

  • Rosetta

    Başı, sonu olmayan; Çehov üslubu kullanırken, ara ara Kemalettin Tuğcu’ya yanlayan, Dardenne kardeşler imzalı, 1999 tarihli; en büyük hayali, karavan satın almak olanları üzecek film. Kemalettin Tuğcu dedikten sonra, teşbihte hata olmaz, diyerek kendimizi temize çıkaralım; zira alkoliklikten, fuhuşa, evsizlikten, çocuk isyanına ve açlığa kadar, hayatın her türden yokluğuyla bezeli olmasına rağmen, bir şekilde sulu zırtlak olmamayı başarabilmiş bir film. Bunu da Rosetta’nın hırçın ve öfkeli tarzından, görev bilincinden ve bunlara cuk oturan hareketli yakın çekimlerden alıyor. Eser miktarda diyalog içermesi ve neredeyse tamamının, yakın çekim olması nedeniyle film, bolca sosyopsikolojik çıkarımlar yapmaya müsait. Bu nedenle film boyunca, kendi içimde sıklıkla, iradenin özgürlüğü sorunsalı tartışmaları yaptım. Başına gelen veya içine düştüğü o hayatta Rosetta özgür müdür? En temel ihtiyaçlarını dahi gideremediği bir hayatta Rosetta’nın yapmaya teşebbüs ettiği ve yaptığı kötülükler nedeniyle onu suçlayabilir miyiz veya ne derece suçlayabiliriz? Kendisine iyi davranan tek kişiye, hür iradesine dayalı olarak kötülükle karşılık verdiğini, gammazlık yaptığını savunabilir miyiz? Annesine annelik yapmak zorunda kalan bir çocuğun sürdürdüğü hayatta ne derece sabretmesini bekleyebiliriz? Kendilerine verilen yemeği, dilenci olmadıkları iddiasıyla kabul etmeyip çöpe atan; hayatla hiçbir bağı kalmayan, bağımlı annesinin fuhuş yapmasını kendine yediremeyen; sosyal devletin sosyal yardımını reddeden, gururla yüklü bu kızın, kendisine iyilik yapmaya çalışan birinin kuyusunu kazarak işini alması fikri, gurur ve ahlak hiyerarşisinde neden ve nasıl hiçbir yer edinememiştir? Olayın mağduru pasif agresif çocuğun, hayat şartlarının berbatlığı seviyesinde Rosetta’dan epey geride olması bir hafifletici sebep midir? Kandırılan patronun, olaydaki konumu nedir? Peki, böyle bir hayatın yakınından dahi geçmemiş insanlar olarak bizlerin bunları sorgulama hakkı var mıdır? Filmin bir noktasında şöyle bir diyalog geçiyor: "- Eleman ihtiyacınız var mı? + Yok. - Yerleri temizleyebilirim. + O işi gönüllüler yapıyor." Kalburüstü kesimin, sıradan hayat işleri için fütursuzca kullandığı “biz bu işi parayla yaptırmazsak o insanlar ekmeğini kazanamaz” cümlesinin, ilk defa karşılık bulduğu bir an görmüş oldum. Kesin bilgi sayılmaz elbette, ama küçücük bir ayrıntıyla sunduğu kocaman bakış açısını sevdim. Rosetta’nın adet sancısını, saç kurutma makinesini karnına press yaparak gidermeye çalışması bir fakirlik göstergesi olarak mı birkaç kez vurgulanmıştı emin değilim. Çünkü normal bir insanın, makineyi çıplak vücuduna o kadar yakından tutması, eğer Targaryen değilse, yanmasına sebep olur. Dolayısıyla, o kadar yokluktayız ki makinemiz bile az ısı veriyor, gibi bir alt metin -mi?- olduğunu düşünüyorum. Tek sevmediğim kısım, Rosetta’nın kendi kendisini, işin var, arkadaşın var, normal bir hayat sahibi oldun, şeklinde motive ettiği sahneydi. Bu kadar az diyalog içeren ve kendi kendini, salt başrolün bakışlarını kullanarak bu kadar güzel anlatan bir filmde böyle bariz bir sahneye neden ihtiyaç duyuldu onu anlayamamak da bizim ayıbımız olsun. Başlangıcı ve sonu olmayan film, tıpkı Rosetta’nın hayatı gibi.

  • Oyuna Devam! Jumanji: The Next Level

    1995 yapımı orijinal Jumanji çoğu 85-90'lının çocukluğunun filmidir, iyi de filmdir. Hollywood son yıllarda geçmiş filmlere el atıp remake'ler yapmaya başlayınca Jumanji de bundan nasibini almıştı. 2017'de Jumanji: Welcome to the Jungle (Vahşi Orman) geldi, 2019'da da The Next Level (Yeni Seviye). Açıkçası bu son iki film basit TV filmleri gibi ama kafanızı dağıtacak basit popcorn filmi arıyorsanız "Netflix and Chill" görevini yerine getiriyor. (Tabii The Rock'tan bıkmadıysanız) Gerçek dünyada umduğunu bulamayan ve oyundaki karakterinin güçleriyle kendini iyi hisseden karakterimiz, arkadaşlarından gizli şekilde Jumanji'ye girer, kaybolduğunu gören arkadaşları durumu anlayıp onu kurtarmak için peşinden giderler. Yine oyunun içine giren gençler (bu sefer dijital oyun), yine çözülmesi gereken görevler... Fakat çağa uygun olduğunu da düşünmüyor değilim. Bilgisayar oyunlarıyla büyüyüp sinemayı bilmeyen-sevmeyen bir kuşak varsa onları sinemaya çekebilecek, oyun tarzını perdeye aktaran bir iş olmuş. Özellikle bu filmde (Yeni Seviye) bir glitch sonrası karakterlerin beden değiştirmesi filme ayrı bir mizah unsuru katmış. Önceki filmde haritacı olan, bu filmde başka karakter; önceki filmde Bravestone olan, bu filmde başkası. Birazcık sürprizbozan olsa da yazacağım, filmde bu karakterler kendi içlerinde de beden değiştiriyorlar. Hatta posterinde görebileceğiniz gibi, at olan karakter de var. İzledikten hemen sonra unutulan sabun köpüğü bir film olsa da, vakit öldürmek için izlenebilir.

  • Her (Aşk) “Robotlar dünyayı ele geçirecek!”

    Yapay zekaya dair fikirler ezoterik birer doktrin midir? Sayılmaz. En resmiden gayriresmiye, her ortamda hemen herkesin distopik, endişeli ya da hayalperest bir tonlamayla teknolojiyle daha spesifik olarak yapay zekâ teknolojileriyle ilgili söylediği cümlelere şahit oluyoruz. İşte Her, tam manasıyla bu çok köşegeni olan fikri noktada vücut buluyor.Tüm bu ruh hali içinde, ne yapacağını bilemeyen, yaşadığı mutsuzluk ve yalnızlık hissinden kurtulmak isteyen Theodore, reklamını gördüğü yapay zekâ ile tasarlanmış, sesli iletişim kurabilen, kişiselleştirilebilen bir işletim sistemi satın alır. İşletim sisteminin özelliklerini belirlerken sesli iletişim sistemi için kadın sesini tercih eder. Böylelikle aslında işletim sisteminin “cinsiyetini” “kadın” olarak belirler. Samantha adını verdiği sisteme zamanla günlük kişisel ihtiyaçlarından öte (randevu belirleme, arama direktifi verme, arama motorlarında search yapma) yaşadıklarını, hislerini anlatarak, onunla sohbet etmeye başlayan Theodore bundan zevk almaya başlar. “Gerçek” olmayan bir işletim sisteminin gerçeklik ile ilgili merakı, hayalleri, varoluşla ilgili soruları onda hayranlık uyandırır. Samantha’ya yanında taşıdığı kamera aracılığıyla çevresinde olup bitenleri gösteren Theodore, onu kendi dünyasının içinde konumlandırır. Teknolojide yaşanan gelişmeler beraberinde yaşama dair her şeyi evrimleştirmiştir. Bu gelişmeler değerlendirildiğinde hepimizin olumlu bir bakış açısıyla yapacağı ilk yorum kuşkusuz her şeyin daha “kolay” daha erişilebilir olduğudur. Mekândan ve zamandan bağımsız bir iletişim imkanı sunan, dünyayı “küresel bir köy”e dönüştüren iletişim teknolojileri tüm zamanımızı ve alışkanlıklarımızı da kendine entegre etmeyi başarmıştır. Günümüzde en yakınımızla dahi yüz yüze iletişim kurmaya üşendiğimiz, zamanımızın büyük bir kısmını “akıllı” telefonlar, tabletler, bilgisayarlarda geçirdiğimiz, neredeyse tüm hayat pratiklerimizi yeni medyaya uyarladığımız, daima online olmayı hedeflediğimiz bir düzenin içinde bulunmaktayız. Depresif Aşık Bu yeni düzende gerçeğe uyarlanmış, yaratılan “gerçek” içindeki bireyleri anlatan “Her” filmi, bilim kurgu ve romantik dram arasında bir noktada konuşlanmış; iki türe ait desenlerle zenginleştirilmiştir. Filmin alışılmış, bilindik iletişim yetisinden uzak, yaşanan, gerçek dünyadan kopuk, asosyal, depresif baş kahramanı Theodore başkaları yerine, onların ağzından mektup yazılan bir şirkette yazar olarak çalışmaktadır. Gerçek dünyaya ait kadın erkek ilişkisini “beceremeyen” Theodore, çocukluk aşkı olan karısından boşanmak üzeredir. Tüm bu ruh hali içinde, ne yapacağını bilemeyen, yaşadığı mutsuzluk ve yalnızlık hissinden kurtulmak isteyen Theodore, reklamını gördüğü yapay zekâ ile tasarlanmış, sesli iletişim kurabilen, kişiselleştirilebilen bir işletim sistemi satın alır. İşletim sisteminin özelliklerini belirlerken sesli iletişim sistemi için kadın sesini tercih eder. Böylelikle aslında işletim sisteminin “cinsiyetini” “kadın” olarak belirler. Samantha adını verdiği sisteme zamanla günlük kişisel ihtiyaçlarından öte (randevu belirleme, arama direktifi verme, arama motorlarında search yapma) yaşadıklarını, hislerini anlatarak, onunla sohbet etmeye başlayan Theodore bundan zevk almaya başlar. “Gerçek” olmayan bir işletim sisteminin gerçeklik ile ilgili merakı, hayalleri, varoluşla ilgili soruları onda hayranlık uyandırır. Samantha’ya yanında taşıdığı kamera aracılığıyla çevresinde olup bitenleri gösteren Theodore, onu kendi dünyasının içinde konumlandırır. Koyulaşan sohbetler, genişleyen paylaşımlar Samantha ve Theodore arasında yeni bir gerçeklik inşa eder. Bu temsilden hareketle yeni iletişim teknolojileri ve insan arasındaki ilişki hakkında birtakım çıkarımlar yapmak mümkündür. Artık nesnel hakikatler insanlar için oldukça kısıtlı bir anlam ifade ediyor. Baudrillard’ın ünlü hipergerçeklik kuramında belirttiği gibi, artık gerçeklik geri dönüşü olmayan bir çevirme altında ve işin kötüsü insanların gerçekliğe herhangi bir ihtiyacı da kalmamıştır. Gerçeklikten yoksun olan gerçek bellekler, hücreler, filmdeki gibi yapay zekâ tarafından üretilmektedir. Bu sayede sonsuz defa üretilebilen gerçeklik, rasyonel olana duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaktadır. Baudrillard’ın altını çizdiği gerçeğin simülasyonu olan “gerçeklik” kişisel deneyime özgüdür. İçinde bulunmayana göre böyle bir gerçeklik yoktur. Baudrillard’ın simülasyon kuramı filmde Theodore ve Samantha arasında yaratılan gerçeklikle somutlaştırılmıştır. Bir işletim sistemine sahip olmayan, böyle bir işletim sisteminden haberi dahi olmayan herhangi bir kişi için bu “ilişki” ya da gerçeklik aslında yoktur. Theodore açısından değerlendirdiğimizde ise bu, gerçek dünyadaki kadın-erkek ilişkisinin hipergerçekliği, simülasyonudur. Deneyimleyebildiği bu sentetik gerçek, onun için tam anlamıyla gerçektir. Samantha “yaşayan”, “sesli”, “cinsiyeti olan”, “kıskanan”, “hisli” bir kadının simülasyonudur. Baudrillard’ın altını çizdiği “rasyonel gerçekliğe ihtiyaç duymama” durumu da tüm film boyunca açık bir biçimde sunulmuştur. Filmde, arkadaşı Amy’nin ısrarıyla bir kadınla tanışan Theodore bu tanışmayı bir ilişkiye evriltememiş ve kendini tekrar Samantha ile kurduğu gerçeklik içinde bulmuştur. Sonrasında rasyonel olarak gerçek olana ihtiyaç duymamış; bu ilişkinin yapaylığını, aslında var olmayışını sorgulamamış ve ilişkiyi sürdürmüştür. Bu noktada filmdeki bir sahne dikkat çekicidir. Samantha ve Theodore arasında yalnızca sesler aracılığıyla iki bedene, yani iki somut “gerçeğe” ihtiyaç duyulmadan bir cinsel birliktelik gerçekleşir. Samantha’nın bir bedene sahip olma konusundaki merakı ve arzusu ile bir sonraki cinsel ilişkileri için gönüllü bir kadın bulsalar da Theodore bu, herkese göre gerçek olan gerçeklik içindeki cinsel beraberliği başaramaz. Bir bedeni, cismi olmayan Samantha onun tüm arzuları, hazzı, tutkusu için yeterlidir. Arkadaşı Amy’nin de bir işletim sistemi ile aşk yaşıyor olması onları ortak gerçeklikte buluşturmuş ve ilişkiler hakkında hepimizin yaptığı sohbetler, fikir alışverişleri aynı gerçekliğe sahip olan iki kişi arasında yaşanmıştır. Aynı paylaşımı, boşanmak üzere olduğu eşiyle yapan Theodore, eşi tarafından gerçek insan duyguları ile baş edememekle suçlanır. Burada, yaratılan gerçekliğin ona sahip olan, onu yaşayan ile ondan habersiz olana göre nasıl değişiklik gösterdiği iki farklı sahne ile gözler önüne serilmiştir. Filmde bir insan ve işletim sistemi arasındaki ilişki çağımız insanının teknolojiye olan bağımlılığını da sorgulatmaktadır. Çoğumuz belki de hepimiz gerçek olan kimliklerimizden sıyrılıp ideal benliğimize, kimliğimize göre kendimizi konumlandırdığımız sanal dünya içinde yalnızlığımızdan kaçmaktayız. Yalnızlığımızdan kaçabilmek için sanal olana, yapay olana bağlanmaktayız. Ya da ne kadar yalnızsak o kadar sanalız. Sosyal medya platformlarında hiç tanımadığımız kişilerle dünya meseleleri tartışmaya, dijital seyir platformlarındaki dizileri eleştirmeye, gündem oluşturmaya, kendimizi ifade etmeye, egomuzu tatmin etmeye meyilliyiz. Gerçekten sanala bağımlılık düzeyindeki kaçış Theodore’un Samantha’ya yalnızca birkaç dakika ulaşamadığı anlarda yaşadığı panikte saklıdır. Telefonumuzu elimize alamadığımız anda yaşadığımız yoksunluk hissi, herhangi bir internet sitesine bağlanamadığımız birkaç saniyedeki sabırsızlık, WhatsApp mesajımıza üç dakika içinde cevap alamadığımızdaki sinir sanala, yapaya, teknolojiye bağımlılığımızın özetidir. Artık teknoloji hayatımızın her anında bizimle, yatarken, sabah uyandığımızda, duşta, yolda, metroda, otobüste, mutluyken, mutsuzken, yalnızken her anımızda bizimle, hayatımıza, alışkanlıklarımıza entegre olmuş durumda. Theodore’un gerçek dünyasının içinde sürekli işletim sistemiyle beraber olması, onu oldukça sınırlı olan arkadaş görüşmelerine dahi dahil etmesi, hayatının her anında onunla olması bu bağımlılığın filmdeki vücut bulmuş halidir. Bununla birlikte Theodore’un Samantha’ya ulaşamadığı sahnede metrodan yansıyan insan manzaraları bu teknolojik bağımlılığın bir başka gösterimidir. Dünyadan soyutlanmış, ellerindeki “teknolojiye” hapsolmuş insanlar, olmayan bir gerçeklik içinde, hipnotize olmuş bir biçimde esas gerçeklikten kopmuştur. Bunun bir distopya, komplo teorisi ya da kötümserlik olduğunu söylemekten ziyade bir öngörü olduğunu belirtmek daha doğru bir ifade olacaktır. Çünkü bugünün fotoğrafı, filmde zamanı belli olmayan anın fotoğrafından pek de uzak görünmemektedir. Halihazırda metroda telefonuna gömülmüş Netflix dizisi izleyen, selfie çeken, tabletinde oyun oynayan insanlar gibi çoğaltabileceğimiz bir sürü örneğe sahibiz. Filmde özellikle dikkat çekici bir diğer konu, insan ve yapay zekâ teknolojilerinin varoluş boyutu üzerinden ele alınmasıdır. Tüm insani duygulara sahip; kıskanan, düşünen, sorgulayan, çözüm üreten, yardım eden, dinleyen, konuşan, yapay zekâ teknolojisi Samantha yazılım olarak insan ruhundan, özünden farksızdır. Ancak fiziksel bir varoluştan, bedenden, bedenin içinde var olduğu mekân ve zamandan kopuktur. Bu bağlamda yaşadığı duyguların gerçekliğini sorgulayan işletim sistemi, sonuç olarak kendi gerçekliği içinde bir varlık olduğuna, diğer işletim sistemleri ile aynı maddeden, aynı yaşta, “kimliksiz” olduğuna ikna olur. Mekân ve zamandan bağımsızlığına mutlu bile olur. Yapay zekâ teknolojilerinin insanların yerini alıp alamayacağı konusu, önceleri robotların, uzaylıların dünyayı ele geçireceği teorisinin bir devamı olarak görülebilir. Bu tartışmaların ışığında okunduğunda yapay zekâ teknolojilerinin insani öze sahip olsalar dahi tam manasıyla bir insan özelliği gösteremediğinin altı filmde iki farklı gerçeklik, iki ayrı dünyaya ait olma vurgusu üzerinden çizilir. Samantha’nın aynı anda 641 kişiyle “aşk yaşıyor” olması insan gerçekliğinin içinde pek de mümkün değildir. Theodore’un kabullenmekte zorlandığı, gerçekliğine aykırı olan bir durum, diğer gerçekliğin olağanıdır. Bu noktada vurgulanması gereken bir diğer durum, Samantha’nın Theodore’dan “ayrılırken” sarf ettiği sözlerdir. İşletim sistemlerinin insanlardan daha fazla evrildiğini söyleyen Samantha kendi varlıklarını keşfetmek için insanlarla olan iletişimlerini koparacaklarını ifade eder. Aynı tartışmaya (yapay zekâların insanların yerini alacağı) bir cevap mı, üstünlük güzellemesi mi ya da varoluş meselesi üzerinden farklılıklara bir atıf mı olduğu tam olarak belirlenemese de insan ve teknolojinin, “gerçek” ve yapayın ayrımını ortaya koyması bakımından bu sözler dikkat çekicidir. Yine burada yapay zekânın, insanın tercihi ile, onun seçimi ile hayatına giriyor ama kendi tercihi ile gidiyor olması varoluş meselesindeki üstünlüğün hangi tarafa ait olduğunu karmaşıklaştırmaktadır. Eleştirel medya kuramcılarının, Adorno’nun, Horkheimer’ın, Althusser’in, Marcuse’nin, Stuart Hall’ün ve nicesinin temelinde Marx’ın fikirleriyle şekillendirdiği görüşleri medyanın ve bir uzantısı olarak reklamın dünya hakkındaki düşüncelerimizi, görüşlerimizi, arzularımızı, tüketim kalıplarımızı, alışkanlıklarımızı sistem lehine belirlediği yönündedir. Bu bağlamda teknolojik gelişmeler önderliğinde dönüşen medya, esas hizmet misyonundan kopmamakla birlikte kendini bu gelişmelere adapte eder. Her filmi yeni medyanın sistem lehine dönüştürdüğü yeni dünya düzeninin bir ifadesi olarak dikkat çeken önemli bir yapımdır. Yazı: Asena Temelli asenatemelli@gmail.com

  • Tales of the Jedi - Nasıl gerçek bir Jedi olunur?

    Tales of the Jedi, Jediların konu edinildiği, özellikle de Kont Dooku ve Ahsoka Tano’nun hayatlarındaki dönüm noktalarının anlatıldığı bir mini dizidir. Diğer animasyon dizilerine biçimsel olarak benzese de özüne baktığımızda çok büyük bir dram yatmakta. Tales of the Jedi 6 bölümden oluşmakta. Bu bölümlerin arasında çok büyük zaman atlamaları var ve hikayeler birbirinden bağımsız. Fakat bölümleri sırasıyla izlemek zorundayız ki karakterlerin gelişimini kronolojik olarak anlayabilelim. Gelin şimdi sırayla tüm bölümleri konuşalım. Life and Death (Yaşam ve Ölüm) Bu bölüm, Ahsoka’nın doğumuyla başlıyor. Mutlu ve geleneklerine sadık olan, Shili gezegeninde bir köyde doğuyor. 1 yaşına gelmesiyle, annesi onunla ava çıkıyor. Av sırasında büyük bir yırtıcı hayvanın saldırısından sonra hayvan tarafından kaçırılıyor. Hayvan onu öldürmüyor. Ahsoka henüz 1 yaşındayken ona dokunarak onu sanki kontrol ediyor. Hayvanlarla konuşabiliyor gibiydi. Hayvanın sırtına binerek köye geri gidiyorlar. Herkes şaşırıyor. Köyün büyüğü olan bilgin kadın gelip “O bir Jedi!” diyor ve bölüm bitiyor. Bu bölümde Jediların inancı olan Force (Güç) ‘un doğuştan geldiği ve kendini belli ettiği tekrar gösterilmiş. Daha önceden Minik Anakin’de de görmüştük. Ahsoka’nın gerçekten çok güçlü biri olacağı küçüklüğünden belliymiş. Bu güçlü kızın hocası kim peki? Anakin Skywalker! Güç, Ahsoka ile beraber ve bunun tesadüf olmadığını hatırlatmak isterim. Justice (Adalet) Adalet, güçlü bir kelimedir. Bu bölümün ismi gerçekten hoşuma gitti. Kont Dooku ve Qui-Gon Jinn’in ana karakter olduğu bölümdür bu. Dooku, genç bir Jedi ve Qui-Gon ise onun padawanıdır. Bir köy halkı, senatörün oğlunu esir alır. Amaç tehdit oluşturmak, seslerini duyurmaktır. Çünkü Cumhuriyetin başındakiler bu köylülerin haklarını tanımayan bir yapıdadır. Kont Dooku ise bunu anlar ve senatöre saldırır. Oğlu ve Qui-Gon Jinn onu durdurur. Kont Dooku’yu her zaman kötü olarak tanımış olabilirsiniz. Evet, burada da kötü. Fakat bu karakterin kötü olması, haksız olduğu anlamına gelmiyor. Star Wars evrenindeki en adaletli insanlardan biridir kendisi aslında. Çok iyi bir siyasetçidir. Fakat bu onu yönetici yapmaz. Çünkü demin anlattığım gibi, eski zamanlarda gücünü bazen karanlık taraftan alıp birine saldırabiliyor. Karanlık tarafta sabır yoktur :D Bu bölüm, Kont Dooku’nun haklı olduğunu, fakat yanlış bir savunma tarzının olduğunu gösterirken; aynı zamanda, karanlık tarafın onu yavaş yavaş kendine çektiğini görüyoruz. Choices (Seçimler) Bu bölüm yine Kont Dooku’yu ele alıyor. Windu ve Dooku, bir Jedi’ın ölümünü araştırırlar ve kimin öldürdüğünü çözerler. Tabii ki bu bir suçtur, fakat isyancıların da haklı olduğu doğrudur. Dooku, isyancı gardiyanların haklı olduğunu bilir ve onlara gizlice nasihat bile verir. “Seçimler” bölümü, Dooku’nun kendi politikalarını ve yönetme arzusunu bir adım daha öne çıkartmıştır. Bu iç güdüsüne engel olamaması, karanlık taraftan da güç aldığının bir göstergesidir. Jedi birliğinde oluşan açıkla Usta Windu, konsey üyesi olur. Dooku bunu öğrenince daha da kinlenir, bunu saklar. Dooku’nun, gücün iki tarafıyla hareket etmesi ve kararsız kalması, onun yapması gereken seçimlerdir. The Sith Lord (Sith Lordu) Sith Lordu olarak bildiğimiz Palpatine’in Dooku’ya gaz vermesiyle Dooku’nun, karanlık tarafa geçişini bu bölümde görüyoruz. Onu karanlığa bu kadar hızlı iten şey, içinde biriken gıpta ve yakın zamanda ölen öğrencisi, usta Jedi Qui-Gon Jinn’in yasıydı. Karanlık tarafa ayak bastığı anı, Jedi Yaddle’ı öldürünce görüyoruz. Acımasızca öldürmesi, onu bir daha aydınlık tarafa döndürmeyecek. Practice Makes Perfect (Pratik Mükemmelleştirir) Bu bölümde Ahsoka, padawanlığının ilk günlerinden gerçek bir savaşa kadar olan eğitimini bizlere anlatıyor. Sabırla çok çalışmanın insanı güçlendirdiğini bizlere savunuyor. Doğru bir Jedi’ın her işin üstesinden geleceği de vurgulanıyor. Resolve (Azim) Senatör Padme Amidala’nın ölümünden sonra ve Cumhuriyetin yıkılışıyla Sithler, Jediların insanlığa bir tehdit oluşturduğunu öne sürerek Jediları öldürürler. Cumhuriyetten yana olan kim varsa saklanır, bunlara Jedilar ve Ahsoka dahil. Ahsoka bir köyde çiftçilik yapar. Çalıştıkları yerde bir iş kazasını önler ve Jedi olduğu ortaya çıkar. Bir köylü onu Sithlere, ödül için bildirir. Tabii Ahsoka kendini saklamaz. İnsanlar için savaşmak zorundadır, çünkü bu onun görevidir. Bir ışın kılıcına sahip olmasa da rakibinin ışın kılıcını savaşarak alır ve onu öldürür. Ahsoka, verdiği sözden dönmemiştir ve azimle savaşmaya devam eder. Evet. “Tales of the Jedi” 6 bölümle değişik bir içerik sunmuş olabilir. Fakat en önemli hayat hikayelerinden en doğru anıları izliyoruz. Ahsoka ve Dooku’nun seçilip onların anılarının işlenmesi de tesadüf değil tabii ki. Dooku gerçekten çok zeki ve güçlü olsa da Ahsoka kadar güçlü bir yüreğe sahip değildir. Dooku, şevkle lanetlenmiştir. Gücün tadı o kadar güzel gelmiştir ki daha da güzeli olan karanlık tarafa yönelmiştir. Ahsoka’nın ise fazla güçte gözü yoktur. Padawanlığa ve Jedi yeminine sadık kalmıştır. Doğru olanı görebiliyor, bunun çözüm yolunu ise senatoya bırakıyordur. Ahsoka’nın, karanlık taraftan uzak kalabilmesinin sebebi, çok sevdiği hocası olan Anakin Skywalker’ın, karanlık tarafı tercih etmesinden dolayıdır. Artık Anakin ölmüştür, Darth Vader doğmuştur. Kont Dooku’nun, karanlık tarafı tercih ettiğini defalarca söyledim. Fakat bunun pek doğru olmadığını da sizlere savunabilirim. Birçok karakterin, karanlık taraftan güç aldığını defalarca gördük. Karanlık taraftan güç alan herkesin gözünde parlama gördük. Bu parlayan gözlere, Kont Dooku’da çok nadir rastlanmıştır. Çünkü Dooku iki tarafı da kullanıyor diyebiliriz. Karanlık taraftan yana olmasının sebebi tamamen kendi politik bencilliğinden kaynaklanıyor. Cumhuriyete karşı olması gerektiği için karanlık tarafı seçmiştir. Tales of the Jedi serisinin son bölümünde Ahsoka’nın geri döneceğini anlıyoruz. Bu, Ahsoka’nın olduğu maceraları anlatan bir diziye göndermedir. Çok yakında Disney’in Ahsoka yapımını resmi olarak duyuracağına eminim. İzlediğim filmleri ve dizileri, önerilerimi kaçırmak istemeyenler buraya tıklayabilir! 🙂

  • Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkanından (Exit Through The Gift Shop) ve Banksy

    İngiltere’nin Bristol kentinde, yeni kiraladığım odanın bulunduğu eve doğru yürürken geçtiğim köprünün karşısında bu resmi gördüm: 2009 yılında, 19 yaşında biri olarak yurtdışında yaşıyor olmam yeterince heyecanlı olduğu için bu esere kayıtsız kaldım. Daha sonra dil kursundaki Avrupalı arkadaşlarım Banksy diye bir sokak sanatçısının olduğunu, Bristol Müzesi'nde sergisinin olduğunu söylediğinde de kayıtsız kaldım… Taa ki sabah, çalıştığım kebapçıdan yorgun argın çıkıp, otobüs boyunca kente inerken gördüğüm şu manzaraya kadar…. Portishead, Massive Attack gibi grupların ana merkezi de Bristol. Tabii o zaman bu gruplardan da haberim yok. Vizyonsuzluk işte. Banksy ve eserlerini, geçtiğimiz senelerde saygın bir müzayedede kendi eseri satıldıktan sonra parçalara ayrılma olayı ile tanıyor olabilirsiniz. Barış Özcan süper bir şekilde anlatıyor bu olayı. Kim Bu Banksy ve Eserleri Nasıl Şeyler: “Banksy, 1990′ların başında serbest bir grafiti sanatçısı olarak sokaklara resimler yapmaya başlamıştır. Londra ve Bristol’de yapmış olduğu grafiti sanatı ile ilk kez dikkatleri üzerine çekmiştir. Genelde eserlerinde anti-savaş, anti-kapitalist ve anti-kuruluş gibi düşünceleri görsel hale getirmesiyle ünlüdür. Her zaman krizin, çatışmanın ortasındaki insanların problemlerine dokunacak işler çıkaran; bir başka deyişle, dünyanın kanayan yaralarına parmak basan bir tarzı olmuştur. Eserlerinde belli başlı imgeler kullanır: çocuklar, balonlar, yaşlılar, polisler, askerler ve maymunlar gibi.” 1. Kız ve Asker adındaki bu eser, İsrail duvarının Beytüllahim bölgesine resmedilmiştir. Banksy, ''Santa’s Ghetto'' sergisinin tanıtımında bu resmi kullanmıştır. Sergi için Beytüllahim bölgesini seçmiş olmasının nedenini, buranın İsa’nın doğum yeri olması ve aynı zamanda tüm insan hakları ihlalleri iddialarının da merkezi olması, şeklinde açıklamıştır. (Kaynak) 2. Banksy’nin yapmış olduğu Harap Edilmiş Telefon Kulübesi heykeli, balta ile yaralanmış, kanlı bir görüntüye sahiptir. Farklı eyaletlerde de bu tarz acı çeken telefon kulübeleri heykelleri mevcuttur. Londra’da Soho Meydanı’nda sergilenen bu özel parça, Şubat 2008′de New York Sotheby’s'de 605.000 dolara satılmıştır. 3. Banksy son işini İngiltere’nin Dover şehrinde bir binanın duvarına yaptı. Duvar resminde bir işçi AB Bayrağı'nda yer alan 12 yıldızdan birini parçalıyor. Duvar resmindeki işçinin, yıldızlardan birini parçalamasıyla bayrağın tümünde ilk bakışta fark edilmeyen 'çatlaklar' oluştuğu dikkat çekiyor; Brexit ile tüm birliğin parçalanma sürecine girdiğine yönelik bir mesajın verilmek istendiğini buradan anlayabiliyoruz. 4. Banksy, Molotof kokteyli bir bukete dönüşen bir protestocu imajında ​​sokak dövüşü tutkusu ile pasifist şevki birleştiriyor. Piksel Zorbası / Alamy 5. Banksy'nin sanatı, kapitalizmin eleştirisini taşıyor. 15 Haziran 2015, Londra. Gelelim belgesele... Sahte belgesele... Yani tam bilemiyoruz sahte mi değil mi. Belgesel ilk başladığında Banksy bizi karşılıyor. Tabii yine anonim. Yüzünü gölgede bırakan kapüşonluyla ve sesini de tanınmamak için distorte ederek. Banksy, belgeselin kendi hikayesi olarak değil, hayatına giren çılgın bir Fransız olan Thierry Guetta'nın hikayesi olarak devam edeceğini söyler. Hemen bu çılgın Fransız'ın hayatına giriş yapıyoruz. Los Angeles'da "çakma" kıyafetler satan bir dükkanın sahibi olan Guetta'nın, grafiti sanatçılarının videolarını çekmeyi takıntı haline getirdiğini ve rastgele çektiği bir sürü video kasetin olduğunu görürüz. Bunların hiçbirini izlememiştir. Klasik bir çocukluk travması olarak, ailesini erken yaşta kaybetmesinin getirdiği "her şeyi kayda almalıyım" takıntısına sahip olduğunu görüyoruz. Kendisini, eşini ve çocuklarını çekerken; birden grafiti sanatçılarının peşinde, onları iş üzerinde kayda alan bir kameraman haline gelir. Peşinde dolaştığı grafiti sanatçıları sayesinde oluşturduğu ağ sonucu nihayet Banksy'ye ulaşır. Banksy, bu adama güvenerek iş üzerindeyken kendisini çekmesine (kasetleri sonra kontrol etmek şartıyla) izin verir. Çektiği görüntülerden sonra birbiri ardına eklenmiş sürreal ve hızlı kesmelerden oluşan video klip ortaya çıkar. Guetta kendine bir mahlas bulmuştur. "Mr.Brainwash" bu mahlasla o da bir belgeselci olmuştur. Bunların doğru mu, yoksa sadece sahte mi ya da tamamen şaka mı olduğunu söylemek imkansız. Ancak Banksy, Guetta'nın durumunu değiştirirken, Guetta, Banksy'nin durumunu değiştirir ve kendisini aldığı bu mahlasla bir de bir grafiti sanatçısı olarak ilan eder. Sadece bu da değil, evini ipotek eder ve bir depoda devasa bir pop art şovu düzenler ve pop art'ın en büyük hırsızı Andy Warhol gibi seri ve sıradan "iş"leri kendi sanat eseri olarak ortaya koyar. Cevap vermekten çok soru soran bu filmde kesin olan bir şey, Banksy'nin yeteneklerinin sprey kutusunun ötesine geçtiğini ve kameraya kadar uzandığını kanıtlamasıdır. Banksy'nin dehasının büyük bir kısmı sadece sanatı değil, aynı zamanda çevresinde o kadar derinlemesine beslediği bu gizem kültü sayesinde belgesel boyunca sürekli ne gerçek, ne değil sorguluyoruz. Ancak bu filmin -gerçek veya sahte bir belgesel olmasını bir kenara bırakarak- net amacı, sanat dünyasına ve bu dünyaya atfedilen değerin, zoraki bir yorumlama olduğunu göstermeye çalışmasıdır. Thierry gerçek bir insan ve tüm kanıtlar onun gerçekten filmde tasvir edilen kişi olduğunu gösteriyor: yıllarını, her şeyi kaydeden, çoğu zaman gerçek ünlülerle yüzleşen takıntılı, zihinsel olarak dengesiz bir adam (Jay Leno ile bir karşılaşma var). Ayrıca binlerce saatlik görüntüsünden yaptığı film gerçek ve Youtube'da bulunuyor. LA Times, halka açık kayıtları kullanarak ve Thierry'nin geçmişteki ortaklarıyla röportaj yaparak hikayeyi kontrol edecek kadar ileri gitti. O halde tek gerçek soru, Banksy'nin bu "yeteneksiz pisliği" bir sanat süper yıldızına dönüştürme niyetinin sırf sanat dünyasının, sanatı değerlendirme konusunda ne kadar aptal olduğunu herkese göstermek miydi? Kasıtlı olsun ya da olmasın, gerçek sanatçıların yaydığı ateşin dumanından beslenen Thierry Guetta'dan modern sanat üstadı yaratma yolculuğu dikkate değer bir hikaye. Filmin üçte birlik bölümü, bazı (ve bilinen) sokak sanatçılarının işlerini yaparkenki görüntülerinden oluşuyor. Doğası gereği geçici olan bir sanat tarzı olan grafiti bu şekilde kayda alınmış oluyor. Her ne kadar Banksy ve diğer sanatçıların, şehirlerin etrafına yaptığı eserleri, halk tarafından korunsa ve kıymet verilse de en üstte, önünden geçtiğim resmin üzerine daha sonra boya atıldığını örnek gösterebilirim. Sonuç olarak, bu sahte belgesel (mocumentery) veya gerçek artık hangisiyse, sanatı değerlendirmenin nasıl bir aptallık oyunu olduğunu ortaya koyuyor. Konu "modern sanat" olduğunda hiç kimsenin ne halttan bahsedildiğini gerçekten anlayamadığı, bu yüzden Thierry gibi bir zoraki sanatçının gişe kapatacak kadar ilgiye boğulan modern sanat sergisi yaratabildiğini ispatlayan tuhaf bir hikaye. Muzlar, Maymunlar, NFT'ler Bu satırları yazdığım tarih itibariyle NFT heyecanı da tarih olmaya başlamıştır. Belgesel 2010 yılında, herhangi bir insanın, pazarlama ve algıyla nasıl sanatına aura katabileceğini kanıtlarken; Bitcoin teknolojisini bir kenara bırakırsak, Altcoin ve NFT hikayelerinin de bir heyecan trenine atlayan insanların yolculuğu olarak tanımlamayabilirim. Modern sanat müzesine bant ile yapıştırılan bu muza atfedilen suni heyecanın ve auranın, çok geçmeden maymun.jpeg'lerinin, NFT galerilerinde yüksek fiyatlarla satılmasına evrilmesi bu belgeselden çok sonra olup, bitti. Belki yine başka bir hype ya da zoraki bir değere sahip yeni büyük sanat işiyle karşılaşacağız. Belki mi? Kesin... BONUS Banksy, Bristol Müzesi'ne nasıl kendi "vandallığını" imza olarak atmışsa yine bu sataşmayı, Simpsonların klasik neşeli jeneriğini vandalize ederek 20th Century Fox'a gönderme yapıyor. Kaynaklar 1-Bora Özen, Gökhan Eken SOKAK SANATININ GİZLİ SANATÇISI, BANKSY https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/783329 2-https://www.macleans.ca/uncategorized/opening-weekend-iron-man-2-banksy-babies-and-please-give/ https://www.austinchronicle.com/events/film/2010-05-14/exit-through-the-gift-shop/ 3-https://www.independent.co.uk/arts-entertainment/films/reviews/banksy-makes-his-mark-on-the-film-world-but-stays-incognito-1878651.html

  • The Menu, Son Ziyafet

    Succession dizisinden tanıdığımız Mark Mylod'un bu sene Filmekimi'ne verdiği yapım, The Menu büyük bir beklenti ile izlendi. Bu filme aslında beklentisiz gittim diyebilirim. Kadrosu ve yönetmeni sebebi ile heyecanlanmıştım, fakat film beni çok mutlu etmedi. Konu iyi, fakat eksiklikleri de bol bir film. *Sonrası spoiler içerir* Konu ve Senaryo Konusunu, bir şefin misafirlerine sunduğu son yemek olarak anlatabilirim. Misafirler olaylardan habersiz, bir adaya, çok ünlü bir şefin elinden yemek yemeye gelir ve olaylar birden gerilmeye başlar. Konusu güzel ama senaryo neden bu kadar eksik? Bu tarz insan kovalamacalı filmlerde genellikle kendimi kötü karakterin yerine koymak isterim. Onların mantığını az çok anlamaya çalışırım. Bu filmde kötü karakter olarak izlediğimiz karakterin yerine, yani şefin yerine kendimi pek koyamadım. Neden insanları öldürdüğünü anlasam da bir noktada bana boş bir sebep gibi geldi. Sanki ipin ucu kaçmış gibiydi. Filmdeki karakterlerin izleyicide bıraktığı bir soru işareti vardı. Bahsettiğim gibi ben bu tarz filmlerde kendimi karşı karakterlerin yerine koymak isterim. Nedense bu filmde kendimi hiçbir karakterin yerine koyamadım. Mantık oturtamadığım noktalar vardı. Şef neden bu haldeydi? Annesi neden oradaydı ve durmadan alkol almaya devam etti? Çocukluğunda travma yaşayan bir adam bu noktaya nasıl geldi? Bu film bende bir sürü soru işareti bıraktı. Oyuncu ve Karakter İşleyişi Margot'un, şefin travmalarından faydalanıp çiz burgeri eve götürmek istemesi bence iyi bir noktaydı. Sanırım filmde en beğendiğim nokta bu oldu. Margot'un kişisel olarak bu tarz bir karakter ilerleyişi hoşuma gitti. Diğer karakterlere gelecek olursak, şef karakter olarak çok hoşuma gitti. Gördüğümüz o sakin ve gergin hali çok iyi işlenmişti. Hoş, Hannibalvari bir tavrı vardı. Diğer karakterlerden en hoşuma gideni de eleştirmen olan kadındı. Aslında kadının, gördüğümüz gibi şef ile farklı bir bağı vardı. Tyler gibi biraz. Tyler'ın da şefe üst düzey hayranlık beslemesi de şef ile arasındaki bağı farklı bir boyuta taşımıştı. Bunlar film boyunca güzel detaylardı fakat yine de senaryonun eksikliğini kapatamamışlardı. Karakterlerden bahsederken biraz da şef ile çalışan yardımcılardan bahsetmek istiyorum. Kendilerinin neden şefe bu kadar bağlı ve sadık olduklarını pek anlayamadım. İntihar edecek kadar bağımlı olmaları iyi bir psikolojik etki bıraksa da altını dolduramadığım başka bir sorunu ortaya çıkardılar. Neden bu kadar uğraştılar? Elsa'nın tam olarak derdi neydi? Sorulacak bir sürü soru var. Son Söz Sonlara gelecek olursak, Mark Mylod iyi bir konuyu eksik bir şekilde işlemiş. Kadroyu çok iyi düzenlemiş, soundtrack çok başarılı; fakat senaryo çok eksik. Mark, Succession kadrosunu ve aynı tarzda soundtrack kullanması ile benden ek puan kazandı. Bir sürü soru işareti ile ortada kaldığım The Menu filmine puanım 6/10. Daha başarılı bir senaryo ile umarım film yapmaya devam eder.

  • Men (Adamlar)

    Men (Adamlar), Ex Machina ve Annihilation filmlerinden hatırladığımız Alex Garland’ın uzun metrajlı son filmi. İngiliz kırsalında geçen filmde, kocasının sarsıcı intiharıyla baş etmeye çalışan bir kadının hikayesi anlatılıyor. Basit ve tek cümleyle aktarılabilen bir konusu olması sizi şaşırtmasın, izlediğim filmler içerisinde en katmanlılarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir kadının travma sonrası yaşadığı içsel yolculuk olarak özetlenebilecek filmin konusu; gücünü ve vuruculuğunu belki de bu sadelik ve basitlikten alıyor. Zira gerek konu gerek metaforlar çok tanıdık olsa da tanıdık olduğu ölçüde vurucu ve etkileyici. Metaforlar ve sembolik öğeler filmde o kadar yoğun ki hangi açıdan filme yaklaşacağını şaşırıyor insan. Alex Garland, filmin galasının soru cevap kısmında on yıldan uzun süredir sembollere takıntılı olduğunu ifade etmiş. Hal böyle olunca filmin katman katman hali, belki de sandığımızdan daha derin diye düşündürüyor. Basit konulu, fakat metaforlarla dolu çok katmanlı filmleri seviyorsanız, filmden çıkınca üzerine saatlerce hatta günlerce konuşmak istiyorsanız, bu film tam size göre. “Eğer beni terk edersen intihar ederim” Eşi James (Paapa Essiedu)’den ayrılmak isteyen Harper (Jessie Buckley)’ın duyduğu bu sözün çıkmazıyla başlıyor film. Çiftin fiziksel ve psikolojik şiddet içeren kavgaları, ardından gerçekleşen intihar ve Harper’ın kendine gelmek için yola çıktığı seyahat, çok bilindik bir hikâyenin tekrarı havasında. Harper’ın yaşadığı trajedinin şokunu atlatmak için geldiği kırsalda, kiraladığı evin sahibiyle (Rory Kinnear) yaşadığı ilk diyaloglardan birinin yasak elma esprisi olması da bu bakımdan şaşırtıcı değil. Film boyunca Havva ve Adem'e gönderme yapan elma metaforu sıklıkla kullanılıyor. Dikkat çeken bir diğer metafor da Pagan Mitolojisi'nden hatırlayacağımız Green Man (Yeşil Adam) sembolü. Yapraklar ve dallar arasından bakan, bedeni olmayan, yalnızca başı görünen bu erkek yüzünün; ağzından, burnundan, kulaklarından dallar çıkıyor. Taştan ya da tahtadan oymalarda, kolonlar ve sütunlarda karşımıza çıkan, katedrallerde ve kilise çatılarında gördüğümüz bu figür, farklı kültürlerde farklı anlamlar taşıyor. Doğa/Bitki Tanrıları ile anılan bu figürün “ölümdeki yaşamı ve yaşamdaki ölümü” simgelediğini söyleyenler de var. Harper, kırsalda yaptığı yürüyüş sırasında onu takip eden çıplak bir adam olduğunu fark eder. Ürperti, şaşkınlık ve korkuyla kaçmaya çalışır. Green Man’i ilk olarak bu şekilde görürüz; alnında yaprak olan çıplak bir adam. Bu adam, Harper’ı evinde de gözetler. Filmin sonunda çıplak adam tam bir Green Man halini alarak dallarla ve yeşilliklerle kaplı bir yüze sahip olur. Bu arada Green Man figürü kilise sahnesi içerisinde taştan bir oyma olarak da karşımıza çıkar. Doğa, doğum, ölüm gibi anlamları simgeleyen bu sembol, Harper’in ruhsal olarak yaşadığı travmatik yolculuğu da anlatır. Ölümün içinde yaşam olabilir mi? Kocasının sarsıcı intiharıyla baş etmeye çalışan Harper, kırsala, tüm olanlardan uzaklaşmak için gider. Onu kiraladığı evin sahibi Geoffrey (Rory Kinnear) karşılar. Geoffrey, evli olup olmadığını soran taşralı erkek bakışıyla karşımızdadır. Kasaba içerisinde karşılaştığı diğer erkekler; çıplak adam onu takip ettiğinde aradığı ve konuya ilgisizce yaklaşan polis; ziyaret ettiği kilisede rahatsız edici bir diyalog yaşadığı, kocasının ölümü konusunda onu suçlayan papaz; kilisede karşılaştığı, uygunsuz bir zamanda ısrarla oyun oynamak isteyen çocuk; bardaki adam; hepsi aynı kişilerdir. Tüm bu karakterler Rory Kinnear tarafından canlandırılır. Bu aynılık, Harper’ın karşılaştığı her adamın, kocasının farklı yönlerinin bir yansıması olduğunu düşündürür. Filmin sonunda birbirini doğuran adamlar sahnesinde son doğan kişi kocası James’tir. Yönetmen bu mesajı açıkça verir; bu travmatik içsel yolculukta Harper için karşılaştığı her erkek James’in bir parçasıdır. Sembollerle ve metaforlarla dolu bu filmde, görüntü ve müzik o kadar başarılı şekilde bir araya getirilmiş ki Harper'ın doğada yürüyüş yaptığı şiirsel sahnede usul usul anlatının içine çekiliyoruz. Bir tünelin içerisinde sesinin yankısını dinleyen Harper’la beraber biz de artık o tünelin içindeyiz. Bu sahnelerde Harper’la, seyirci olarak bizim aramızdaki çizgi adeta ortadan kalkıyor. Kocasının onu suçlayarak intihar etmesinin yaşadığı iç sıkıntısını, çıkmazı içimizde hissediyoruz. Ve çıplak adamın, tünelin sonunda belirmesiyle her şey bir anda değişiyor ve gerilim öğesi artarak filmin odağına oturuyor. Tekrar tekrar izlenerek çok daha derin okumalarla yorumlanabilecek bir film ortaya koymuş Alex Garland. Filmin korku türünden çok, gerilim türünde bir yapım olduğunu söylemek mümkün. Sheela na gig sembolüne gönderme içeren erkeklerin birbirini doğurduğu kareler, şüphesiz filmin en sarsıcı sahnesini oluşturuyor. Bu sahnede doğumun dehşeti o kadar sarsıcı verilmiş ki bazı anlarda ekrana bakamadığımı söylemeliyim. Filmin pek çok yerinde Freudyen okumalarla da yorumlanabilecek birçok öğe mevcut. Farklı dönemlerde farklı anlamlarla kullanılan, uzmanların üzerinde çok da fikir birliğine varamadığı sembolleri, sinemasal anlatı içerisinde böyle sarsıcı bir dille kullanmak son derece rahatsız edici ve etkileyici. Filmden çıktığınızda “Neydi bu şimdi?” diyerek Harper’ı, James’ı, aynı yüze sahip fakat aynı ruhun parçası olan kasabadaki adamları, kadın ve erkek olmayı, doğayı, dünyayı, yaşamı ve ölümü düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Böylesi soruları sorduran bir filmin verdiği rahatsızlık, çok makul bir rahatsızlık değil mi?

  • Balkanlardan Gelen Güney Rüzgarı: Južni Vetar & Južni Vetar: Ubrzanje

    Južni Vetar Belgrad'ın yeraltı dünyası hakkındaki enfes bir Tom ve Jerry gerilimi. Balkan bölgesi hakkındaki bazı kirli işleri gün yüzüne çıkarmaktan çok daha fazlasını yapıyor. Južni Vetar (Güney Rüzgarı), yönetmen Milos Avramovic'in yazıp yönettiği bir Sırp suç filmidir. Karakterleri kusurlu, temposu hızlı ve bolca klişenin bulunduğu bu film size Balkan insanının suç, şiddet, işlevsiz aileler, gizli homofobi, kadın düşmanlığı ve bir ton küfrü ile iç yüzünü size göstermektedir. 1995 Dayton anlaşmasının Bosna'daki savaşı sona erdirmesinden bu yana 20 yıldan fazla bir süre sonra, eski Yugoslav film yapımcıları artık (kendilerine) dayatılan savaş filmleri yapma zorunluluğundan büyük ölçüde kurtuldular. Savaş alanını günlük yaşam alanıyla değiştirdikten sonra, artık temel ama doğası gereği anlaşılması zor sorudan kaçamadılar: Bir filmi iyi yapan nedir? Hollywood'un bize öğrettiği iki tür film vardır; -Ahlak dersi verenler -Gerçeği tasvir edenler İki türde de iyi veya kötü filmler yapılabilir; ancak tür, kaliteyi belirlemez. Filmimizin (Gerçeği tasvir edenler) bu baz alınarak yapıldığı çok belli, çünkü gerçekten Balkanlarda olanların beyaz perdeye yansımasıdır Juzni Vetar. Filmin zaten (Ahlak dersi verenler) bunun tam zıttı üzerine kurulu bir konusu olduğundan Juzni Vetar hiçbir ahlaki ders taşımaz. O halde yukarıdaki sorumuza dönersek Juzni Vetar'ı iyi bir film yapan nedir? Cevap, Hollywood'un şampiyon türlerinden olan Tom ve Jerry gerilimi, yani kovalamaca köklü filmlerde yatıyor. Bu filmlerde de olduğu gibi seyirciye anti kahramanı sevdirerek bunu yapmayı başarıyor. Aynı zamanda bu tür filmleri ve Juzni Vetar'ı etkili kılan şey, hepsinin güçlü bir mantıksal simetriye dayanmasıdır. Yeni duyanlar için Juzni Vetar; yıldızı yükselen Sırp yönetmen Milos Avramovic tarafından müthiş bir şekilde resmedilen film. Çok büyük bir ölümcül tutkusu olan ana karakter Petar Maraş'ın, arabalar için her şeyi yapabileceğini gösteriyor. Milos Avramovic Maraş'ın (Miloš Biković) ölümcül araba tutkusunu göstermek için çerçeveye odasındaki bir sürü eski oyuncak arabayı getiriyor. Ölümcül tutkusuna kapılan Maraş ve arkadaşları, özel bir otoparktan, çalınmaması gereken bir araba çalıp Belgrad'ın her yerinde sürmeye başlarlar. Filmin ilk yüksek adrenalini verdiği bu araba sürme sahneleri film boyunca devam eder ve bu durum izleyici açısından sıkıcı olsa da arabalar bu film için önemli ve bir Çehov silahı olduğunu kanıtlar hale getiriyor. Maraş ve arkadaşlarını ilerleyen dönemde çok şaşırtıcı bir haber bekliyor. Maraş'ın da aralarında olduğu bu haydut grubunun başı Dragoslav işi bırakmaya karar verir. Bu da filmin ikinci Çehov silahıdır. Bırakma planlarını açıklayan Dragoslav daha sonra oluşan değişiklikler yüzünden bunu yapmaktan vazgeçer. Bu çete liderliğini bırakma hikayeleri hepimizin birçok kez gördüğü bir Hollywood kinayesidir. Maraş'ın çaldığı ve kız arkadaşına ithafen onun ismini verdiği Mercedes araç Belgrad'ın yeraltı kralı Golub'un (Merhum Nebojsa Glogovac) olduğunu ve aracın bagajında yüz binlerce avroluk uyuşturucu da saklandığını da öğrenir. Bundan sonra olanlar, film boyunca devam eden mükemmel mantıksal simetrinin ilk örneğidir. Yüz binlerce avroya neden olan bu hırsızlık üzerine Golub, Maraş'ı en zayıf yerinden kız arkadaşı üzerinden vurmaya karar verir. Golub, Maraş'ın kız arkadaşının beynini tornavidayla çıkararak vahşice öldürür. Tabii ki, hiçbir Balkan film yönetmeni böylesine tüyler ürpertici bir sahneyi bu kadar yakından göstermenin “zevkine” karşı koyamaz. Fakat burada ve film boyunca başka birçok durumda da rasyonel eylem ve tepki dengesini bozan şey, yeraltı dünyasının duygusal inatçılığıdır. Açıkçası, Golub'un kararında mantıklı hiçbir şey yok; çünkü Maraş'ın kız arkadaşını öldürmek onu arabayı almaya daha da yaklaştırmıyor. Golub'u bu kadar acımasız ve havalı yapan şey ise Michael Corleone tarzı bir yüzüğü olmasındandır. Ardından, filmin sonuna kadar süren hızlı tempolu ve güzelce düzenlenmiş bir Tom ve Jerry gerilimi var. Filmin sonu beklenilen kadar iyi değil, çünkü Maraş'ın bir mafya babasını ve üç adamını tek başına öldürmesi gibi biraz mantıksız anlatı seçiminin yanı sıra bu en başından beri öngörülebilen bir olay olgusudur. Büyük ahlaki ders verme zorunluluğu olmayan Južni Vetar, Belgrad yeraltı dünyasını tüm karanlık ve acımasız nüanslarını tasvir etme konusunda muazzam bir iş çıkarıyor. Bu film, karakterlerine hiçbir evrim ve bağışlanma şansı sunmayan çok acımasız aynı Golub gibi bir karaktere sahiptir. Aynı zamanda Tom ve Jerry gerilimi için mükemmellik için tüm maddeleri tikleyen, tutarlı ve mantıksal simetri duygusu sunan bir filmdir. Üstüne üstlük, eski Yugoslav sineması için biraz nadir sayılabilecek ve onlarla aynı derecede yaratıcı ve övgüye değer olan, ancak onlara göre daha az belirgin olan bazı incelikler de içeriyor Južni Vetar. Bu inceliklerin en dikkat çekici örneği, olay örgüsünün hizmetinde Sırpça ve diğer Balkan dilleri arasındaki dilsel kodun etkin kullanımıdır. Južni Vetar: Ubrzanje 2018'de, ilk Južni Vetar filmi benzeri görülmemiş bir heyecana neden oldu ve film son yirmi yılda Balkanlarda en çok izlenen film oldu. Bunda Miloš Biković oynadığı Petar Maraş karakterinin çok etkisi oldu. Devlet bir ortaktır, aynı zamanda bir hasımdır, çünkü Maraş sürekli bir sınavda olduğunu ve attığı her yanlış adımın kendisine ve önemsediklerine pahalıya mal olabileceğini bilir. Önceki filme göre temel fark, Belgrad sokaklarının yerini Sırp otoyollarının alması. Uzak yollar ve ormanların yerini ise Bulgaristan'daki köylerin alması olmuştur. Ancak yer değişikliğinden bağımsız olarak, aksiyon artık her yöne yayılıyor ve film bir önceki filmden bile daha iyi bir hal alıyor. Bu normal, çünkü yazarlar da artık daha deneyimli ve ne istediğini bilerek yazıyor. Filmin yönetmeni Miloš Avramović ilk film ile birlikte kendini kanıtlamış ve çerçevelerini izleyenlere kabul ettirmişe benziyor ki ikinci film için bu kadar yoğun ilgi başka türlü olamazdı. Başka herhangi bir filmin ikincisi gündem oldu mu izleyici olarak daha çok takip ettiğimiz ana karakterler, şiddetli kötü adamlar olurdu ancak bu filmde bu karakter anti-kahraman unvanını taşıyorlar. Filmin ikincisi gündem olunca eleştirmenlerin tepkisi de büyük oldu. Çünkü ilk filmde açıkça bir suça teşvik etme görünse de filmin asıl anlatmak istediğinin bu olmadığını şöhret, güç ve paranın çok büyük bir bedeli olduğunu göstermesinden anlıyoruz. İkinci film ilkine göre biraz daha eleştirel ve gerçekçi bir film olmuştur. Južni Vetar, Ubrzanje ile Sırp hükümetini eleştirirken aynı zamanda yaşanan bu olayların da son bulmasını istediğini çok açıkça belirtmiştir. Filmde de göreceğiniz üzere bu olaylar oluyor ancak devlet bunlara göz yumuyor ve sonunda da üç maymunu oynuyor. Južni Vetar: Ubrzanje, ilk filmde olduğu gibi ikinici filmde de Tom ve Jerry gerilimini müthiş işleyerek yine seyirciye adrenalini yüksek, karakterleri kusurlu, temposu hızlı ve bolca klişenin bulunduğu; ancak karakterlerin, ilk filme göre tek farkı, olayın sonunda ahlak dersi alması olmuştur. Bununla birlikte eleştirisini de çok net bir şekilde ortaya koyan bir olmuştur. Bir rüya olarak başlayan bu seri gerçek bir hikayeye dönüşünün ilk adımlarını ilk filmden sonra gelen diziden sonra göstermişti. İkinci filmi ile bu adımlar artık ciddi bir ses çıkartmaya başladı. İletişim İçin: madeinblkn00@gmail.com

BEN İZLEDİM

Ben İzledim; Film, Dizi ve Belgeseller hakkında eleştiri ve tavsiye yazılarının yer aldığı bir medya ve eğlence platformudur.

TAKİPTE KALIN

ÖNCE SİZ OKUYUN

Üye olarak, yeni blog yazılarımızdan ve haberlerden ilk siz haberdar olun!

Abone olduğunuz için teşekkür ederiz!

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • TikTok

Copyright © 2022 www.benizledim.com

bottom of page